Umit Kardas
Oca 31 2018

Sevgisizlik

Kötülük, insana özgü bir olgu. Bu nedenle hayvan kötü olamaz çünkü kendi türünü sürdürme mücadelesinde içgüdüsel itkilerine göre hareket eder.

Kötülük, yine insana özgü olan sevgiyi ve özgürlüğü ortadan kaldırmaya yönelik bir girişime, yani insan öncesi duruma gerilemeye işaret eder.

Erich Fromm’un tanımıyla kötülük insanın, insanlığının yükünden kaçmaya yönelik trajik girişimi içinde kendini kaybetmesi, yani insanlık alanından çıkıp insanlık dışı alana girmesidir.

İnsanın her türlü kötülük olasılığını hayal etmesi ve onu beslemesine yönelik hayal gücünün genişliği kötülüğün potansiyelini büyütmekte.

Yaşam sevgisine karşı ölüm saplantısı, insan sevgisine karşı narsistik duygulara dayalı ego saplantısı insanı nefrete ve yıkmaya götürürken onu çürütür.

Oysa yaşam ve insan sevgisi özgürlüğü de içine alarak insanı insanlık alanında tutar ve geliştirir.

İyi varoluşumuzu kendi özümüze yakınlaştırırken, kötü  varoluşla özümüz arasındaki yabancılaşmayı arttırır.

İnsan bu bakımdan hem gerilemeye hem de ilerlemeye eğilimlidir. Hepimizin içinde gerileme ve insanlığımızı kaybetme potansiyeli bulunmakta.

Eğilimlerin dengede olmadığı bir noktaya kadar insanın yüreği (özü) katılaşmışsa artık seçmekte özgür olmadığı bir noktaya varmıştır ve insanlıktan çıkmıştır. Ama yine de insan insanlık dışı olmaz ve özü olarak kalır.

Hayat insanı sürekli seçimler yapmak zorunda bırakır. Başka insanların acıları,duyguları, doğanın ve sanatın güzellikleri bizi etkiliyorsa yani farkındalıkla yaşama ve sevgiye kucak açmışsak iyiye yönelebiliriz. Yaşama ve sevgiye kayıtsızlaşırsak iyiyi seçme imkanı ve umudu da kalmaz.

Tüm değerlerin taşıyıcısı ve gerçekleştiricisi olan insandır ve sevme edimi bu değerlerle bağlantılıdır.

Sevginin yöneldiği insan, sevgi ediminde en önemli yeri alır ve sevginin bu değerlerle bağlantısı, onu insan ilişkilerinin en kutsalı yapar.

Fromm’un deyişiyle, gerçek bilgiye erişmenin tek yolu sevme edimidir. Bu edim, sözleri de düşünceyi de aşar.

Vecdi Aral’ın anlatımıyla, başkalarına yönelmeyi anlatan sevgi, ağırlığın “ben” üzerinden alınıp “sen” üzerine taşınması. Sevgi sırf hislere dayalı bir olgu değil; ayrıca sevilenin yanında yer almayı, onunla bir olmayı gerektiren bir davranış.

Sevgiyi ahlaki değer yapan da budur ve o ruhun daha derin bir katmanında, insanın manevi yanında yer alır. Bu nedenle sevgi “olan” bir şey değil, “olması gereken” bir şey.

Sevgi, yararlanmaya dayalı, sırf motivasyonla oluşan doğal bir ihtiyaç değil, aksine özgürce iradi bir tutum almayı öngören kesin bir ihtiyaç. Öyle ki bizi rahatsız etseler bile bütün insanlara yönelik bir tutum. Kardeşlik sevgisi tüm insanlığı birleştiren bir bağ.Carl Sagan, sevgi eksikliğimizi şöyle anlatıyor:

“Öyle garip kavramlarla yetiştirilmişiz ki, bizden birazcık değişik bir kişi ya da toplumla karşılaşınca, onların bize yabancılığı nedeniyle güvensizlik duyuyoruz ya da nefret ediyoruz. Oysa her bir uygarlığın anıtları ve kültürü, insan olmanın değişik biçimde anlatımından başka bir şey değildir.”

Buzul çağında çok sayıda hayvan soğuk yüzünden ölüp gitmiş. Kirpiler ise sürüler halinde toplanmaya karar vermişler, böylece hem ısınıyor hem de başkalarından korunuyorlarmış.

Ama sırtlarındaki dikenler ısınmalarını sağlayan yanlarındaki dostlarına batıyormuş. İşte bu yüzden birbirlerinden uzaklaşmaya karar vermişler. Ancak donarak ölmeye başlamışlar.

Hemen bir seçim yapmaları gerekiyormuş; ya yeryüzünden silinip gideceklermiş, ya da dostlarının dikenlerine katlanacaklarmış. Doğru kararı vererek yeniden bir araya gelmişler.

Başkasının ısısından vazgeçemeyecekleri için yakınlaşmanın açabileceği küçük yaralarla birlikte yaşamayı öğrenmişler. (Aldatmak ‒ Paulo Coelho.)

Havari Pavlus, Korintlilere mektuplarında, “Ben insanların ve meleklerin dilini konuşsam da söylediklerimde Sevgi olmadığı sürece sesim borazanın zırlamasından, zillerin şangırdamasından farksız çıkar” der ve Coelho devam eder:

“Tanrı katında huzura ulaşmak için sevgiyi yeryüzündeyken bulmak gerekir. O olmadan hiçbir değerimiz yoktur.”,

“Bedenleriniz Tanrı adına yakılmış olsa dahi unutmayın ki içinizde Sevgi yoksa başka şeylerin hiç önemi yoktur. Hiç!”

İnsanın iç dünyası hiçbir zaman kendi kendini dolduramaz, her zaman başka iç dünyaların yaşantılarına ihtiyaç duyar, bunu bulamazsa sınırsız bir yalnızlık yaşar. Tıpkı Tagore gibi:

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Sevginin gökkuşağında sabır, iyilik, cömertlik, tevazu, zarafet, fedakârlık, farklı olana saygı, masumiyet, samimiyet var. Bütün bu nitelikler, insanı ölümsüzleştirecek sonsuzlukla ilişkili.

Ancak ne yazık ki, herkesin içinde karanlık bir taraf var. Ellerine güç geçtiğinde içlerine gizemli bir canavar girmiş gibi başkalarına işkence yapan, acı çektiren, korku salan kişiler, akşam eve döndüklerinde sevgi dolu babalara, mükemmel kocalara dönüşürler.

Kötü tarafımız serbest bırakıldığında bütün iyi yönlerimizi gölgede bırakır. Bu durum herkes için geçerli. Siyasetçiler de genelde başlangıçta iyi niyetlerle yola çıksalar da, mutlak güce eriştiklerinde insan doğasının en kötü tarafı olan korku ve dehşeti bir araç olarak kullanmaya başlarlar.

Korku,nefret ve ölümün egemen olduğu bir yerde herkes insanlığın dışına çıkmış olur. Bu nedenle ölüm ve yıkım getiren ve nefreti derinleştiren savaşa karşı çıkarak barışı savunmak ahlaki bir görevdir.

Coelho’nun deyişiyle, bilgelik, tecrübe ve zaman, insanı olduğundan farklı birine dönüştürmez. İnsanı olduğundan farklı birine dönüştüren tek şey sevgidir. Dünyadaki amacımız sevmeyi öğrenmektir. Hayat sevgiyi öğrenme sürecidir.

Birbirimizi sevebiliyor muyuz?