Ali Yurttagül
Mar 24 2018

Varna 'buluşması'ndan ne çıkar, ne çıkmaz?

Şüphesiz her şeyi değil, ama birçok şeyi Erdoğan herkesten daha iyi biliyor.

Mesela Avrupa Birliğinde “zirve” kelimesinin niçin kullanıldığını ve bu kelimenin sadece siyasi ve kurumsal olarak değil, liderler arasındaki ilişkiler açısından da önemini Erdoğan Türkiye’de herkesten daha iyi biliyor.

Bir adım daha ileri gideyim: Erdoğan “zirve” kelimesinin ne anlama geldiğini benim gibi meslek yaşamı AB koridorlarında uzman olarak geçen kadrolardan çok daha iyi biliyor.

Zira uzmanlar zirveleri hazırlıyor, metinleri yazıyor, toplantıları yakından izliyor, çoğu zaman salonda bulunuyor, başkanların konuşmalarını tercüme gereksinimi duymadan dinliyor, not alıyoruz. Ama siyasi aktör, karar mercii değiliz. Erdoğan önemli bir siyasi aktör ve konumu ile Aralık 2004 Brüksel zirvesinin merkezinde idi.

Zirveyi tüm boyutları ile bire bir yaşadı ve etkendi.

Birçok diğer şeyi de bu özelliği ile Erdoğan herkesten daha iyi biliyor.

Mesela Oslo sürecinin neden bittiğini, Dolmabahçe veya İmralı görüşmelerinin neden sonuçsuz kaldığını, Kürt sorununda barış ve siyasi çözüm umutlarının neden bittiğini, neden sorun bir kez daha askerlere havale edildiğini, Erdoğan herkesten daha iyi biliyor.

Başka bir örnek mi istiyorsunuz?

Mesela çok yakın olduğu Gülen Cemaati ile iplerin neden koptuğunu, “ne istediler de vermedik” diyecek kadar sitem ettiği yakın çevresi ile bugün neden kanlı bıçaklı olduğunu, Erdoğan herkesten daha iyi biliyor.

Mesela artık Türkiye’de ceza yasası kapsamında hiç takip edilmeyen yolsuzluk bataklığının derin boyutlarını, Dilipak gibi kendisine en yakın köşe yazarlarının bile artık dayanamayıp konuya eğilmek zorunda kaldıklarını görüyor ve sorunun derinliklerini herkesten daha iyi biliyor.

Ama bir konuda emin değilim.

Erdoğan “Allah’ın lütfu” dediği darbe girişiminin arkasındaki dinamikleri tüm boyutları ile biliyor mu, kestiremiyorum.

Mahkeme sürecinde okuduğumuz ifadeler de olaya ışık tutmadığı için, darbe girişimi ve aktörlerin amaç ve hedeflerini sürmekte olan sisli havada seçmek neredeyse imkansız.

Erdoğan’ın bu süreci başından beri yönettiği, darbe hazırlıklarından haberdar olduğunu ve darbe girişimi sonrası izlediğimiz sürece hazırlandığını savunan çok.

Ama emin değilim ve darbe girişiminde hala berrak göremediğimiz aktörler devredeymiş hissini atamıyorum.

Her neyse, biz dönelim ana konumuza, Havuz medyasının “zirve” dediği “Varna buluşması”na.

Bu buluşmaya neden “zirve” diyorlar bilmiyorum ama, benzer buluşmaların aynı kompozisyonla Brüksel’de defalarca gerçekleştiğini, ama kimsenin buna “zirve” yakıştırması yapmadığını söyleyebilirim.

Erdoğan Varna’da AB dönem Başkanı sıfatı ile Bulgaristan Başbakanı’nın misafiri olarak Komisyon başkanı Juncker ve Konsey Başkanı Tusk ile buluşuyor.

Bu kadar ve oldukça dar bir çerçeve ile.

Tusk ve Juncker’in 5 Şubat 2018 tarihli davet mektubunda toplantı “as a working dinner”, yani bir çalışma, istişare yemeği olarak isimlendirmiş.

Havuz medyası niçin “zirve” kelimesini tercih ediyor sorusu tabii önemli. Beklentinin altını çizmek yanında, iç politik mesaj da olabilir. “AB ile sorunlar çözülüyor mesajı” mesela.

AB zirvesinde ağırlanmanın ne anlama geldiğini Erdoğan çok iyi biliyor.

İsterseniz Avrupa basının birinci sayfadan verdiği, Le Monde, Le Figaro, The Times, El Payis, Frankfurter Algemeinde Zeitung gibi gazetelerde ana haber olan Erdoğan’ın ilk ve son zirve serüveni, üyelik müzakerelerinin nasıl başladığını hatırlatayım.

Brüksel, 16-17 Aralık 2004. Zirveden günlerce, hatta haftalarca önce tüm Avrupa Türkiye’yi tartışıyordu. Sanki ortadan ikiye bölünmüş gibi derin bir saflaşma ile karşı karşıya bir Avrupa vardı. Karar günü yaklaştıkça bu kutuplaşma derinleşiyor ve iki tarafta tüm taburlarını cepheye sürüyordu.

Zirve haftası, pazartesi günü Avrupa Parlamentosu Strasburg’da buluştuğunda da gündemde Türkiye vardı. Parlamentonun görüşü iki açıdan önemli idi.

Parlamento tüm dış ilişkilerde olduğu gibi bir ülke ile müzakereler veya  üyelik konusunda son merci olduğu için öyleydi.

Parlamentosundaki oylamanın zirve öncesi ikinci bir önemi daha vardı. Türkiye karşıtları Avrupa Halklarının Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmadığını, istemediğini savunuyordu. Bu yüzden Avrupa Parlamentosundaki oylama bir nevi test, halkın nabzını tutmak gibi bir şeydi.

İki taraf ta Türkiye oylaması için harıl harıl çalışıyor, kapalı kapılar ardından pazarlıklar sürüyor, değişiklik önergeleri sunulup, pazarlık sürecinde değişiyor veya geri çekiliyordu.

Oylamadan bir iki saat önce önerge bürosunda çalışan bir İngiliz meslektaşım telefonda. “Ali lütfen hemen bana uğra” dedi.

Dost, sempatik bir hatun. Her zaman önergeler, gündem başvurularımızda hata yapmış, zamanında başvuru yapmamış veya önemli bir şeyi unutmuşsak hatırlatırdı.

Bu tür bir beklenti ile yanına indiğimde “Türkiye oylaması için gizlilik başvurusu var” demesin mi?

Parlamento da 20 senedir çalışmışlığım var, gizili oylama dokunulmazlıklar dışında uygulanmayan bir şey.

Kolay da değil. Bir grubun başvurması yetmiyor, iç tüzük bu tür bir oylamanın yapıla bilmesi için en az 155 Milletvekilinin imzasını öngörüyor. Bu rakamı aşan sayıda imzalı önerge masada.

Sorma fırsatı vermeden, sadece isimleri not edebilirsin diyor arkadaşım ve gülüyor. Fotokopi vermiyor. Le Pen'den tutun Sarkozy destekçisi De Gaulle’cülere, Alman Hristiyan Demokratların Bavyera üyelerinden, Avusturya ve Yunanistan milletvekillerinin önemli bir bölümüne, çok sayıda komünist milletvekiline kadar herkes var.

İlginç bir siyasi kokteyl duruyordu masada.

Bu başvuru ile bizim isim, isim yapılmasını istediğimiz oylama başvurumuz tabii kadük kaldı.

Biz kimin nasıl oy verdiğini bilmek istiyor ve kullanmak için hazırlanıyorduk. Mesela Yeşillerden bir milletvekilinin (Avusturya) karşı oy kullanacağını biliyor ve bu tek oy belgelensin, grup toplantısında gündeme gelsin istiyordum.

Gizli oylama başvurusunu yapanların da amacı bunun tamamen tersiydi. Onlara göre oylama gizli yapılırsa, milletvekilleri gurup disiplini ve baskılarından etkilenmeden kendi düşünce ve seçmen tabanlarının isteği ile oy verir ve Türkiye ile üyelik müzakereleri Parlamentoda çoğunluk bulmazdı.

Amaçları iki gün sonra Brüksel zirvesi için önemli bir siyasi sinyal, mesaj vermekti.

Zaman dar, daha önce böyle bir şeye şahit olmamışız, her şeyi değiştirebilecek bir süreçle karşı karşıyayız. Gurup başkanımız Daniel Cohn-Bendit, Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş-Başkanı Joost Lagendijk ilk aradığım milletvekilleri.

Tabii haber tüm mail boxlarına düşüyor. Milletvekillerinin ilk reaksiyonu bu önergeye karşı protesto etmek, “yes, evet, ja, si, oui...” yazarak gizli oylamada oylarını göstermek oldu. DIN A 4 üzerine bastığımız bu kelimeleri çoğaltırken, basın bölümünden bir arkadaş, “Ali, salon büyük, bu kelimeler pek görünmez, istersen DIN A 3 üzerine AB ve Türkiye bayraklarını renkli basıp, altına büyük harflerle “yes” yazalım” teklifi ile geldi.

Oylamadan yarım saat önce baskıdan çıkan, tüm Avrupa basının manşetten verdiği, Sabah gazetesinin manşetsiz birinci sayfasını tümden kaplayan o oylama, Türkiye ve AB bayrağı havaya kaldırılarak “gizli” gerçekleşti.

Oylamalar elektronik olduğu için, sonuç Parlamento Başkanının önüne gelir gelmez, ekranlarda da görünür. Kimsenin beklemediği 407 “yes” 262 “no” düşmüştü ekranlara.

Tüm meslek hayatımda Parlamento salonunu bu kadar derin bir sessizliğin kapladığına şahit olmamıştım. Herkes, ama herkes hiç beklemediği bu ezici çoğunluğu hazmetmeye çalışıyordu.

Sonra tabii alkışlar ve derin bir nefes alma.

Erdoğan Brüksel’e zirveye katıldığında Türkiye karşıtı güçler derin bir yenilgi almış, artık müzakerelerin başlamasını engelleyecek bir şey kalmamıştı. Kıbrıs’ın bile başını kaldıramaması tesadüf değildi.

Brüksel’de Konsey binasına biz bürokratların bile girmesi zor, Place Schuman nerde ise abluka altında, TV çanak antenleri orman gibiydi. Sadece Avrupa ve Türkiye basını değil, Arap kanalları da zirveyi yakından izliyor, AB’nin Türkiye kararını yorumlamaya çalışıyordu.

Üyelik süreci Türkiye’nin sadece kendi geleceği için önemli değildi. Herkes, Arap dünyası da zirve kararı ile Türkiye’nin özgür ağırlığının farklı olacağını düşünüyordu. Türkiye’nin üye olduğu AB’nin Ortadoğu politikasının bugünkü gibi değil, farklı şekilleneceğini düşünmeleri yanlış değildi.

Kürt sorununu çözmüş, Kıbrıs’ta barış, Yunanistan ile birlikte hareket eden bir AB üyesi Türkiye düşüncesi vardı masada.

Ve Erdoğan’la aynı fotoğraf karesinde olmak için can atan AB başkanları.

Neredeen nereye değil mi?

Brüksel 2004 zirvesi ile 2018 Varna sözde ‘zirvesi’ arasında Erdoğan’ın aldığı yola biraz yakından bakmak, bu politikacının tarihimizdeki yeri açısından ibret verici diyebilirim.

Her neyse. Varna buluşması buna rağmen oldukça önemli.

Önemli, çünkü AB, ihracatımızın %50 gibi bir bölümünün gerçekleştiği bir pazar. Gümrük Birliği ile iç içe olduğumuz bir ekonomik bölge. Türkiye’de basın özgürlüğü, insan hakları, hukuk devleti ayaklar altında olmasına rağmen üyelik süreci resmen durmuş değil.

Avrupa’da kimse Türkiye ile iplerin tümden kopmasını istemiyor.

İstemiyor, çünkü Avrupa kapitalinin milyarlarca yatırım gerçekleştirdiği, NATO ve enerji güvenliği için vazgeçilmez bir ülke Türkiye.

Alevler içerisindeki Ortadoğu’da Avrupa çaresiz.

Türkiye’de durum kötü, ama umut kaynakları da var.

Varna’da Erdoğan’a Juncker ve Tusk’un hiç bir diğer Avrupa politikacısının cesaret edemeyeceği açıklıkla gerçekleri yansıtan bir ayna tutacağını beklemek yanlış olmaz. Bu iki politikacı bunun için oturdukları koltuğa getirildiler.

Bir ülke için değil, AB için konuşacaklar, bir Birlik için.

Evet, Erdoğan haklı: 2004’ten sonra hiçbir zirveye davet edilmedi. Bunu içine sindiremedi ve haksız değil. Sarkozy ile AB tümden inandırıcılığını kaybetti, tüm reformlara rağmen üyelik sürecinde mesafe alınamadı.

Sarkozy gibi Avrupa aşırı sağının kayığına binen geri zekalı politikacıların Türkiye tutumu bu süreçte önemli bir etkendi.

Ama saf olmaya da gerek yok. Türkiye herhangi bir ülke değil, mesela Hırvatistan veya Sırbistan değil. Türkiye tarihi, nüfusu, kültürü, coğrafi konumu, siyasi ağırlığı ile AB içerisinde tüm dengeleri değiştirecek boyutta bir ülke.

Türkiye’nin üye olduğu bir AB farklı bir Birlik olacak, bu gerçeği, AB’nin Hristiyan bir kütür ekseninde şekillenmesi için mücadele verenler de biliyor. Erdoğan da biliyor.

Bu bilinç gölgesinde Avrupa’nın uzattığı eli bırakmayıp, “it ürür, kervan yürür” diyebilir, Avrupa aşırı sağını es geçebilirdi.

Ama nedense Avrupa’yı Türkiye karşıtları ile algılamaya özen gösterdi, gösteriyor. Avrupa’da Türkiye’ye sıcak bakan bir çoğunluğun olduğunu, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi geleceğimiz açısından çok önemli olduğunu bilmesine rağmen, Avrupa’yı Türkiye karşıtlarının bakışı ile algılıyor, algılamaya çalışıyor.

Çünkü Türkiye’de seçim zaferlerinin kaynağı “Müslüman mağduriyetini” Avrupa ile tekrar gündeme taşıyabileceğini düşünüyor. Avrupa’yı düşmanlaştırıyor, Türkiye’nin tehdit altında olduğunu düşünüyor, düşünmemizi istiyor.

Ama Türkiye bir Mısır değil. Türkiye insanı tarihin hiç bir döneminde sömürge hayatı yaşamadı. İstanbul, İzmir, hatta Sivas, Malatya, Maraş veya Isparta’da işverenler, işçiler için AB pazar. Ürünlerini alan, ekonomik varlıklarını garantileyen müşterileri, düşman değiller, biliyorlar.

Avrupa ile iyi ilişkiler olsun istiyorlar.

Varna buluşması eğer bunun için bir vesile olacaksa varsın “zirve” bile desinler. AB’nin kuruluş yıllarında bu tür toplantılar bazen tarih yazmıştır.

Varna buluşması AB-Türkiye ilişkisinde bir köşe taşı, dönüm noktası olur mu? Bilemiyorum, ama zor. Üyelik konusu inandırıcılığını iyice yitirdiği için iki önemli konu var mesafe alınabilecek.

Gümrük Birliği reformu ve vize meselesi.

Gümrük Birliği anlaşması iyi müzakere edilmemiş ve çerçevesi dar tutulmuş bir anlaşma metni. Gözden geçirilmesi gerektiği konusunda şüphe yok, ama mesafe alınamıyor. Oy birliği gerektiren bu anlaşma Türkiye’de siyasi hava değişmeden, hukuk devleti ve basın özgürlüğü gibi konularda mesafe alınmadan, önemli bir ilerleme beklemek, saflık olur.

Kıbrıs bir yana, Hollanda, Yunanistan gibi ülkelerle süren sorunlar gölgesinde bu konuda mesafe almak zor.

Vize konusu ise farklı. Erdoğan Davutoğlu hükümetini Mayıs 2016’da devirmemiş olsaydı, vize Türkiye için çoktan kalkmıştı. Davutoğlu’nun düşürülmesi, Erdoğan’ın Eyüp çıkışı ile vize oylaması Avrupa Parlamentosu gündeminden düştü.

Bu günlerde Türkiye’nin Brüksel’e bir program sunduğu duyumunu alıyoruz. Anti-terör yasasında değişiklik de içeren bir paket. Hukuk devleti, basın özgürlüğü gibi konularda önemli gelişmeler. Mümkün mü, kestiremiyorum. Ankara’dan esen hava böyle bir bahar habercisi gibi gelmiyor. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak gibi gazetecilerin ağırlaştırılmış müebbet ile ceza aldıkları bir Türkiye var.

Hukuk ayaklar altında, baskı aracına dönüşmüş durumda.

Zaman da dar. Avrupa Davutoğlu’na verdiği krediyi Erdoğan’a veremez, vermez. Ankara’nın söz konusu programı meclisten geçirmesi yetmez, elle tutulur bir uygulamanın da görünür olması gerekir.

Demirtaş gibi milletvekillerinin serbest kalması, gazetecilerin hürriyetine kavuşması, OHAL'in sona ermesi ve haksızlığa uğrayan binlerce devlet memurunun, bilim adamlarının mesleklerine dönüşü gibi.

Bu mümkün mü? Zor. Böyle bir gelişme olmadan, AB Komisyonunun 2016’da olduğu gibi, vize konusunda Türkiye kriterleri yerine getirmiştir der mi?

Sanmıyorum.

Vize konusu Gümrük Birliği gibi oy birliği değil, çoğunluk kararı gerektiren bir oylama. Birkaç üye ülkenin karşı oy vermesi veya veto etme olanağı yok.

Ama Avrupa Parlamentosunun kalifiye çoğunluğu ile onayı gerekiyor.

Bu çoğunluğu yakalamak, bugünlerde Türkiye’den gelen haberler gölgesinde kolay değil.

Takvim dar. Avrupa Parlamentosu seçimleri Mayıs 2019’da. Mart 2019 oylama yapılabilecek son ay. Bir yıl içerisinde Türkiye’de çok şey değişmesi gerekiyor, vize konusunda verilen sözlerin hayata geçmesi için.

Mümkün mü? Mümkün, ama zor.

Varna buluşmasını, havuz medyasının buluşma, “zirveyi” nasıl yansıttığını yakından izlemenizi tavsiye ederim.

Erdoğan vize konusunda mesafe alır, vize Mart 2019’da kalkarsa, Varna’da AB’den en büyük seçim hediyesi, desteğini almış olarak ayrılmış olur. Anti-Avrupa söylemi ağır basarsa, eli boş dönüyor demektir. Türkiye açısından olduğu gibi, AB-Türkiye ilişkileri açısından da üzücü olur.