haluk yurtkuran
Mar 24 2018

Zeytin ve turizmin ortak noktası: Barış

Zeytin tarih boyunca önce Akdeniz’de sonra dünyaya yayılarak barış’ın simgesi olmuştur. Turizm ise kısa tarihi geçmişine rağmen sadece ve sadece barış ortamında var olagelmiştir.

Bu ortak noktadan hareketle, bu iki kavramı bağdaştırıp birbirine ve bu işlerle uğraşanlara nasıl faydalı hale getirebiliriz? Zeytin Turizme Nasıl Katkı Sağlar?

Turizmin tüketicisi temelde kent insanıdır. Kentli burjuva, küçük burjuva ve emekçiler tatillerini kentin yorucu ortamından uzaklaşarak geçirmeye çalışmaktadır.

Kentli için tatil gereksinimi öncelikle deniz, güneş ve kumsal üçlüsü ile giderilir. Ancak ikincil ve görece daha kısa olan tatillerini ise alternatif turizm çeşitleri ile geçirme trendi de giderek yükselmeye başlamıştır.

Türkiye’de deniz-güneş turizmi tuhaf biçimde hem zeytinin, hem turizm sektörünün aleyhine olacak şekilde yazlık sitelerde gerçekleşmektedir. Dünyada ikinci bir örneği olmayan çarpık ve yoğun siteleşme öncelikle Marmara’dan başlayarak Akdeniz ve Ege’nin yüzlerce yıllık zeytinliklerinin katledilmesine yol açmıştır.

Buna paralel olarak da yerli turizmci böylesi önemli bir iç pazardan mahrum kalmıştır. 80’lerden itibaren Devletin turizm politikası da; ‘Turist deyince illa ki yabancı olmalı’ anlayışıyla tamamen yabancı kitle turizmine yönelik ucuz bir tatil ülkesi olmak yönünde kurgulanmıştır.

Neyse ki ülkemiz sadece güneş, deniz ve kumsal değil bunların yanında müthiş bir doğal güzellik, tarih hazineleri ve kültürel çeşitlilik sunmaktadır.

Kültür Turizmine yönelmiş daha nitelikli ve eğitimli bir pazara hitap eden bir kesim turizmci ülkemizin bu zenginliklerini; Kültür-Tarih, Din, Termal, Doğa Sporları gibi nispeten bilinen ve uygulanan ürünler ile pazarlıyor.

Daha yenilikçi turizmciler ise dünyada daha önce başlayan trendlere ayak uydurarak  ‘Agro ve Gurme Turizmi’ çeşitlerini de yavaş yavaş pazarlamaya başlamışlardır. Agro Turizmi tarım ya da çiftlik turizmi olarak algılayabiliriz ve Gurme (Gastronomi) Turizmi ile iç içe geçmiş durumdadır.

Dünyadaki önemli ve başarıyla uygulanan örnekler olarak; İtalya’nın Toscana Bölgesindeki Şarap Bağları ve Zeytinlikler, Fransa’nın Bordeaux, Alsace, Provence Şarap Bağları, Portekiz Porto Şarap Yolu, California’nın Nappa ve Sausolito Şarap Bağları ve yeni gelişmekte olan zeytinlikleri, Texas’ın Sığır Çiftlikleri, Güney Afrika’nın Deve Kuşu Çiftlikleri, Stellenbosch Şarap Yolu, Karayip adalarında, Kanada’da, İzlanda’da Balıkçılık Turizmi, Almanya ve Avusturya’nın ünlü Oktober Fest Bira ve Yemek  Festivalleri, Hollanda’nın Peynir Mandıraları ve Yel Değirmenleri.

 

yel

 

Örnekler daha genişletilebilir. Son örneği de Küba’dan verebiliriz; dünyada düşen şeker fiyatları nedeniyle kapatılmak zorunda kalınan şeker fabrikaları ve şeker kamışı tarlaları turizmin hizmetine sokulmuş olup, daha önce şeker kamışı taşıyan açık hava buharlı trenlerle turistlere şeker kamışı tarlası ve fabrikaları turları yapılmaktadır.

Hala zeytine gelemedik diyeceksiniz belki ama geldik de ıskalıyoruz neredeyse.!
Turizm, zeytini nasıl korur?

Zeytin ülkemizin ve komşularımızın kadim zenginliğidir. Bu zenginliğe sahip olmayan diğer ülke insanları, bu kutsal meyveyi önce üç büyük dinin kutsal kitaplarından öğreniyorlar, daha sonra yaşamları boyunca edebiyatta, görsel ve plastik sanatlarda, arkeoloji müzelerinde sürekli olarak karşılarına çıkıyor.

Yaşadığı topraklarda yetişmeyen ve fakat içinde yetiştiği din ve kültürde bu kadar önüne çıkan bu meyveyi  insanlar merak eder, mutlaka bir gün ağacının dalında görmek ister.

‘‘Bütün Akdenz – heykeller, palmiyeler, altın takılar, sakallı kahramanlar, şarap, düşünceler, gemiler, mehtap, kanatlı Gorgonlar, tunç büstler, felsefeciler- hepsi adeta düşlerimizin arasındaki kara zeytinin buruk tadında bir araya gelmiş gibidir. Bu tat etin ve kırmızı şarabın tadından daha eskidir. Suyun tadı kadar eski...’’

Hayatının uzunca bir bölümünü Akdeniz ülkelerinde geçirmiş ünlü İngiliz Yazar Lawrance Durell’in insanın tüylerini ürperten,  kanını kaynatan bu satırları okuyan duyarlı bir insan zeytinin cazibesine kapılıp, bir Akdeniz ülkesine koşup, ağacına, yaprağına dokunmak istemez mi???

Halen bir nebze olsun elimizde korunmuş olan Ege ve Akdeniz sahillerinde turistlerin tur güzergahında bulunan zeytinliklerimizin güzelliği ve zenginliğini eğer turizmcilere iyi  bir turistik ürün olarak sunabilirsek, turizmci böylesi bir ürüne koşa koşa gelir.

Çünkü onun aradığı otantik bir üründür ve zeytin de zaten yeteri kadar otantik ve yerel bir üründür. Bu yönde Türkiye’de atılmış ilk adım olarak Çanakkale, Küçükkuyu’da kurulmuş olan Türkiye’nin ilk Zeytinyağı Müzesi, yerli ve yabancı ziyaretçiler tarafından o kadar ilgi çekmiştir ki, yılda en az 20 – 25 bin kişi tarafından ziyaret edilmektedir.
 

zeytin müzesi

 

Ülkemizde tarım ya da çiftlik turizmi kavramı çok yenidir. Tabii bunun dini, kültürel ve tarihsel sebepleri vardır. Dünyanın pek çok ülkesinde birkaç kuşaktır tarım ve çiftçilikle uğraşan köklü ve zengin aileler, arazilerinin bir bölümünde tarihi bir şato ya da malikaneyi belki de bir ekonomik zorunluluk olarak konaklama tesisi haline getirmekten kaçınmamış, otel veya lokantalarında gelen misafirlerine gerek kendi çiftliklerinde yetişen gerek bulundukları yöreye özgü tarım ve el sanatları ürünlerini sunarak, kalıcı ve sürdürülebilir bir mikro turizm ekonomisi yaratmışlardır.

Oysa ülkemizde görece Batıya daha açık ve hoşgörülü olması gereken Ege çiftçisi bile dini ve sosyal baskı unsurları nedeniyle böyle bir olguyu hayaline bile getirmemiştir. Her şeyden önce gelen konuklardan para almak ayıptır,  hareme yabancı sokulmaz vs. vs.

Peki geçmişte böyle idi de günümüzde daha mı farklı? Ekonomik zorunluluk nedeniyle bir şekilde ellerindeki zeytinlikleri satıp betonlaşmaya kurban verenler, ellerinde dünyada örneği olmayan güzellikteki tarihi zeytinyağı ve sabun fabrikalarını bari bir şekilde koruyup turizmin hizmetine sokulamaz mı???

Zeytinin turizme ihtiyacı vardır. Ancak sahillerde yükselen betonarme ve çirkin konaklama tesislerine gelecek kitle turizmine değil, elde mevcut tarihi ve kültürel, fabrika, çiftlik evleri gibi binaları restore ederek ya da bakımlı hale getirerek sevimli ve samimi bir ortamda kalmayı, çevreye ve yörede yaşayan insana saygı duyan, yerel ürünleri tüketen, nispeten kültür ve eğitim düzeyi yüksek, hoşgörülü, varlıklı fakat görgüsüz olmayan turiste ihtiyacı vardır.

Kuzey Ege’nin halen böyle bir pazara hitap etme şansı vardır. Yörede henüz betonlaşmaya gitmemiş en azından kara tarafında zeytinlikler ve içlerinde tarihi fabrika binaları, çiftlik evleri vardır.

Bunlar değerlendirilebilir. Yörede zeytinyağı ve prina sanayi dışında çok büyük bir sanayileşme olmaması nedeniyle ekolojik denge nispeten korunmuş, topraklar, sular ve hava kirliliği en az düzeydedir.

Bu tarz küçük ölçekte fakat samimi ve doğal bir konaklama ve tatil olanağı sunacak olan aile işletmelerin mutfaklarında mutlaka yerel ürünler kullanılmalı, eğer mümkünse kendi yetiştirdiği yoksa komşusunun veya köylüsünün yetiştirdiği ürünler tercih edilmeli bu da övünülerek tüketiciye anlatılmalıdır.

Bu tarz örgütlenmiş turizm ağında, gelen misafirlere kısa tatilleri boyunca alternatif turizm olanaklarına katkı olarak, zeytin toplama, zeytin kırma, salamura yapma, zeytinyağı üretim sürecini gösterme, zeytinyağlı yemek yapma kursları vs gibi etkinlikler düzenlenebilir.

Misafirler yerel pazarlara yönlendirilip, o mahalli havayı, renkleri ve ürünleri teneffüs edip, koklamaları, alışveriş yapmaları sağlanabilir. Böylesi bir tarım ya da çiftlik turizmi biçimi sayesinde yerel ekonomi sürdürülebilir hale gelip, yerel üreticilerin ürünleri yerinde değerlenip, katma değeri artar, tarım arazileri ve zeytinlikler betonlaşmadan kurtulabilir.