Dimitar Bechev
Mar 27 2018

Türkiye ve AB: Varna'da bir çarpışmadan sıyrılma

Karadeniz'deki Varna şehrinin Türkiye-Avrupa ilişkilerinde odak noktası olduğu son seferde, pek de sevimli bir durum yoktu. 1444 sonbaharının sonlarında Sultan II. Murad, Polonya ve Macaristan kralı III. Wladislaw ve Transilvanya beyi Janos Hunyadi'nin kuvvetlerini yendi. Bu savaş, bir çeşit dönüm noktasıydı. Bu yenilgi, haçlı seferinin ana destekçisi olan Papalığın ve diğer Avrupa devletlerinin 1453'te Osmanlı’nın eline geçecek olan İstanbul’a takviye kuvvet göndermesini engelledi.

Zaman değişti ve Varna savaşı artık soluk bir hatıra. Bununla birlikte, AB liderleri ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 26 Mart tarihinde Varna’nın dışındaki Euxinograd Sarayı’nda gerçekleştirdikleri zirve, bir savaş durumu havasında gerçekleşti. Her iki taraftan da yaylım ateşi açıldı.

22 Mart'ta devlet ve hükümet başkanlarının bir araya geldiği AB Konseyi, Türkiye'yi Kıbrıs ve Yunanistan ile ilişkilerindeki yasadışı eylemleri nedeniyle kınadı. Bu Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarının kullanılması ve geçen ay Trakya'da Türkiye sınırını geçen iki Yunan askerinin gözaltına alınması ile ilgili tırmanan sorunlara bir atıftı.

Türk Dışişleri Bakanlığı buna ateşle karşılık verdi. Bu arada AB Bakanı Ömer Çelik, Türkiye’nin üyeliğinin önde gelen muhaliflerinden Avusturya’nın Başbakanı Sebastian Kurz'u iki yüzlülük ile suçladı. Türkiye'deki hükümet yanlısı medya, birkaç AB ülkesini Kürt militanlar için güvenli bir sığınak olarak niteliyor. Bu on yıllarca geriye giden bir şikayet. 

Bu arka plana karşı, Erdoğan iyi polisi oynamayı tercih etti. Varna'ya uçmadan önce, AB üyeliğinin Türkiye'nin stratejik hedefi olarak kalmaya devam ettiğini ve tüm engellerin yapay olduğunu söyledi. Bir anlığına, yılın 2018 değil, 2008 olduğu düşüncesiyle affedilebilir. Bununla birlikte, AB tarafında da iyi niyetli bir polis vardı: 2018'in ilk yarısında AB’nin dönem başkanlığını yürüten Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov. 

Eski bir koruma görevlisi iken sonrasında polis şefi olan Borisov, komşu Türkiye ve AB arasında arabulucu olmaya çalışıyor. Varna'daki zirve onun övünülecek bir başarısı. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk'ın (Dil sürçmesi nedeniyle bir basın toplantısında Borisov, onu Donald Trump diye çağırmıştı) katıldığı zirvede, 2016 mülteci anlaşmasının bir başka dönem için yenilenmesi amaçlanıyordu. Borisov “coğrafi olarak Suriye ve Irak’ın, onlara Brüksel ve Londra'dan daha yakın olduğuna” işaret etti. Mutlu olmalı. Fotoğraf çekimi de güzel geçti. 

Varna, önemli sorunların çözülmesinden ziyade gerilimlerin azaltılmasıyla ilgiliydi. İlk başta beklentileri düşük tutan Erdoğan ve Avrupalı ​​liderler yanlış yapmadılar. Juncker “Bana çözüme veya uzlaşmaya vardınız mı diye sorarsanız, cevap hayır” dedi. Bunun yerine, bir dizi güzel söz vardı: Türkiye'nin AB’ye üyelik müzakerelerinin sona ermemesi (Avrupa Parlamentosu'nun isteklerine aykırı), güven atmosferinin yeniden tesis edilmesi, 15 Temmuz 2016'daki başarısız darbenin kesinlikle kabul edilmemesi, terörle mücadelenin ortak amaç olması. 

Bununla birlikte, asıl meseleler konusunda bir ilerleme olmadı. AB'nin, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesi konusunda ilerleme kaydetmeden Türkiye’nin hem Gümrük Birliği’nin güncellemesi hem de Schengen vize şartlarının kaldırılmasına yönelik talepleri için harekete geçmesi mümkün değil.

Yine de, Erdoğan anlaşmazlıkları önemsemedi ve “Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde zorlu bir dönemi geride bırakmış olmayı umuyoruz. Gümrük Birliği'nin güncellenmesi çalışmalarına başlanması konusundaki beklentimizi de dile getirdik” dedi.

Ankara'ya 3 milyar avroluk yardım yapılması konusunda da son karar verilmedi. 14 Mart'ta, Avrupa Komisyonu fonları harekete geçirdiğini açıklamıştı. Daha sonra, Brüksel’deki üyelerin “harekete geçirmenin esas itibarı ile üye devletlerin maliyeti nasıl paylaşılacağına ilişkin görüşmelere başlaması anlamına geldiği” konusunda uyarmasına rağmen Türk medyası yardım dilimine yeşil ışığına yakıldığını bildirdi. 

Ufukta hala bir anlaşma olabilir, ama biraz uzak görünüyor. Juncker'in basın toplantısında, iki Yunan askerinin Ortodoks Paskalyası (8 Nisan) öncesinde evlerinde olacağını söylemesi, ek bir dizi ipucu olabilir.

AB liderleri, Erdoğan'ın Kıbrıs konusunda geri çekilmesi için özel olarak baskı yapmış da olabilir. İlerleyen haftalarda anlayacağız. 

Türkiye ve AB'nin güven istemesi bir çarpışmadan kaçınma. Gerçekte, Avrupa Türkiye'yi değiştirme umudunu kaybediyor. Erdoğan, kaslarını esnetmeyi sevdiği kadar, bir ortak olarak AB'ye muhtaç olduğunu da biliyor. Geçtiğimiz aylardan beri, Almanya ve Fransa ile ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor.

İki taraflı ticaret de bir durgunluk döneminden sonra yükselişe geçti. Karadeniz’de esen rüzgarlar kadar soğuk olsa bile ilişkiler dayanıklı olduğunu gösteriyor.