Silahlı Kuvvetler’de tasfiyeler: Türkiye’nin Gizli Ağları ve Erdoğan Otoritarizmi (4)

Önceki yazıda, Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrasında ulusalcı kadroları koopte etme sürecinin dinamiklerine ve bu çerçevede de KHK ihraçlarına değineceğimi belirtmiştim.

15 Temmuz sonrası dönemde, sivil bürokraside yer alabilmenin ön koşulu Erdoğan'a biat haline geldi. Biatçı kadroların belirlenmesinde Erdoğan birkaç gruba bel bağlıyordu. Bunlar arasında isimleri AKP ve MHP il/ilçe teşkilatları ve yeni rejim nezdinde muteber bazı tarikatlar üzerinden teyit edilerek gelenler ile belirli bir ideolojik veya politik kimliği olmayan yahut olsa bile bundan böyle gerektiğince bükülmeye hazır olduklarını bir biçimde ilan eden pragmatistler ağırlıklı grubu oluşturuyordu.

Sivil bürokrasi için tümüyle geçerli olan bu mekanizmanın güvenlik bürokrasisinde uygulanmasının ise birtakım zorlukları vardı. Ordu kademelerinde AKP’li veya MHP yanlısı subayların sayısındaki görece azlık, Erdoğan rejiminin bir başka odağa başvurmasını zorunlu kıldı: Bu odak, geçen yazıda 1970’lerden beri ordu kadroları ile yakın ve derin ilişkiler kurduğunu belirttiğim, Silivri’den çıkarken “görevlere hazırız, koşullar çok güzel” diyen Perinçek ve onun Vatan Partisi idi.

Bu durum en belirgin biçimde, daha birkaç yıl öncesinde haklarında “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” denilen Ergenekon / Balyoz hükümlüsü bazı eski askerlerin beraat ettirildikten sonra göreve döndürülmesi, bununla da yetinilmeyip bir kısmının 2016 Yüksek Askeri Şurasında (YAŞ) general ve amiralliğe terfi ettirilmeleri ve kritik pozisyonlara atanmasıyla açığa çıktı. Bu askerlerin mahkûmiyet kararları Gülencilerle “irtibat ve iltisakları” olmadığının kesin kanıtı olarak görülmüştü. Haklarındaki darbeye teşebbüs suçlamaları ve bunlara ilişkin bir dizi somut kanıt ise şimdilik rafa yahut sonradan ısıtılmak üzere derin dondurucuya kaldırılıyordu.

Perinçek’e göre 15 Temmuz’dan sonra oluşan yeni komuta kademesi ile TSK, tarihinde hiç olmadığı kadar Cumhuriyetçi biz çizgiye gelmişti. Aydınlık gazetesi bu isimleri parlatma işine de soyundu. Örneğin bu isimlerden tuğgeneral Bahtiyar

Ersay hakkında, 2 Ağustos’ta (2016) “Balyoz Sanıkları Aktif Göreve”, 14 Eylül’de “Çukurca’ya Balyoz”, 18 Eylül’de “Gerçek Bir Türk Komutan”, başlıklarıyla art arda haberler yapılmıştı. Söz konusu generalin dağda askerlerle bayram namazı kılarken çekilmiş mütedeyyin fotoğrafların birinci sayfadan servis edilmesiyle de hükümete incelikli mesajlar gönderiliyordu.

Tüm bu kadrolara alan açılması için yapılması gereken ilk şey ise istenmeyen unsurların temizlenmesiydi. OHAL KHK’leri yoluyla, ordudaki tüm amiral ve generallerin yaklaşık yarısı, 20 bine yakın subay ve astsubay, 4 bine yakın hâkim ve savcı, 10 binden fazla polis, 8 binden fazla akademisyen ve yaklaşık 28 bin öğretmen olmak üzere, aralarında belediyelerin kepçe operatörlerinin bile bulunduğu toplamda 145.000'den fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Bu tasfiyelerin Gülenciler ve diğer muhalif gruplar için bir cezalandırma işlevi gördüğü kadar koopte edilen gruplar için de bir ödül işlevi gördüğünün altını çizmek gerekir.

Peki, sayısı 150 bine yaklaşan bu isimleri teker teker belirleme işi nasıl, kim tarafından kotarılmıştı?

4 bin civarındaki hakim ve savcının daha 16 Temmuz sabahı açığa alınmış ardından da ilk KHK’ler ile ihraç edilmiş olması, bu isimler hakkında darbe girişiminden epey önce istihbari bir çalışmanın yapılmış olduğunu gösteriyor.

“Barış Akademisyenleri” ise mühreç akademisyen Ulaş Bayraktar’ın kinayeli ifadesiyle Barış Bildirisine imza atarak kendi kendilerini ihbar etmişler ve tespit edilmeleri konusunda devletin işini kolaylaştırmışlardı!

Sivil kadrolarda çalışan on binlerce memurun ihracı bir bankaya para yatırmak, çocuğunu belirli okullara göndermek ve belirli sendikalara üye olmak gibi kolaylıkla izi sürülebilir ve cemaat üyeliğinin veya muhalifliğin kanıtı olduğu varsayılan kayıtlara, emniyet görevlilerinin ihracı ise ağırlıklı olarak ByLock listelerine dayandırılmıştı.

“Kimin kim olduğu”nu saptamanın en güç olduğu yer ise orduydu. Zira iddiaya göre cemaatle iltisaklı askerler ne belirli bir bankaya para yatırmış, ne çocuklarını cemaat okullarına göndermiş ne de ByLock kullanmışlardı. Savcılık iddianamelerine geçen biçimiyle ordudaki cemaatçiler ‘mahrem hizmetler’ sınıfının mensupları olarak kimliklerinin belli olmaması için hem yaşam tarzlarında hem de mesleki yaşamlarında önlemler alagelmişler ve haklarında bir fluluk yaratmışlardı. Öyle ki Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı emekli

Korgeneral Pekin bu askerlerin tespit edilmesindeki zorluktan söz ederken şunları

söylüyordu:

“Bu çocuklar şey çocuklar.. Yani tam da komuta kademesinin istediği çocuklar. Zeki, emredersin diyor, çok fazla eleştirmiyor, her tür görevi yapıyor. Yani tam TSK komuta kademesinin aradığı adamlar olmuşlar, bunların hepsi çok çalışkan insanlar olmuşlar. Bana da deseler şimdi, şunlardan kimi seçersin, onları seçerim. Master yapmış, doktora yapmış, birkaç yabancı dil biliyor, birkaç yerde çalışmış, doğuda-güneydoğuda iyi görevler yapmışlar, güzel işler yapmışlar…”

İşte Vatan Partisi iltisaklısı eski askerlerin oluşturduğu istihbarat ve bilgi ağı tam da bu fluluğun berraklaştırılması konusunda devreye girecekti.

Üyesi olan emekli askerlerin isimlerine yakından bakıldığında partinin

istihbarat-yoğun doğası kolaylıkla görülecektir. Genelkurmay, Deniz Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığının eski istihbarat başkanları (sırasıyla korgeneral İsmail Hakkı Pekin, tümamiral Soner Polat ve tuğgeneral Levent Ersöz) Vatan Partisi üyesidir. Abdullah Öcalan'ın sorgusunu yürüten Özel Kuvvetler Komutanlığından emekli albay Hasan Atilla Uğur da bir diğer Vatan Partili idi.

Perinçek’in partisinin istihbarat kapasitesi, muhalif kadroların tasfiyesi konusunda önemli girdiler sağladı. Bu girdiler ihraç listelerinin oluşturulmasında iktidar tarafından o denli dikkate alınmış olmalıydı ki darbeden iki ay sonra Perinçek, KHK’ler ve YAŞ sonrası oluşan atama listeleriyle kendi ellerinde bulunan listelerin “%90-%100 oranında örtüşmesinden duyduğu memnuniyeti” ifade ediyordu.

Peki, bu eski askerlerin söz konusu istihbarat kapasitesi dediğimiz şey tam olarak neye tekabül ediyordu?

Bu sorunun yanıtına, adı savcılık iddianamelerinde haber kaynağı olarak zikredilen eski askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok üzerinden bakalım.

FETO’cu olduğu gerekçesi ile yaklaşık üç yıl tutuklu bulunan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan, ardından Bölge Adliye Mahkemesi tarafından suçsuz bulunarak beraat eden, ancak tuhaf biçimde tekrar tutuklanan ve hakkındaki beraat kararı bozulan korgeneral Metin İyidil’in geçen hafta yapılan yeniden yargılamasında, Ahmet Zeki Üçok tanık sıfatıyla ifade verdi. İfadesi, yukarıdaki sorunun cevabını açıkça ortaya koyuyordu. İyidil’in FETÖ’cü olduğunun kanıtlarından biri, Üçok tarafından Fetöcü olarak fişlenmiş olmasıydı. Ancak Üçok şimdi yanıldığını ve aslında İyidil’in Fetocü olmadığını ifade ediyordu:

“Hapse girdiğimizde Hasdal Cezaevi'nde FETÖ kumpaslarında tutuklanmış 367 arkadaşımızla ortak bir akıl oluşturarak, bu süreçte kimlerin olabileceği konusunda çalışmalar yaptık. Biz TSK mensupları olarak çok dar alanda birlikte yaşarız.

Bunun verdiği bilinirlikle arkadaşlardan hangisinin FETÖ üyesi olduğunu veya başka cemaatten, Atatürkçü, milliyetçi, MHP'li olduğunu biliriz. Hapisteki ortak akılla, TSK'daki FETÖ'cü olduğunu tespit ettiğimiz kişilerin isimlerini liste yaptık. Bunları Savcılık, MSB ve ilgili kurumlara gönderdik. Bizim hazırladığımız bu listeler aslında sadece bir bilgi kaynağı olmasına karşılık birçok Savcılık, kamu kurumu ve MİT tarafından adeta bir delil gibi değerlendirildi. Sonradan bu listeye yazdığımız iki kişiyle ilgili yanlış değerlendirmede bulunduğumuz kanaatine vardık.” (Vurgular bana ait.)

Mahkeme Başkanı, Üçok’a şu çok yerinde soruyu sordu: “Daha önce hangi faaliyetlerine tanık oldunuz da FETÖ'cü dediniz, daha sonra hangi faaliyetlerine tanık oldunuz da FETÖ'cü olmadığı sonucuna vardınız?”

Üçok bu soruyu “Atamalar ve terfilerden dolayı hakkında böyle bir algı vardı” diyerek yanıtladı. Mahkeme başkanı çok yerinde bir soru daha sordu: “Sadece buna mı dayanıyorsunuz?” Üçok bu soruya ise “(İyidil’in astları olan) İshak Ceylan ve Muzaffer Sönmez TSK'dan ilk ihraç edilen isimlerdir. Bu, Metin İyidil'in bu kişiler tarafından kullanıldığı kanaatini pekiştirdi” biçiminde muğlak bir cevap verdi.

Üçok’un neredeyse tümüyle kişisel bilgi, algı ve kanaatlere dayandığını itiraf ettiği bu listeleme/fişleme çalışmalarındaki olası hataların başka kimler için geçerli olduğunu henüz bilmiyoruz.

Bu bilinmezlik içinde, TSK’den ihraç edilen kadroların ne kadarının gerçekten cemaatçi, ne kadarının muhalif, ne kadarının yanlış kanaat veya değerlendirme ve ne kadarının kişisel düşmanlık hesaplaşmalarının kurbanı olduğu da bir başka meçhul.

Öte yandan Erdoğan ordu kadrolarının yeniden dizaynı konusunda kendisini Avrasyacı/Ulusalcı kanada tümüyle ve koşulsuz biçimde teslim edecek kadar acemi ve saf bir politikacı değildi.

On binlerce kişiyi başarılı bir şekilde tasfiye eden ve güvenlik aygıtının özellikle üst kademesini Avrasyacı / Ulusalcılarla dolduran Erdoğan bu durumun ileride yaratacağı risklerin farkındaydı. Bu zoraki yeni dostun, eski düşman olduğunu hep akılda tutuyordu.

2018 yazına kadar ihraç işlemlerini tamamlamış olan Erdoğan, 2018'den itibaren bu olası tehditlerden kaçınmak, en azından sınırlandırmak için bu sefer de Avrasyacı / Ulusalcı kanada yönelik daha küçük ölçekli ama daha seçici bir tasfiyeyi hayata geçirmeye başladı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne uyum amacıyla Temmuz 2018’de çıkarılan 700 sayılı KHK ile Cumhurbaşkanına TSK içinde düzenlemeler yapma konusunda olağanüstü yetkiler verildi. Buna göre, albaylıktan generalliğe terfiler ile general ve amirallikte bir üst rütbeye terfiler için de tek yetkili Cumhurbaşkanı olacaktı. Tüm subayların rütbe bekleme süreleri Cumhurbaşkanı kararıyla uzatılabilecek veya kısaltılabilecekti. Cumhurbaşkanı, herhangi bir subayın kadrosuzluk söz konusu olmasa da TSK’dan çıkarılmasına karar verebilecekti. Tüm atama, terfi, görevlendirme gibi kararlarda tek söz hakkı Cumhurbaşkanı’nda olacaktı, kurumların görüşünün alınmasına yönelik düzenlemeler kaldırılmıştı.

Bu bağlamda, Aralık 2018'de Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekâtlarını yürüten 2. Ordunun kudretli ve medyatik komutanı Orgeneral İsmail Metin Temel'in Erdoğan tarafından (muhtemelen Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın önerisiyle) görevden alınması ulusalcı kanat için bir alarm zili oldu. Metin Temel, Genelkurmay Karargâhında, başında daha önce bir albayın bulunduğu bir göreve atanarak tenzil-i rütbe ile kızağa çekilmişti. 2018 ve 2019 Yüksek Askeri Şuralarında bir dizi general ve amiral emekliye sevk edildi. Şaşırtıcı bir şekilde, bu general ve amirallerin tamamına yakını Ergenekon veya Balyoz davalarından beraat ettikten sonra 2016’da terfi ettirilen ve bir kısmı henüz olağan bekleme sürelerini dahi tamamlamamış isimlerdi.

Örnek vermek gerekirse bunlardan biri, Genelkurmay Çatı Davası kapsamında adli bilirkişi raporunu hazırlayan ve hazırladığı rapor Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Bugünkü İdeolojik Çizgisi" adıyla kitaplaştırılan tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu idi. Eski albay Mustafa Önsel, adı geçen ihraçların ardından Oda TV ve Veryansın TV platformlarında tüm bu generalleri bizzat tanıdığını ve hiçbirinin Cumhuriyet değerlerine ihanet etmeyecek isimler olduğunu savundu.

Önsel tepkiliydi ve sorusu şuydu: “FETÖ’nün hedefinde yer alan bu vatansever generalleri görevden alarak, Erdoğan kime öpücük göndermektedir?” Tasfiyelerin haşin yürütücülerinden biri olduğu bilinen ve pseudo-bilimsel Fetömetre adlı excel tablosunun mucidi ve Perinçekçi ağın hararetle desteklediği Deniz Kuvvetleri

kurmay başkanı tümamiral Cihat Yaycı'nın Mayıs 2020'de görevden alınması ulusalcı çevrelerdeki tedirginliği artırdı.

RAND’ın 2020 başında yayınladığı ve doğru bir adlandırmayla “Türkiye’nin Ulusalcı Gidişatı” başlığını taşıyan raporda yer alan, TSK’deki orta kademe subayların ihraç edilmekten endişe duydukları, bunun da bir darbe olasılığını artırdığı iddiasını tam da bu çerçevede düşünmek gerekir. Erdoğan da aynı görüşte olmalı ki 2020 YAŞ kararları ile sadece Orgeneral Metin Temel ve Korgeneral Zekai Aksakallı’yı değil, henüz emeklilik yaşını bile doldurmamış 800 kadar albayı “kadrosuzluk nedeniyle” emekliliğe sevk etti. Oda TV ve Veryansın TV gibi mecralara göre bu personelin tümü Atatürkçü subaylardı.

Orduyu ulusalcı kadrolara teslim eden Erdoğan’ın bu kadroları dengelemek için aldığı bir diğer önlem, yine 2016’dan itibaren, muteber addedilen tarikatlarla bağlantılı bazı albayları generalliğe terfi ettirmek ve personel alım süreçlerinin manipülasyonuyla tarikat kökenli genç kadroları subay yapmak oldu. Gelecek yazıda bu sürece değinmeye çalışacağım.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.