Ali Yurttagül
May 09 2018

Erdoğan’ın AB vurgusu nasıl okunmalı

Abdulkadir Selvi her hangi bir gazeteci, köşe yazarı değildir. Yeni Şafak’tan Hürriyet’e transferi düşünülmüş bir geçişti. Saray’ın politik hedeflerini doğru okumak, Ankara’nın nabzını tutmak istiyorsanız Selvi’nin mesajlarına bakın.

Selvi AKP’nin seçim manifestosunda “AB vurgusu çok önemliydi” dedikten sonra, asıl önemli olan vurgunun “AB’ye girilmesi değil, AB değerlerinin öneminin vurgulanması” olduğunu söylüyor.

Erdoğan’ın “Milletin tercihi ile kabul edilen yeni yönetim sistemimiz, yasamayı daha itibarlı, yürütmeyi daha güçlü ve yargıyı daha bağımsız hale getirecek. Tam kuvvetler ayrılığı ile Meclis yasa yapmaya ve hükümeti denetlemeye, hükümet etkili icraata, yargı da bağımsız ve tarafsız bir biçimde adaletin tecellisine odaklanacak” cümlelerine yer veren Selvi, AB değerlerin ne olduğunu da aktarıyor.

Bu satırları okuyunca, insan Erdoğan iktidarı ile nelerin ayaklar altına aldığını gayet iyi biliyor gibi sinik bir düşüncenin önüne geçemiyor.

Erdoğan’ın dili ile Türkiye gerçekleri arasındaki uçurum hiç bir zaman son iki yılda yaşadığımız kadar derin olmamıştı. Selvi tabii bunu es geçiyor. Manifestoda öne çıkardıkları “üç Y”, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar, askeri darbe sonrası yıllarda bile bugünkü boyutu ile yaşanmamıştı.

Türkiye’de adli yapı hiç bir zaman tam anlamı ile bağımsız ve tarafsız olmadı. Ama adli yapı ve mahkemeler darbe sonrası dönemlerde bile bu kadar ayaklar atında olmamıştı. Mülkiyet hakkı, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi en temel anayasal haklar bu boyutta çiğnenmemişti.

Askeri darbeler Türkiye’de derin yaralar bıraktı. Ama hiç bir askeri darbe Türkiye’nin kurumsal yapısını bu derece tahrip etmedi. Sadece yargı değil, yürütme ve yasamanın da durumu içler acısı.

Bırakın yasama yetkisini, TBMM bir parlamentonun en temel görevlerinden biri olan denetim olanaklarından da yoksun kaldı. Modern devlet yapılarında temel köşe taşı olan Anayasa Mahkemesi, Sayıştay gibi kurumlar o kadar anlamsızlaştı ki, denetim kelimesini kullanmak anlamını yitirdi.

AB’nin son Türkiye raporuna kısa bir göz atmak, yukarıdaki cümleleri bir kurumun söyleyebileceği en sert kelimelerle dile getirdiğini görmek için yeterlidir.

Aslında bu bir sürpriz değil. Erdoğan başkanlık sistemi ile OHAL sentezinden oluşan baskı rejimi ile AB değerlerinin örtüşmediğini çok iyi biliyor. AB sürecinde en son olumlu adımların Davutoğlu’nun siyasi sonu olması da bu yüzden tesadüf olmadı.

Davutoğlu’nun AB zirveleri kendisini, siyasi projesini hedeflediğini düşündüğü için Davutoğlu’nu istifaya zorladı. Aslında haksız değildi. AB sürecinin işlemesi, Erdoğan’ın sonu olabilirdi. Ama “AB vurgusu” tüm tezatlara rağmen ilginç.

İlginç, çünkü soru Selvi’nin dikkatimizi çektiği AB ve AB değerlerinin önemi değil. Asıl soru Erdoğan’ın bu vurguyu niçin yaptığı. Türkiye’de Erdoğan ile hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve temel hakların ihya olacağını, bu değerlere önem veren hiç bir bireyin inanmadığını söylemek yanlış olmaz.

O zaman bu vurgu veya mesaj içe yönelik değilse, kime?

Avrupa Birliğine olabilir mi?

AB’ye ise, amaç ne?

Çünkü “Cumhur ittifakı” ile buluşan üç milliyetçi partinin siyasi tarih ve kompozisyonuna biraz yakından bakmak, aslında AB karşıtı bir seçim kampanyası beklememizi gerektiriyordu.

Ayrıca son yıllarda, Erdoğan’ın “Eyyyy” ile başlayan söyleminde öne çıkan “çifte standart uyguladıklarında, bekamıza tehdit oluşturan terör örgütlerini desteklediklerinde” gibi kelimeler devamlı AB ve Batı söyleminin merkezinde olmuştu.

Bu söylem “Müslümanların mağduriyeti” meselesini kampanyaların merkezi yapmış, anti Gezi, anti Batı söyleminin temelini oluşturmuştu. Bu yüzden Selvi’nin altını çizdiği “AB vurgusu”  ve “AB değerleri” bu çizgiye ters düşüyor.

Ama Erdoğan “çifte standart”, hatta daha vahim olana “teröre destek” kelimelerini kullandıktan sonra “yüzlerine açıkça ifade etmekten çekinmedik” kelimeleri ile oldukça yumuşak bir “diklenme” ile yetiniyor.

“Teröre destek” varsa, daha farklı bir üslup gerektirmezmiş gibi. Yani AB üslubu oldukça yumuşak.

Selvin’in “AB vurgusunu” ciddi varsayıp, bu yumuşak “vurgunun” gerekçesi nereden kaynaklanıyor sorusunu irdelemek, baskın seçim sürecinde öne çıkan iki verinin önemli olabileceğini düşündürüyor.

Bunlardan ilki Erdoğan’ı baskın seçimlere zorlayan ekonomik veriler. Durum oldukça vahim ve her geçen gün ekonomi çöküyor. Türk Lirası Dolar ve Euro karşısında güneş vurmuş kar gibi eriyor.

Danışmanları anti AB, anti Batı kampanyasının dibe vurmuş ekonomiyi iyice çökertebileceği, aşırı milliyetçi, anti Batı söyleminden sakınması gerektiğini fısıldamış olabilirler. Bu büyük bir ihtimal.

Ama ikinci bir olgu daha var. Gül cephesini iyi okuyan gazeteciler Ali Babacan’ın kapalı kapılar ardında Erdoğan’a yönelttiği ağır eleştirileri Gül ve ekibinin sahneden çekilmediği şeklinde yorumluyor.

Onlara göre Gül ve ekibi 24 Haziran seçimlerinden kısa bir müddet sonra, yeniden seçimlerin gündeme geleceği varsayımı ile çalışıyor. Yani 2015 Haziran seçimlerinden sonra Kasım seçimleri gibi.

Bu kapsamda Gül’ün belli şartlarda Erdoğan’a karşı aday olabileceğini açıklamış olması önem kazanıyor. Gül’ün nasıl bir siyasi programla Erdoğan’a karşı aday olabileceğini tahmin etmek zor değil. Erdoğan önlem almaya çalışıyor sanki.

Belki önemli diğer bir neden daha var. Erdoğan kazansa da ekonomi kriz meselesi ile karşı karşıya kalacak, bundan şüphe yok.

Seçim “zaferinden” sonra kriz sürer, hatta derinleşirse artık testiyi taşıyamadığı iyice anlaşılacağı için, şimdiden önlem almaya, AB’den gelebilecek katı eleştiri veya tutumun önüne geçmeyi amaçlıyor olabilir.

Seçim zaferi kurtuluş değil, ekonomik olarak dibe vuruş ile sonuçlanırsa, Pirius zaferi ile buluşmuş olacak. “AB vurgusu” ve “AB değerleri” yenilgiyle sonuçlanan bir zaferin önüne geçme amacı taşıyor olabilir.

AB bu “vurguyu” nasıl okur sorusuna gelince. Nerede ise otuz yıl çalıştığım Brüksel’de brifing notumun merkezine ne kordum diye merak ediyorsanız, bir cümle ile söyleyeyim:

“Bizi aptal sanıyor.”

En sert notu her halde benim gibi 2010 referandumuna kadar Erdoğan’ı demokrat, Türkiye’yi Ortadoğu için “model” veya “espri kaynağı” olarak gören bürokratlardan gelir.

Kürt meselesinde bıraktığı yıkım, basın ve düşünce özgürlüğünün hali, hukuk devletinin ayaklar altında oluşu, kendisine en yakın köşe yazarı Dilipak gibi gazetecilerin bile yolsuzluğa baş kaldırması, iki yıldır OHAL ile yönetimde ısrarı, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç.... gibi değerli demokratların hapiste olması, listeyi uzatmayayım, Erdoğan’ın artık zerre kadar inandırıcı olmadığını belgeler veriler.

Ama Erdoğan kazanırsa ne yaparlar diye sorarsanız. Bir şey yapmazlar. Kasım 2015 seçimlerinden sonraki tutumlarını sürdürürler. Türkiye köprüleri atamayacakları kadar önemli bir ülke. Ama Erdoğan’ın “AB” veya “Hukuk devleti” vurgusuna inanacaklarını sanmıyorum.

Yani hiç bir şey değişmez, Türkiye’de siyasi ve ekonomik krizin derinleşerek sürmekte olduğunu izlerler. Avrupa iş dünyası da bekler. Çünkü Erdoğan’ın hedefleri ile AB değerlerinin örtüşmediğini görmek için derin bir Türkiye uzamanı olmaya gerek yok.

Erdoğan kaybederse, Türkiye ezber bozmuş olur. Bir despotun sadece seçimlerle gitmesine şahit olmakla kalmayız. Türkiye’nin siyasi parti, kurumları, seçmeni ile hala ayakta ve demokrasi için esin kaynağı olduğunu izleme olanağı buluruz. Böyle bir süreç Rusya veya İran’da mümkün değil.

Türkiye’de? Belki, göreceğiz....

Bu durumda AB ne yapar sorusunu tartışmak için erken. Çünkü Erdoğan’ın sandığa hile bile karıştırarak “kazanacağını” düşünüyorlar. Haksız değiller. OHAL ile adil bir seçim beklemek saflık olur.

Ama beklenmedik bir şekilde kaybederse, umarım Sarkozy gibi Avrupa aşırı sağının gölgesinde kalıp, “beklenmedik” bu demokratik gelişme karşısında korkuya kapılmaz, güvenilir, demokrat bir tutum sergilerler, ......