May 18 2018

'Erdoğan, Türk lirasını çökertmeye yardım ediyor'

Otoriter liderlerle piyasaların her zaman iyi geçinebildikleri söylenemez. Ne de olsa her otoriter lider, Singapur’un ihracata dayalı büyüme politikalarına iman etmiş Lee Kuan Yew’i gibi değil. Halkını susturduğu gibi piyasaları da susturarak, ekonomisinin temelinde yatan sorunlardan da kurtulabileceğini zanneden Venezuala’nın Nicolas Maduro’su gibileri de var. 

Washington Post'tan Matt O'Brien, "Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu iki ucun arasında bir noktada yer alıyor" diyor ve ekliyor:

"Ekonomik gerçeklerin kendi arzularıyla her zaman örtüşmeyebileceğini bir türlü kabullenemeyen, zaman zaman cehaletle karışık kabadayıca bir öfkeyle bu gerçekten yakınan (geçtiğimiz günlerde, faizlerin kendi kontrolu altında olmamasından, “bütün kötülüklerin anası ve babası” diyerek yakındı mesela) ama başka bir seçeneği kalmadığını gördüğünde de, söylene söylene, yapılması gerekene boyun eğmekten geri durmayan bir devlet başkanı Erdoğan."

O'Brien, analizine şöyle devam ediyor:

Ya da en azından, şimdiye kadar böyle bir görüntü veriyordu. Bu şu anlama geriyor: Türk Lirası, bu seneki performansı dünyada en kötü seyreden ikinci para birimi ve eğer Erdoğan ülkesinin ekonomi politikalarında daha fazla söz sahibi olacağına ilişkin vaadini gerçekleştirecek olursa, Lira’nın düşerken kaydedeceği daha epey bir mesafe var demektir. Çürük temeller ve ondan daha da kötü bir yönetim, iyi bir bileşim oluşturmuyorlar ne yazık ki.

Aslında bu hikaye on sene önce başladı.Gelişmiş ülkelerdeki sıfıra yaklaşan faiz oranları, gelişmekte olan piyasalara para akmasına neden oldu. Bu da gelişmekte olan ekonomilerin tahvil ve hisse senetlerine değerlerine artış olarak yansıdı. Ne var ki gelişmekte olan ekonomiler bu para akışına o kadar bağımlı hale geldiler ki, bu akışın terse dönmesi ihtimaline karşı kırılganlaştılar. Gerçekten de Amerikan merkez bankası Federal Reserve’in o zamanki başkanı Ben Bernanke, beş yıl önce, yakında para basmayı yavaşlatabileceklerini, yani piyasalarda yurt dışına yatırılacak eskisi kadar çok dolar olmayabileceğini açıkladığında, gelişmekte olan ekonomilerin en kırılgan olanları sert düşüşler yaşadı. Bunlar hala dışarıdan borç alan ve zor zamanlar için bir kenara ayırdıkları rezervleri olmayan ekonomilerdi. 

Bu diğer gelişmekte olan ülkeler için kendi pozisyonlarını sağlamlaştırmak için bir uyarıydı ve haklarını vermek gerekirse, bir çok ülke bu uyarının gereğini yerine getirdi. Bunun tek istisnası Türkiye oldu. Evet, Türkiye dış borçlanmasını bir miktar azalttı, ama ekonomisinin %5.5 gibi büyükçe bir oranını hala dış borçlanma teşkil ediyor. Kaldı ki dolar rezervlerinin tampon işlevi görebilecek büyüklükte olduğu da söylenemez. 

Dolayısıyla, Amerikan Merkez bankasının hem faizleri artırmaya başlaması, hem de Amerikadaki işsizlik oranlarının %3.9’a düşmesiyle birlikte, faiz artırımlarına devam edeceğine yönelik sinyaller vermesinin, gelişmekte olan piyasalardan tersine bir para akışı başlatmasında ve bunun da Türk Lirası üzerinde büyük bir baskı oluşturmasında şaşılacak bir yan yok. 

Türk Lirasında bugün yaşanan düşüş, Lira’nın geçmişte aşırı değerlenmiş olduğu ölçüde gerçekleşse,  aslında çok da büyük bir mesele olarak görülmeyebilir. Daha düşük değerli bir para birimi ihracatı destekler, daha çok ihracat daha çok iç tasarruf, daha çok iç tasarruf da  daha az dış borçlanma anlamına gelir. Mesele de böylece çözülmüş olur. Ya da daha doğrusu, eğer Türk bankaları dolarla borçlanıp, lirayla kredi vermemiş olsalardı, çözülmüş olurdu. Dolasıyla, Türk Lirasındaki düşüş, ilk bakışta görüldüğü kadar zararsız değil, tam aksine, zararlı bile olabilir. 

Bu tür bir durumda verilecek normal tepki, faizleri artırmaktır. Böylece dış yatırıcımları cezbederek, Türkiye’den çıkardıkları paraları geri döndürmeye teşvik etmek ve bu süreçte Türk Lirasının değerini de yukarıya çekmek mümkün olur. Bu, bankaları, ekonomik büyüme hızının yavaşlamasıyla, dolar borçlarını geri ödeyemez duruma düşme riskinden de korur. 

Ama Erdoğan bunu istemiyor. Önünde seçimler var ve her ne kadar gazetecileri hapsederek, mahkemeleri noter dairesine çevirerek ve muhalefeti korkutarak oyunu kendi lehine kurmuş olsa da, ekonominin en azından seçime kadar, sağlıklı bir şekilde dayanmasını istiyor. 

Tabii Erdoğan’ın kendini birtakım sıra dışı ekonomik teorilere kaptırmış olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Uzun zamandan beri, yüksek enflasyonun yüksek faizlere değil, yüksek faizlerin yüksek enflasyona yol açtığını söyleyerek yabancı “faiz lobisine” saldırıyor.  Erdoğan’a göre bu lobi, Türkiye ekonomisine zarar vermek için, iki haneli yüksek enflasyon oranlarını bahane ederek, evet, faiz oranlarının artırılmasını talep ediyor.

Buradaki bilişsel uyumsuzluğua çok takılmayın. Erdoğan yüksek faiz oranlarının büyümenin yavaşlamasına yol açtığını anlıyor anlamasına ama nedense bununla çelişkili bir şekilde yüksek faiz oranlarının fiyatların artışını hızlandırdığını da iddia ediyor. Buradaki asıl mesele, Merkez Bankası’nın Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen bir şeyler yapması gerektiğinde, Erdoğan’ın Merkez Bankası çalışanlarının kendi işlerini yapmalarını zorlaştırması. 

Merkez bankası hala bir miktar bağımsız. Örneğin 2014 yılında faizleri oldukça sert bir şekilde artırdı, şimdikine benzer bir problemle son karşılaşılan 2016 yılında ise daha az bir artış yaptı. Ve hala “gerekli bütün adımları” atacaklarını iddia ediyor.  Ancak bu bağımsızlığını daha uzun süre muhafaza edemeyebilir. 

Zira Erdoğan artık şunları söyleyebilecek kadar ileri gitmiş durumda: “Merkez Bankası bağımsızlığını Cumhurbaşkanın’dan gelen istekleri bir kenara itecek noktaya taşıyamaz.” Erdoğan’ın bu sözleri, durumun bu kez farklı olacağını, Erdoğan’ın koluna girip, onu bağırışlar, tekmeler arasında, ekonomisinin ihtiyacı olan faiz artışına taşımanın bu kez mümkün olmayabileceğini düşünen yatırımcıları endişelendirdi. Ve sonuçta, Türk Lirası hala düşmeye devam ediyor. 

Ekonominin Reisi artık o.

https://www.washingtonpost.com/news/wonk/wp/2018/05/16/turkeys-leader-is-helping-to-crash-its-currency/?noredirect=on&utm_term=.7793997e7ce1