Selim Eyüboğlu
Ara 17 2017

Babylon Berlin: Kara şehrin kara dizisi

Döneminin neredeyse imzası haline gelmiş ‘Art Deco’ fontlarıyla yazılan Babylon Berlin ve dizinin ana karakteri Gerean Rath’in yüzünün yarısının gölgelendiği fedora şapkalı resmi, kara sinema, dönem dizisi ve nostalji türünden çağrışımlar uyandırıyor.

Ancak, terapi seansını izleyen ilk sahnede, Gerean’ın hatırladığı Birinci Dünya Savaşı'na ait travmalarıyla, dizinin ilerleyen bölümlerinde gelişen olayların iç içe kurgulanışı, gerçeklik ile nevrotik algının kolayca birbirine dönüşebileceğinin ipuçlarını veriyor.

Bu bağlamda, iki dünya savaşı arası Weimar Cumhuriyeti'nde geçen Babylon Berlin'in bir Amerikan dizisi olamayacağı aşikâr. Söz gelimi dizi, ‘Pearl Harbour’ filminde olduğu gibi romantik bir aşk üçgeninden feyz alıp bu öyküyü anlatmak için de Japonlar'ın tarihi saldırısını arka plan olarak kullanmıyor.

Tam tersine, dizideki birçok etken her zaman ön planda: Bir yandan Weimar Cumhuriyetinde yaşanan kültürel enerjiyle insanlar caz kulüplerde çılgınca dans edip, dekadan sanat ve yaşam tarzlarını özgürce icra ederken; diğer yandan üretilen sanatı müstehcen bularak sanatçıları taciz eden ahlak polisi, yoksulluk, savaş çığırtkanlığı ergeç patlayacak saatli bir bomba duygusu yaratıyor.

Dahası, bu çalkantılı etkenlerin kendisi bizzat dizinin akış sürecinde lokomotif rolü oynuyor. Bu da Avrupa sinemasının ve televizyon dizilerinin geleneksel olarak Amerikan karşılıklarından ayrıştığı en belirgin noktalardan biri.

Ancak unutmamalı ki, Babylon Berlin aynı zamanda kara sinemanın ilham kaynağı olan dışavurumcu resmin, dışavurumcu gotik sinemanın, sert gölgeler yaratan tek kaynaklı ışıklandırma tekniklerinin neredeyse modaya dönüştüğü; sanatta karnaval, delilik ve umutsuzluk gibi temaların sık sık işlendiği 1920’ler Berlini'nde geçiyor.  

Bu açıdan bakıldığında dizinin bu çok renkli kaynakları kullanması neredeyse beklenen bir şey.
Nitekim Babylon Berlin bu çok katmanlı kültürün kara sinemaya dönüşmüş halini kullanıyor. Sinemada Western, korku ya da bilimkurgu gibi birçok tür, kara sinemanın (film noir) cazibesini kendi tarzlarına uyarlamayı denedi ve çok da başarılı oldular.

Benzer bir yaklaşım, David Lynch’in Twin Peaks (İkiz Tepeler) dizisini bir nevi soap-noir (pembe-kara dizi) şeklinde formüle etmesiyle birlikte dizi dünyasına da sıçradı; The X-Files, True Detective, hatta Kuzey Avrupa ülkelerinden çıkan The Killing ve The Bridge gibi diziler ‘noir’ ortamının komplolarla dolu, güvensiz insan ilişkilerini neredeyse bir tarz olarak meşrulaştırdı.

Tüm bu gelişim çizgisinden Babylon Berlin de payını alıyor: Ahlak masasında çalışan dizinin ‘kül yutmaz’ dedektifi Gerean, müstehcen bir film çekimi sonrası elindeki filmle müşterilerine şantaj yapan bir çeteyi yakalayıp orijinalleri yok etmeye çalışıyor.

Ancak kara sinema örneklerinin çoğunda olduğu gibi Gerean kusursuzluktan uzak bir karakter. Zaman zaman partneri ‘kirli polis’ Bruno ile iş birliği yapıp onun yöntemlerini kullanmakta tereddüt etmiyor.

I.Dünya Savaşı yenilgisini hazmedemeyip, yeni bir savaş başlatmak için Sovyetler Birliği'nden getirilen kaçak silahlarla bir milis ordusu kuran bir grubun toplantısına katılıyor, havaya girip onlarla birlikte milliyetçi marşlar söylüyor.

Dizinin femme fatale’i Svetlana Sorokina. Kara Sinema klasiği Mildred Pierce’e göre femme fatale erkeklerin arzuladığı ancak kendileri hayrına uzak durmaları gereken kadın türü.

Spoiler Uyarısı: Svetlana bu tavsiyeye uymamış görünen sevgilisi ve dava arkadaşı Kardakov’u Berlin’deki Sovyet Konsolosluğu'na ihbar ediyor; külçe altın yüklü trenin Istanbul’a gönderilmesine engel oluyor.

Ne var ki, dizinin tek femme fatale’i Svetlana değil. Başta annesi, babası, kız kardeşi ve tembel enişteye bakmak için canla başla her türlü işi yapan, ancak biraz para kazandığı zaman enişte tarafından orospulukla suçlanan Charlotte, göründüğü gibi arıza ailesine bakmakla yükümlü zavallı bir kız değil.

Babylon Berlin

Geceleri şehrin en moda caz kulübünde dans eden, ara ara kulüpteki paralı müşterilere fahişelik yapan Charlotte, polis teşkilatının cinayet masasında iş bulmayı kafasına koyuyor ve bu uğurda başlarda yakınlaştığı Gerean’ı bile, Bruno’ya ispiyonlamaktan geri durmuyor.

Bu kara dizinin gözler önüne serdiği kara tablonun, Weimar Cumhuriyeti'nin ürkütücü bir hızla ikiye bölünüşünü anlattığı da söylenebilir:

Bir yanda dışavurumcu resim akımında ifadesini bulan ve I.Dünya Savaşı'nın yıkıcılığı, tankların ve uçakların yol açtığı kitlesel ölümler sonucunda teknolojiye kuşkuyla bakılırken, resimlerde savaşın getirdiği yıkım, cephede yaşanan travmalar, hatta genelde her türlü teknolojiye ve modern şehir hayatına duyulan kuşkular ifade edildi.

Babylon Berlin

Diğer yandan, Bauhaus hareketinin de bir parçası olduğu, ‘Neue Sachlichkeit’ (Yeni nesnellik) akımı modern hayata güvenle bakıp toplum mühendisliğini savundu. Rasyonel, modern, geleneklere sırt çevirip Ikea tarzı yuvarlak, üçgen ve dörtgen ev eşyaları kullanmayı özendiren ve teknolojiyi kültleştiren bu akımın bir bakıma Alman halkının tek tipleştirip, giderek faşistleşmesine katkıda bulunduğu da söylenebilir.

Bu haraketin kaçınılmaz bir ötekisine dönüşen dışavurumculuk akımı ise hızla faşistleşen Almanya’da soyut, burnu havada ve fazlasıyla entelektüel bulunmaya başlandı. Nazilece toplanan resimler işsiz güçsüz güruhlara gösteridi, savaş karşıtı ressam ve aydınlar hedef gösterildi.

Babylon Berlin 'in en gerçeküstü görüntülerinden biri travmatik flashbackler şeklinde ara ara karşımıza çıkan zehirli gazın oluşturduğu yoğun sis perdesinin içinde yollarını bulmaya çalışan gaz maskeli atlar. Diziye göre dışavurumcular başından beri haklıydı: Bu görüntüler ressamların resmettiği savaş ve teknoloji kâbusunun gerçek hayattaki izdüşümü gibi.