ABD - Çin ticaret savaşı nereye gidiyor?

Koronavirüs krizi günlük yaşantımızda çoğu davranışımızı etkilediği gibi dünyadaki mevcut dengelerde de ciddi oynamalar meydana getiriyor. Kapitalizmin kriz içinde olduğu, Avrupa Birliği’nin çatırdadığı, diktatörlüklerin daha da sertleştiği konuşuluyor. Ancak moda konu ABD-Çin ticaret savaşının nereye gittiği…

Cevabı aranan soru şu; ABD Başkanı Donald Trump, Çin’in dünya genelindeki ekonomik yayılmacılığını engellemek için tam saha bir pres uygulayabilir mi?  Çin’de yüzmilyarlarca dolarlık yatırımı bulunan Amerikan şirketlerini başka ülkelere ve hatta ABD’ye taşıyabilir mi? Ve buna karşı Çin ne gibi adımlar atacak? Tüm bunlar yeni tür bir Soğuk Savaş mı başlatacak?

ABD Başkanı Donald Trump başkanlık seçimini kazanmadan önce de Çin ile bir ticari hesaplaşma içine gireceğinin sinyallerini vermişti. Büyük Amerikan şirketlerinin üretim üslerini ABD’ye taşımaları gerektiğini söyleyen Trump, bunun için de gerekli tüm alt yapıyı hazırlayacağını öne sürmüştü.

Ancak göreve başladıktan sonra her ne kadar Çin’e karşı bazı adımlar attıysa da, Mehter takımı gibi iki ileri bir geri adım şeklinde bir politika yürüttü. Bir sabah kalktığında Çin’i sert sözlerle eleştirdi, ertesi gün Çin Lideri Xi Pin’e kırmızı güller gönderdi.

Ancak korona kriziyle birlikte Trump’ın neredeyse ana gündem maddesi haline geldi. Her ne kadar bazılarına göre bu sertleşmenin arkasında Kasım ayında yapılacak olan başkanlık seçimleri bulunsa da, rakibi Demokratlar da Trump’la, bazı nüans farkları bulunmakla birlikte çok farklı düşünmüyorlar.

Ancak kim ne derse desin tüm ülkeler, dünyanın iki süper gücü arasında yaşanan fırtına öncesi sessizliğin farkında ve ona göre pozisyon almaya çalışıyorlar. Hemen söyleyeyim Türkiye, Hindistan, Vietnam, Meksika gibi ülkeler bu savaşın kendi lehlerine olacağını, Amerikan ve Avrupalı şirketlerin üretimi kendi topraklarına taşıyacağının hesaplarını yapıyor.

İki ülke arasında yaklaşık 40 yıldır süren büyük bir ticari işbirliği bulunuyor. Bu işbirliğinden şüphesiz her iki ülke de büyük avantajlar elde etti. Ancak asıl kazananın Çin olduğunu belirtmek gerek. Bir yandan Çin Batılıların sahip olduğu teknolojileri elde ederken, diğer yandan Amerikan ve Batılı şirketleri kendisine bağımlı hale getirdi.

Bu şirketlerin Çin’e yaptığı yüzmilyarlarca dolarlık yatırım bulunuyor. Bu yatırıma gitmekteki temel amaçları şüphesiz Çin’in sahip olduğu muazzam işgücü potansiyeli ile ucuz ve geniş imkanlarıydı. 

Her ne kadar pek çok ülke Çin’in konumuna göz dikmiş olsa da, rekabet etme şansları çok yüksek değil.

ABD’nin ilk etapta masaya sürmek istediği yaptırımlar listesinde hassas ürünlerin Çin’e ihracının yasaklanması, Çin mallarına yönelik ek vergiler konması, Amerikan şirketlerinin üretim üslerinin ABD ya da başka ülkelere taşınması ve hatta Dünya Ticaret Örgütü’nden çıkılması bulunuyor. Amerikalı neoconlara göre bu şekilde Çin’in küresel ekonomik emperyalizmine son verilmiş olacak. 

Peki Trump Çin ile telaffuz ettiği ticaret savaşında ne kadar ileri gidebilir? Geçtiğimiz günlerde bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada Trump gerektiğinde Çin ile tüm ticari faaliyetleri durdurabilecekleri tehdidinde bulundu. Her ne kadar pratikte uygulanamaz gibi görünse de, tehditle birlikte pek çok şirketin üretim zincirlerini çeşitlendirme konusunda şimdiden arayışlara girdiğini ve Trump’ın hiç de şakasının olmadığını anladıklarını söylemek gerek. 

Ancak buna karşın bir de şu soru masada bulunuyor; Ya koronavirüs krizi kısa sürer ve Trump da Kasım seçimlerini kaybederse başlatılan bu savaş ne olacak? Diğer bir soru da ekonomik savaş yeni bir Soğuk Savaş’ı tetikler mi?

İki ülke ticari ilişkileri o kadar girift ki, karşılıklı ticaretleri Çin’in açık ara lehine olmak üzere 700 milyar dolar civarında. Ayrıca Çin, şu anda Amerikan yönetiminin en büyük ikinci kreditörü çünkü elinde bir trilyon dolardan fazla Amerikan devlet tahvili bulunuyor.

Trump’la birlikte ABD’nin ekonomik ve siyasi liderliğinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Bunda Çin’in, yumuşak gücünü kullanarak Asya’dan Afrika’ya hatta Avrupa’ya pek çok ülkeyle kurduğu çok yakın ilişkiler de önemli bir rol oynuyor. Şu anda Çin Asya ve Afrika’da pek çok ülkenin en büyük ticaret ortağı ve bu ülkelerdeki en büyük yatırımcı durumunda. 

Son yıllarda yürürlüğe koyduğu Kuşak ve Yol İnisiyatifi ile pek çok ülkeyi şemsiyesi altına almaya çalışıyor. 

Trump’ın yürütmek istediği stratejinin ayaklarından birini Çin’i zayıflatmak ve rakibi ülkeleri güçlendirmek. Bunun için de özellikle mobil telefon şirketlerinin kendileri ile aynı mantalitede olduğunu öne sürdüğü ülkelere yatırımlarını kaydırmaya çalışıyor. Bu konuda Hindistan ve Vietnam gibi ülkeler Trump’ın önem verdiği ülkelerin başında geliyor. 

Tabi Çin’in de eli armut toplamıyor. Son on yılda gelişmiş teknolojilere yaptığı yatırımlarla ABD ve Batılı şirketlere daha az bağımlı kalmaya çalışıyor. Bunun son örneği Trump’ın teknoloji devi Huawi’ye karşı yürürlüğe koyduğu teknoloji transferi yasağıydı. Huawei, Amerikan şirketlerinin koyduğu kritik parça ambargosunu kısa sürede savuşturdu ve darbe yemedi. 

Çin, Trump gibi liderleri öngörmüş olacak ki 1990’lı yıllarda hem Amerikan dolarına ve hem de Batılı teknolojilere olan aşırı bağımlılıktan kurtulmak için strateji değişikliğine gitti. 

Dünya Ticaret Örgütü’ne girdiği 2001 yılından itibaren devlet desteğiyle pek çok Çinli şirket Batılı ülke şirketlerine karşı elde ettikleri üstünlükle ülkelerini üretim üssü haline getirdiler. 

Kısa sürede ucuz ve kalitesiz ürün imal eden ülke imajını değiştirmeye başlayan Çin, uyguladığı yarı kapitalist sistemle iki binli yıllarla birlikte uzaya yerleşmeye çalışan bir ülke durumuna geldi. 

Şüphesiz Çin’in son yıllarda izlediği agresif dış politika Avrupa başta olmak üzere pek çok ülkeyi de ürkütmüyor değil. Limanlardan enerji gibi kritik alt yapılara pek çok hayati sektöre el atması Avrupa ülkelerinde alarm zillerinin çalmasına sebep oluyor. Hatta Çin yönetiminin Hollanda gibi ülkeleri, salgından dolayı ambargo ile tehdit etmesi bu endişeleri daha da artıyor.