Cengiz Aktar
Şub 26 2018

İkiyüz yıldır tutmayan toplumsal maya

Siyasî İslam’ın bugün burada ve bölgedeki fecî hezimeti karşısında kadim ezbere ışık hızıyla geri dönüldü:

“İslam ile demokrasi bağdaşamaz, nokta!”

Hüküm, 12 Eylül 2010 referandumunda “yetmez ama evet” diyenlerden çok daha iri bir kitleyi kapsıyor.

Kendini dindar olarak tanımlamayan ama siyasî İslam, AKP iktidarı ve genelde İslam diniyle bir şekilde alâkadar olmuş herkes hükmün muhatabı.

Bu fevkalâde konforlu konum temel soruların, bırakın cevabını, formüle edilmesini bile engeller. Özcü, “essentialist” hüküm karşısında felsefî, teolojik, siyasî, tarihî nedensellikler hiçe sayılır.

Zira deftere nokta konmuş vaziyettedir.

Daha önce, ben de dâhil pekçok yazar konuyu değişik veçheleriyle ele aldı. Dolayısıyla bugün muradım bu dipsiz tartışmadan hareketle bir “güncel” yetmezamaevet yazısı daha yazmak değil.

Konuyla ilgili geçen hafta çıkan makalesinin bir yerinde Murat Sevinç şöyle diyor:

“Sonuçta bana kalırsa o gün ‘evet’ oyu verenler, o günlerde Cemaat’in sırtladığı siyasal İslamcıların orta ve uzun vadeli hesaplarına/niyetlerine azımsanmayacak bir katkı sunmuş oldu.(…) Yüzde 50 küsur ‘evet’ çıktığı için bu hale gelmedik elbette, ama ‘beraber yürünen’ yola döşenmiş en iri taşlardan biriydi 12 Eylül oylaması.”

Doğrudur ama eksiktir.

Cemaat’in yargıyı külliyen ele geçirme muradına erebilmesi için CHP’nin referandum öncesi ve sonrası seçim aritmetiğini Cemaat lehine bozan AYM başvuruları sayesinde verdiği azımsanamayacak katkıyı unutmamak gerekir. Bu detay önemli ama mesele bu da değil.

12 Eylül 2010 referandumu sonucunu Türkiye’de siyasî İslam’ın tarihinden, hedefinden soyutlayarak ve o hedef karşısında laik cumhuriyet paradigmasının biçareliğini irdelemeden bu sonuca önem atfetmenin yetersiz olduğunu düşünüyorum.

Tarikatlarıyla, cemaatleriyle, âdet ve müktesebatıyla İslam, devletin içinden radikal biçimde söküp atılmaya, uzaklaştırılmaya başlandığı II. Mahmud döneminden bu yana geri dönmeye çalışır.

Bu mefkûre ne iyidir ne kötüdür; tarihî bir veridir.

Önce Yeniçeri Ocağının olabilecek en vahşî şekilde yok edilmesinden Ocak’ın hâkim tarikatı Bektaşîlik nasibini memleket çapında alır. Tanzimat reformları adım adım dinin alanını daraltır. Dinin devlet yönetiminde etkisi ve ağırlığı 19. yüzyıl boyunca giderek azalır ve cumhuriyetle birlikte esamisi sadece devlet katında değil toplum zemininde de okunmaz hâle gelir.

Cumhuriyet inkılâpları olarak adlandırılan kanunî mevzuat, o zaman yüzüncü yılını idrak etmiş olan batılılaşmanın, mahremiyet dışında, herşeyi belirler hâle gelmesinin somut göstergesidir.

Belki mahremiyete dahî Medenî Kanun vasıtasıyla el atıldığı söylenebilir.

1923 ilâ 1950 arasındaki çeyrek yüzyılda dinin yeraltına inmek zorunda kaldığını söyleyebiliriz. 1923 sonrasında inşa edilen “laik dünya” görünürde böyledir. Katı laikçilik ve yasaklar, İslam’ın artık sadece ferdî bir akide olarak var olacağını varsayar. Laik cumhuriyet ile siyasî İslam birbirlerine değmeden varlıklarını sürdürürler.

1950’de Demokrat Parti iktidarı ile birlikte siyasî İslam bir daha geri adım atmamacasına devletle iltisaklı hâle gelir. Bu arada nispeten ılımlı Nakşibendîlik Suud’un muazzam parasal olanakları sayesinde usul usul selefîleşmeye başlar.

1950’den itibaren laik cumhuriyet, aklı sıra dini komünist tehlikesine karşı kullanmak adına dinin devlete rücu etmesinin, belki 19. yüzyıl başından bu yana bu kadar alenî bir şekilde, yollarını açar.

Behlül Özkan 2016’da çıkan bir makalesinde Ant Dergisi’nde 1968’de yayımlanan meşhur “Türkiye’de İrtica Hareketini Kimler, Nasıl İdare Ediyor?” adlı dosyaya atfen “1968’den bugüne uzanan yolu öngörüyordu” tespitinde bulunur.

Hâsıl-ı kelâm, siyasî İslam’ın hesap ve niyeti dendiğinde ve bugün bulunduğumuz yere baktığımızda 2010 referandumu zerreden öteye bir ehemmiyeti haiz değildir. O referandumda “evet” çıkmasaydı dahî bugün bulunduğumuz yerden çok farklı bir yerde olmayacağımız açıktır.

Peki, bu neden böyle?

Siyasî İslam’ın, AKP’nin iktidar sayesinde bütün azametiyle geri gelmesi aynı zamanda “başka bir toplumsal kontrat” iddiası olarak somutlaştı.

Bugün fiyaskoyla sonuçlanan bu!

Fiyaskoda selefî etkisi ve muktedirin şahsında biriken marazî özellikler muhakkak belirleyici oldu ama ikiyüz yıldır yanlış inşa edilen yerel dinamik (ya da statik) herhalde temel etkendi.

Siyasî İslam’ın faşistleşerek yarattığı bugünkü ucube bu yerelliğin ürünü değil mi?

“Nasıl ve neden bu hallere düştük” yakınmasının cevabını ararken siyasî İslam’ın bugünkü ölümcül icraatının sinir köklerine de değen, ikiyüz yıllık paradigma değişikliğinin ve laik cumhuriyet modelinin, dindarlar dâhil farklı olan her ferdi kucaklamaktaki akameti ve aczi çıkar önümüze.

Bu anlamda ikiyüz yıllık batılılaşma ve yüz yıllık laikleşme ile bir türlü ortaya çıkamayan toplumsal kontrat, kolektif bir fiyaskodur.

Dolayısıyla bugün yaşanan İslamî faşizmin nedeni liberallerin siyasî İslam’a açtığı, 2010 referandumuyla kritik eşiği aşarak ayyuka çıktığı söylenen kredi değil, Müslüman, Gayrimüslim, laik, Kürd ve diğer bütün unsurlarını kucaklayarak toplumsal kontratını ikiyüz yıldır bir türlü kotaramamış Türkiye toplumudur.

İktidar paylaşmayan, tekçi, merkezci, kendine Müslüman, kendine âdil, ideolojisi ne olursa olsun reis/kul ilişkisinden başka yordam bilmeyen, etnik millîlik bataklığına salpanmış, şiddetperver ve korkak…

İslam ve demokrasinin özde uyuşmazlığı ezberine ışık hızıyla geri dönenlerin ezici çoğunluğunun, konu Kürdler olduğu zaman yine o müflis toplumsal kontrata sarılması tesadüf değildir.

Keza aynı kaynaktan ilham alan siyasî İslam’ın tasavvurunda son tahlilde kişi, şeklî de olsa, Sünnî’den başka kimlik sahibi olmamalıdır.

Siyasî İslam’ın bugün burada ve bölgedeki fecî çöküşü, diğer taraftan yeryüzü dini konumundaki laikliğin reddiyesi Müslüman toplulukların 21. yüzyılda, çoğunluk veya azınlık olsunlar, bulundukları ülkelerde onlar gibi dinlerini yaşamaya öncelik vermeyenlerle birlikte nasıl yaşayacakları sorusunu sadece öteliyor, çözmüyor. Faşistleşmiş İslam’ın sultası altında hayatlarını yerli-millî-dinî akidelere göre tanzim etmeyi reddedenler de burada, bir yere gitmediler.

“Birlikte nasıl yaşayacağız” sorusu cevap bekliyor.

Ya da belki cevap aşamasından çıktı, başka bir mecraya doğru evriliyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar