Ağu 01 2018

Ankara'nın siyasi değişimi ABD-Türkiye ilişkileri için ne anlama geliyor?

Amerikan İlerleme Merkezi'nde Ulusal Güvenlik ve Uluslararası Politika'nın yardımcı direktörü olan Max Hoffman ve kıdemli üyeler Alan Makovsky ile Michael Werz, ortak kaleme aldıkları makalede Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından ABD-Türkiye ilişkilerinin olası sonuçları konusunda önerileri kaleme aldı.

O makalede şöyle:

"9 Temmuz’da Cumhurbaşkanı olarak ikinci dönemine başlayan ve hemen ardından çıkardığı kararnameyle hükümeti yeniden yapılandıran Recep Tayyip Erdoğan ülkenin siyasi tarihinde yeni bir dönemi başlatmış oldu. Erdoğan’ın yeni sistemi daha da merkeziyetçi ve bu da Erdoğan’ın tartışma götürmez karar vericiliğinin artık kurumsallaştığını gösteriyor.

Elindeki tam kontrol dikkate alındığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin, eski Batılı yapısında daha uzak daha bağımsız bir rota çizmesi konusundaki arzularını daha ciddiye almak gerekiyor.

Değişen dünyanın yanı sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan ülke içindeki siyasi meşruiyetini Batı ve ABD karşıtı agresif bir milliyetçilik üzerine kurdu. Erdoğan’ın tüm seçim kampanyası bunun üzerineydi. Bunun yanı sıra seçim aşırı milliyetçi MHP’yi de güçlendirdi. MHP’nin ABD’ye ve güneydoğu Türkiye ile kuzey Suriye’deki Kürtlere yönelik bir diyaloga karşı düşmanlığı dikkate alındığında bu hükümetin  siyasi yönelimindeki olumsuz eğilimleri de gösteriyor.

ABD ile Türkiye arasındaki asıl gerilim herkes tarafından biliniyor. Washington, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze savunma sistemi alma planına, Amerikan vatandaşlarının ve konsolosluk çalışanlarının tutuklanmasına öfkeli. Türkiye ise ABD’nin YPG’ye askeri destek vermesine ve Fethullah Gülen’in ABD’deki varlığına tepkili.

Amerikan yasa yapıcılar bu konuları geleneksel hükümet temasları yoluyla çözmeyi planlıyor, sınırlı imtiyazların Türkiye’yi yatıştırdığına inanıyorlardı. Ama bu yaklaşımın miladı doldu. Erdoğan tarafından özenle yetiştirilen saldırgan milliyetçi gerginlik, Türk hükümetini uzlaşmaya değil, çatışmaya doğru itiyor. ABD’ye yönelik retorik saldırılar, Rusya ve Batılı olmayan güçlerle jeopolitik korunma ve hem yurtta hem de Suriye’de agresif bir Kürt karşıtı güvenlik politikası AKP’nin çıkarlarına hizmet ediyor. Su yapısal dinamik yakın zamanda değişmeyecek. Son seçim sonuçları bu eğilimlerin güçlendiğini gösteriyor. Ülke içindeki politik zorunluluklar yakınlaşma için çok az yer bırakıyor.

Washington’ın ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni bir yaklaşım denemesinin vakti değil. Gerçekten de, Türkiye'nin hem güney komşularında askeri varlığın uzun ömürlülüğü, gelecekteki ihtilafların parlama noktaları olabilir.  Türkiye, Suriye, İran ya da Rusya güçlerine Suriye ya da Irak'ta saldırmak için NATO'dan destek isteyebilir. Ancak sınırlarının dışında gerçekleştirilen tek taraflı operasyonlar için bu türden bir destek alma umudu çok az. Uzun vadeli ikili ilişkiler, NATO kohezyonu ve bölgesel güvenlik adına, ABD bu eğilimi durdurmaya çalışmalı. Uzlaşma ve imtiyaz teşebbüsleri işe yaramıyor, bu nedenle ABD, Türkiye'nin sürüklenmesine karşı çıkarlarını korumayı sürdürmeli.

ABD’nin, Kürtlerin domine ettiği YPG de dahil olmak üzere Suriye'nin kuzeydoğusundaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile askeri ilişkisini devam ettirmeli.

ABD liderliğindeki koalisyon SDG’nin özgürleştirdiği bölgeleri Esad rejiminden korumaya yönelik garantisini açıklığa kavuşturmalı. ABD liderliğindeki koalisyon, kapsayıcı yerel yönetim kurmak için Kürtlerin, Arapların ve yerel azınlıkların doğu Suriye'nin serbest bölgelerindeki çabalarına maddi destek sağlamalı, bu güvenilir ortakları ahlaki ve stratejik nedenlerle korumalı.

Ankara, Kürt meselesinde iyi niyetli bir müzakere duruşuna geri dönmelidir. Türk hükümeti ve AKP kontrolündeki basının pozisyonu uzun zamandan beri ülkenin güney sınırında istikrarı sağlamaya son vermiş ve bunun yerine siyasi amaçlar uğruna milliyetçi duyguları ABD'ye karşı harekete geçirmeye odaklanmış durumda. Anlam ikili ilişkiler için bu tutum terk edilmeli.

ABD, Türkiye'nin Rusya ile güçlü ekonomik ve diplomatik ilişkileri sürdürme ihtiyacını anlamalı. Rusya Türk malları için önemli bir pazar ve Rus turistler Türk ekonomisi için çok önemli. Türkiye de Rus enerjisine güveniyor.

Türkiye ise stratejik bağlar kurmadan Rusya ile ilişkilerine devam edebilir. Türkiye, güvenilen bir NATO müttefiki olarak görülmek ve bunun yararlarından yararlanabilmek istiyorsa Rusya'yı stratejik bir ortak olarak göremez. Türkiye kendisini bu gerçeklere uydurmalı. İttifak da bunun bir parçası olarak, Türkiye'nin Rusya ile olan rahat ilişkilerinin yarattığı risklere karşı kendisini hazırlamaya başlamalı.

ABD Türkiye ile ilişkilerde resmi bir kopmaya nasıl tepki vereceğini değerlendirmek için bir politika planlama sürecine de başlamalı. Kongre'nin hoşnutsuzluğu açık olsa da, ABD yönetiminin S-400'ün teslim edilmesinin ciddi sonuçlarını, bu istenmeyen gelişmeyi engellemek için açıkça ortaya koyması kritiktir. Çevik bir diplomatik çabayla, bu sonuçlar kongre eyleminin gerektirdiği şekilde doğru bir şekilde sunmalı ve böylelikle ABD ve Türk yetkililer arasındaki kişisel suçlamaları en aza indirmeli.

Türkiye’nin rehin alma politikası ve Amerikan karşıtı medya retoriğine cevap verilmeli

Türkiye tutuklu bulunan Papaz Andrew Brunson’ı, diğer ABD vatandaşlarını ve konsolosluk çalışanlarını rehin alma politikasını terk etmeli. Ankara’nın Amerikan karşıtı retoriği ikili ilişkileri zedeliyor.

Washington’un Inçirlik Hava Üssü'nün ve diğer askeri tesislerin kullanımına odaklanması, ABD’nin uzun zamandır Türkiye'nin düşmanca politikalarını ve Amerikan karşıtı söylemlerini görmezden gelmesine neden oldu. Bu da ABD'nin Türkiye'ye daha çok ihtiyacı olduğunu algısını yarattı. ABD S-400’ler ve tutuklu Amerikalılar konusunda baskı yaparak bu algıyı bozabilir.

Türkiye'nin Batı ittifakının iyi bir üyesi olarak kaldığını varsayarsak, Türkiye’nin başarısı Amerikan çıkarlarına hizmet ediyor.

Washington, hükümetin gerekli ekonomik reformları sürdürmekten kaçındığı için Türkiye'yi kurtarmak zorunda kalması konusundaki memnuniyetsizliğini açıkça iletmeli. Ankara’nın, bir IMF programına ihtiyaç duyduğu noktada, ABD de, İran’daki yaptırımlara konusunda Halkbank’a verilen cezanın ödenmesi koşuluyla destek vermeye eğilimli olmalı.

Sivil toplum desteği de Türkiye'de demokratikleşmeyi destekleyen en iyi yoldur. Sivil toplumun desteği, Türkiye'nin siyasi gidişatını kendi başına değiştirmeyecek olsa da, Türkiye'nin mevcut demokrasiden geri dönüş dönemini zayıflattığı için Türkiye'yi Batı'ya bağlayan dokunun korunmasına yardımcı olabilir.

Türkiye bugün, ABD'nin güvenlik çıkarları için önemli olan agresif ve oldukça merkezi bir devlet olarak, demokratik bir NATO ortağındansa Suudi Arabistan benzemeye başladı.

ABD, sivil topluma yatırım yaparak ve siyasi baskı getirerek Türkiye'yi daha demokratik bir yola sokmak için daha fazla çaba harcayabilir, ancak Türk toplumunun temel dinamikleri üzerindeki etkisinin çevresel olarak kalması muhtemeldir.

Böylece, Washington'un yeni gerçekliği kabul etmekten başka seçeneği olmayabilir.

Türkiye'nin otokratik sürüklenmesinin ve Batı karşıtı milliyetçiliğin ne kadar ilerleyeceğini, ne kadar süreceği ya da Ankara'nın Moskova ile olan ilişkilerinin ne kadar yakın olacağını tahmin etmek zor. ABD ve onun tam demokratik NATO müttefikleri en kötü durum senaryosuna kendilerini hazırlamalı. Bu çaba, hem Türkiye’nin eylemlerine cevap vermeli, hem tekrarlı, hem de geri döndürülebilir olmalı. Ancak şimdi başlamalı.