Bihter Okutan
Oca 07 2018

Türkiye artık imtiyazlı ortak!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Fransa ziyareti hem Avrupa Birliği'nin (AB) hem de Türkiye'nin, AB’ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık seçeneğini kabullendiklerinin tescili oldu. 

Erdoğan ve mevkidaşı Emmanuel Macron ortak basın toplantısı için kürsüde bulundukları sırada Fransız İtalyan konsorsiyumu Eurosam ile Türkiye arasında uzun menzilli hava ve füze savunma sisteminin tedariki, üretimi geliştirilmesi ve ihracatını öngören bir anlaşma imzalandı. 

Yanısıra, Türk Hava Yolları için de 25 adet de Airbus A350-900 satın alma anlaşması gerçekleşti. Bunlar milyar dolarlık anlaşmalar.

Bu anlaşmalar ile, Türkiye’nin AB’nin ‘imtiyazlı ortak’ tezine artık itiraz etmeyeceği netleşti. Zira, Almanya’nın başını çektiği AB ülkeleri Türkiye’nin Birlik’e tam üye yapılmasındansa ticarete dayalı bir ortaklık ilişkisini tercih ettiklerini sık sık vurguluyordu. 

Her şey, imtiyazlı ortaklık tezinin en güçlü savunucularından, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in önerdiği ve istediği çizgide ilerliyor. 

AKP, henüz çiçeği burnunda bir iktidar partisi iken bu açıklamalar karşısında hop oturup hop kalkıyor ve ‘tek yol tam üyelik’ şiarını, ‘kırmızı çizgi’ olarak lanse ediyordu.

AKP'nin 'olmazsa olmaz politikası' zaman içinde gerçekleşen güç zehirlenmesi ve onun yan etkilerine yenik düştü; özellikle yolsuzluk ve nepotizm suçlamalarının ayyuka çıktığı, tek adam rejiminin taşlarının döşendiği bir atmosferde, AB değerlerinden keskin bir sapma yaşandı. 

Böylesi bir yönetim anlayışıyla AB hukuk sistemine dahil olunamayacağının net bir biçimde farkında olan Erdoğan yönetimi, keskin bir manevra ile gemisini AB limanından uzaklaştırarak Rusya limanına yanaştı. 

Rusya ve benzer yönetim anlayışını temsil eden ülkelerle ortak bir yola çıkmanın, AB mevzuatının üst düzey hak, özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler halkasının, böylece hesap verebilirliğin menzilinden çıkmak olduğu aşikardı. 

AKP de öyle yaptı. 

Türkiye hükümetinin, giderek otoriterleşen ve Avrupa değerlerinden uzaklaşan bu tavrı, Almanya gibi Birlik’in lokomotif ülkelerinin, AB’den Türkiye’ye akan kimi fon musluklarını kapattıracak hamleleri ile karşılık bulsa da, Erdoğan rejiminin bu ülkelere ticari anlaşmalar aracılığıyla yeni bir ‘havuç’ sunmasıyla işler ‘yoluna girmiş’ oldu. 

Türkiye, Almanya ve Fransa dahil kilit konuma sahip ülkelerle art arda ticaret anlaşmaları imzalıyor. Özellikle de pahalı silah anaşmaları, uçak alımları ve füze sistemleri ortaklıkları gibi.

Karşılığında ise Türkiye’nin ihraç ettiği kaydadeğer bir kalem hemen hiç yok. Olan tek şey, bu milyar dolarlık satış anlaşmaları karşılığında, AB’den, tüm hukuksuzlukları nedeniyle AKP’ye yönelecek potansiyel eleştiri ve yaptırımların önünün alınmasıydı. Bir nevi iki taraf da ‘alan razı, veren razı’ noktasında buluştu. 

Bu yönüyle halen üyelik müzakerelerini yürütün ülke sıfatıyla, AB mevzuatının gerektirdiği düzenlemeleri sümen altı eden Türkiye’nin bu tavrına dolaylı bir onay da verilmiş oldu.

AB, Erdoğan rejiminin ülke içindeki hak ihlallerine, basın ve ifade özgürlüklerini kökünden yok eden uygulamalarına, Kürtlere yönelik sistematik baskı politikalarına ve tek adam sultasına göz yumma karşılığında, devasa silah satış anlaşmaları ile ekonomik açıdan çıkarını gözetmenin daha makul olduğu noktasında karar kıldı. 

Tam da imtiyazlı ortaklığın gerektirdiği şekilde. 

Bir yanda milyar dolarlık anlaşmalar havada uçuşurken, öte yanda Macron tam üyelik konusunda, “Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi durumda ne üyelik müzakeresi ne de üyelik mümkün” diyerek kapıyı Ankara’nın suratına kapatmaktan da geri kalmadı. 

Müzakerelerde yeni fasılların açılmayacağını net bir dille vurgulayan Macron, “Türkiye-AB diyaloğu daha sakin olarak devam etmeli” sözleriyle de, Türkiye’nin hukuk, demokrasi ve insan hakları konularında AB denetiminden bağımsız, yerinin ‘ekonomik ortaklık’ olduğunu ortaya koymuş oldu.

Tam da Erdoğan rejiminin arzuladığı bir ilişki biçimi: hesap sorulmadan karşılıklı ticari fayda temelli bir diyalog türü. 

Peki bu alışverişte Türkiye’nin payına düşen ne? 

Kiraz!

Uçak, füze sistemi ve canlı hayvan ithal edecek olan Türkiye, tüm bunların karşısında Fransa’dan Türkiye kirazına uygulanan sınırlamanın kaldırılmasını rica etti.

Tıpkı Rusya’dan 2.5 milyar dolar bedelle S-400 füze savunma sistemi alınıp karşılığında Rus lider Vlamidir Putin’den Türkiye domatesine yasağın kaldırılmasının istenmesi örneğinde olduğu gibi. 

Ne de olda ders kitaplarına göre Türkiye hala bir tarım ülkesi. Ya hammadde satar ya da tarım ürünleri. 

Fransa’dan sonra imtiyazlı ortaklığın karşılıklı kabullenildiğini açık eden bir başka gelişme Almanya tarafında yaşandı. 

Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile buluşmazdan önce medya aracılığıyla yolladığı mesajda, tutuklu gazeteci Deniz Yücel serbest kalmadığı müddetçe Türkiye’ye silah ihracatına onay vermeyeceğini söyledi.

Tam da filmlerde görmeye alışık olunan türden bir ‘rehine pazarlığı.’ 

Ya cezaevlerinde tutuklu bulunan 150 civarındaki gazeteciye ne olacak? Ya da 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek haklarında iddianame bile hazırlanmadan tutulan binlerce insan? 

Deniz Yücel’i böylesi bir pazarlığın unsuru haline getirmek tam da Ankara’nın istediği türden bir iletişim biçimi. 

Der Spiegel’e konuşan Gabriel, Almanya’nın Türkiye’ye silah satışına onay vermediğini, Yücel vakası çözülmeden de bu durumun böyle kalacağını duyurdu.

Tam da imtiyazlı ortaklığa yakışır bir pazarlık.

İki AB üyesi ülkenin -- misal Almanya ve Fransa-- bu türden AB hukukunu ihlal eden bir pazarlığa giriştiğini hayal etmek dahi mümkün değil. O hukuk, kimin nasıl serbest kalacağını, iade edileceğini en ince detayına kadar düzenler ve onun dışında atılan her adım bir skandalın konusu haline gelir. 

Buradan çıkan sonuç AB’nin, imtiyazlı ortaklığın bir gereği olarak, Türkiye ile ilişkilerinde kendi hukukuna alternatif ikincil bir hukuk anlayışı geliştirdiğidir. 

Son zamanlarda Türkiye'deki hak ihlalleri ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvuruların büyük bir bölümü geri çevriliyor. AİHM, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, oluşan ihlallerle ilgili yapılan 25 bin başvuruyu OHAL komisyonunu işaret ederek geri çevirdi.

Belli ki AİHM de Türkiye'nin anti-demokratik uygulamalarından kaynaklanan yükün altına girmek istemiyor. İşlevsizliği şimdiden kanıtlanmış bir komisyonı işaret ederek, AİHM de Türkiye'yi AB hukuku dışına itmiş oldu. 

Ankara hükümeti, AB ile gelinen bu noktadan hayli memnun. Ticari anlaşmalarla, AB ülkelerine dağıtacağı para karşılığında, Erdoğan rejimi içte muhalifleri ezme; kırıntı mesabesinde olan özgürlüklerin kökünü de tümüyle kazıma serbestiyetine kavuşmuş oldu. 

Bu sonuca göre AB de, mülteci akınından uzak, sınırları korunmuş, ticari açıdan Türkiye’den faydalanmış ve Ortadoğu bataklığından uzak, müreffeh bir şekilde var olmaya devam edecek.

İkiyüzlülüğü ve çifte standardı baki kalarak...