Evrim Kaya
Kas 08 2019

Me Too çağı

İki yıl önce Harvey Weinstein’in merkezinde olduğu olaylarla patlayan skandalın başta Amerika’da olmak üzere eğlence sektörü üzerindeki etkilerini değerlendirmek için hala erken. Weinstein yakın zamanda bir gece kulübündeki özel bir kutlamada yüzünü gösterdiğinde ortaya çıkan manzara karmaşıktı. 

Weinstein’e karşı hareketin en önemli seslerinden olan Asia Argento’nun bizzat kendisinin genç bir meslektaşı tarafından cinsel istismarla suçlanması gibi olaylar, aslında çok kompleks bir tablonun içinde değişmesini bırakın tarifi zor koşullar içinde bulunduğumuzu gösteriyor. Me Too, kimileri anlamlı kimileri absürt tartışmalara ilham vermeye devam ediyor. (Örneğin Catherine Deneuve’ün “canım böyle yaparsanız nasıl flört edeceğiz” çıkışında insanı güldürürken düşündüren bir yan var.)

Şimdilik, hareketin etkileri sanıldığından büyük olacak, ancak yeterince büyük olmayacak gibi görünüyor. Yine de bundan birkaç yıl önce kimse Amazon’un Woody Allen’la zilyon dolarlık anlaşmasını bu yüzden feshedeceğini filan hayal edemezdi örneğin. Elbette gerçek motivasyonları asla tam olarak göremediğimiz bir dünyada yaşadığımızı unutmamak gerek. (Meraklısı için en iyi metaforun Benjamin’in tarih üzerine tezlerinde andığı satranç oynayan Türk olduğunu söyleyip konumuza dönelim...)

Kasım ayı, Apple’ın uzun zamandır beklendiği üzere özgün içeriklerle streaming dünyasına girdiği ay oldu. Aslında Apple’ın ilk anlaştığı şirketlerden biri de, bir Elvis Presley projesini yapacak olan Weinstein Company idi. Kime niyet kime kısmet. Apple TV+ çıkışı bunun yerine, Matt Lauer’in otuz küsür yıllık kariyerini bitiren Me Too skandalından ilham aldığını hiç saklamayan The Morning Show ile yaptı. 

Şimdilik ilk üç bölümünü izlediğimiz The Morning Show, Steve Carell’in bir süredir tüm gücüyle altını çizmeye çalıştığı drama oyunculuğu kariyerinin en güçlü halkası değil, gene ilk üç bölümden gördüğümüz kadarıyla Reese Witherspoon için de heyecan verici olanaklar vadettiği söylenemez. Bu noktada daha ziyade, Jennifer Aniston’ın Friends hayranlarını bir türlü tatmin edemeyen dönüşünü sağlamaya çalıştığı ve bunda başarılı olduğu söylenebilir. (Elbette kısmen. Söz konusu vuslatın ontolojik olarak mümkün olmadığını kabul etmeye hazır Friends hayranlarına yine Benjamin’den Son Bakışta Aşk’ı önerip devam edelim.)

The Morning Show temelde, Amerikan’ın en popüler sabah programlarından Today Show’un iki sunucusundan biriyken hakkındaki taciz soruşturması nedeniyle bir sabah aniden görevden alınan Matt Lauer’in hikayesi olsa da, merkeze daha çok Aniston’ın canlandırdığı parteri koyuyor. Onun yanına da, zamanın ruhuna işaret eder şekilde, Reese Witherspoon’un canlandırdığı öfkeli, muhafazakar ve deli dolu genç kadını yerleştiriyor. Senaryo biraz bir taşla iki kuş peşinde belli ki: Liberal beyaz adamı sahneden alırken hem yükselen feminizme hem de Amerika’da işlerin Trump’ın iş başına gelmesine varacak kadar büyüyen popülizm dalgasına el atmak ister gibi... Sorun şu ki, böyle fazlasıyla doğrudan hikayelerin altından kalkmak büyük ustalık ister. The Morning Show’un yazar kadrosu henüz bunun emarelerini göstermiş değil. Bir sürü şeyi seyirci anlasın diye tekrar ettiklerini gizlemeyi beceremiyor, tüm gerilimi gürültülü patlamalarla veriyor ve Witherspoon’un Bradley Jackson’ını karşı tarafı anlamaya çalışan bir liberalin steril fantezilerinden bir adım öteye taşıyamıyorlar. 

Böyle olunca seyirci ve eleştirmenleri etkilemişe de benzemiyorlar. Bu da bölüm başına bütçesi Game of Thrones’tan yüksek olan bir iş için kaygı verici...

Aslında Me Too çağının en dikkat çekici işini kısa bir süre önce, (daha az gürültüyle) streaming platformlarının halen lideri olan Netflix programına almıştı. 2008-2011 yıllarında yaşanan bir dizi tecavüz vakasını (yine bu vakaları konu alan Pulitzer ödüllü makalenin de yardımıyla) konu alan Unbelievable, Me Too hareketinin çıkış noktası olan Hollywood’la ve eğlence sektörüyle ilgilenmiyor ancak bana öyle geliyor ki projenin bu haliyle hayata geçmesini büyük ölçüde bu dalgaya borçluyuz. 

Unbelievable, Kaitlyn Dever’ın sahici bir kırılganlıkla canlandırdığı, toplumun sınırlarında, koruyucu ailelerin insafında hayatta kalmaya çalışan Marie Adler’in hikayesiyle, asıl sorunun tecavüz ediminin kendisi kadar onu koruyup kollayan sistemin ve bu kültürde yetişen bireylerin şiddeti olduğunu, The Morning Show’a ders olacak bir incelikle anlatmayı başarıyor. Tony Colette ve Merritt Wever’ın iki kovboy gibi canlandırdığı kadın dedektifler de, tam da sıradan kadınlar oldukları ölçüde akılda kalıcı olmayı başaran feminist ikonlar. 

Esasen, her iki dizinin de feministliğini kanıtlamak için  Thelma ve Louise’den sonra bir klişe olduğunu kabul etmemiz gereken “farklı iki kadının dostluğu” formülünü merkeze alması kolaycılığa işaret ediyor. Yakın zamanda vizyona giren Gece Kuşu da (Late Night, 2019), romantik komedinin çatışma ve barışma formülünü hiç saklamaya çalışmadan buradan ilerliyor, Steve Carell’in Matt Lauer’inin yerini Emma Thompson’ın canlandırdığı güçlü kadının almasıyla epey kafa karıştırıyordu. Mindy Kaling’in fazla uslu ve şekerli senaryosu Thompson’ın oyunculuğunun hakkını veren bir filmin ortaya çıkmasını engellediği gibi, bir kadının merkezinde olduğu bu Me Too skandalının böyle tatlıya bağlanmış olmasında da kafa karıştırıcı bir şeyler vardı.

Önümüzdeki günler iki önemli Me Too projesine gebe: İlki Aralık’ta vizyona girecek olan Skandal (Bombshell, 2019) ikincisi ise Amazon’un haklarını satın aldığı, ünlü ve güçlü kocasının tecavüzcü olduğu haberiyle sarsılan bir kadını konu olan Alafair Burke romanı The Wife’in uyarlaması. (İlk projeyle ilgili eleştiriler çok parlak görünmüyor.)
 
Şimdilik iki şeyi kesin olarak söylemek mümkün: Sinemanın üretim koşullarının yarattığı bir hareket olarak Me Too bir süre daha içeriğe yansımaya devam edecek. Senaristlerin kafa karışıklığını üstlerinden atması ise belli ki zaman alacak... 

(The Morning Show’un yapmaya çalışıp pek de beceremediği o “bugünün Amerikasına doğrudan ve eğlenceli bir bakışın” eksikliğini çekenler için en iyi dizi hala üçüncü sezonunu tamamlayan The Good Fight. Esas meselesi olmasa da Me Too üzerine en ilginç sözlerin kimilerini de o söylemişti. Aklınızda bulunsun...)

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.