Bugün havuz ve patlıcan fıkralarım var...

Son zamanlarda haberleri okurken zihnime hemen çok bilinen fıkralardan bazıları üşüşüveriyor.

Mesela şu:

Yüzme bilmeyen biri “Yardım edin” çığlıkları arasında debelenirken üzerindeki ceketi bile çıkarmadan birinin havuza atladığı görülür. Bu cesareti gösterdiği için etraftakiler tarafından alkışlanan adam kurtardığı kişiyle dışarı çıkınca hiddetle “Beni havuza kim itti?” diye bağırmaya başlar…

“Beni havuza kim itti?” denilince herkesin bu fıkrayı hatırlayacağını sanırım.

Dış politikada şu sıralarda yaşananları gazetelerden izlerken fıkraya konu o havuz manzarası aklıma takılıyor.

Suriye ve Libya’da işler ilk hesaplandığı gibi gitmiyor. Gitmesi de beklenemezdi zaten. Şimdi de 2009’da Davos’ta “One Minute” çıkışıyla siyasi kaderini biraz daha üstlenmiş olduğumuz Filistin konusunda, Donald Trump’ın takdimiyle ‘Yüzyılın Projesi’ adı verilmiş tam bir ‘toptan satış’ girişimine tanıklık ediliyor.

Bir tarafta ABD -daha doğrusu Donald Trump– var, diğer tarafta ise Rusya -daha doğrusu Vladimir Putin– bulunuyor.

Türkiye, Suriye ile Libya’da bu iki ülke ve başkanlarına güvenerek kendince bir denge oluşturma hesabındaydı; hesaplar tutmadı.

Dikkat ediyorsanız Suriye’den söz açıldığında artık ‘Barış Pınarı’ operasyonundan söz edilmiyor. Suriye’nin yönetimini bile üstlendiğimiz ilan edilmiş, yeniden imarı için kaynak arayışına çıkılmış yerleri birer birer Rusya destekli Suriye ordusunun eline geçiyor. Çok sayıda gözetim kulesi kurulmuş ve sokaklarında Türk askerinin devriye gezdiği yer de, yine Esad ordusunun kuşatması altına düştü.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, kuşkusuz haklı olarak, Rusya’dan duyduğu hayal kırıklığını cümlelerine dökmeye başladı ve her yeni Suriye açıklamasında Moskova’ya ağır tarizlerde bulunuyor.

Zor bir durum.

Farksız bir gelişme Libya’da da yaşanıyor. Doğu Akdeniz Anlaşması imzalamış, başbakanı ülkemizi ziyaret etmiş Libya’daki Birleşmiş Milletler tarafından tanındığı için ‘meşru’ diye anılan hükümetin başı ciddi dertte. Bizim ‘darbeci’ gözüyle baktığımız Rusya tarafından desteklenen Gen. Halife Hafter’in silahlı güçleri Başbakan Feyyaz el-Serrac’ın zaten tamamiyle hakim olamadığı Trablus’a erişmek üzere; etrafını kuşattı, her gün yeni bir köyü zapt ediyor.  

Bereket ilk açıklamalara rağmen Libya’ya Türk askeri gönderilmedi; gidenler Suriye’den bildiğimiz ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) saflarında savaşan paralı askerler…

Rusların Libya’da Wagner şirketi tarafından oraya gönderilmiş paralı askerleri var, Türkiye’nin de Araplardan oluşan ÖSO adlı paralı askerleri…

Libya’daki gelişmeler de masa üzerindeki hesaplardan farklı istikamete doğru yol alıyor.

Hafter’e ve arkasındaki güçlere kalsa belki ülkenin yalnızca sekizde birine hakim el-Serrac Trablus’taki varlığını sürdürecekti; Türkiye’nin müdahalesi bu seçeceği ortadan kaldırmışa benziyor.

Filistin’de de, Türkiye’nin ABD ile ikili ilişkilerini şahsı üzerinden yürüttüğü Donald Trump her bakımdan İsrail/Netanyahu damgasına sahip olsa da Trump imzasını taşıyan bir ‘teslim anlaşmasını’ Filistinlilere kabul ettirmeye çalışıyor.

Orada da boşa çıkan Türkiye.

Neden oluyor bütün bunlar?

Soruya cevap teşkil edecek çok sayıda başlık var, ama biri bile neden işlerin bizim istediğimiz istikamette gitmediğini görmek için yeterli: Çıkarlar farklı

Suriye’de, Libya’da ve tabii Filistin’de de bizim gerçekleşmesini istediklerimiz ile ABD ve Rusya’nın oralar için düşündükleri taban tabana zıt.

ABD ile Rusya’nın çıkarları -hiç değilse birinde Trump diğerinde Putin olduğu için ve bu durum devam ettiği müddetçe- birbirine yakın, bizimle ise ters.

Hiç değilse şimdilik durum böyle.

Dikkat ediyorum, yakın zamana kadar Türkiye’nin askeri açıdan hareketli giden dış politikasını bölgede dengeleri değiştirici müdahaleler olarak gören, ülkemizi artık dünyada varlığı hesaba katılması gereken bir global güç olarak tanıtan kalemler şimdilerde daha kolay konularla ilgilenmeyi tercih ediyorlar.

Ekrem İmamoğlu’nun depreme maruz kalmış Elazığ’a uğradıktan sonra Erzurum’a geçip eşi ve çocuklarıyla kayak tatilini başlatması iyi bir malzeme.

Libya ve Suriye’ye ek olarak Filistin’de ortaya çıkan yeni durum o yüzden ihmal edilebiliyor.

Yine de, AK Parti’nin itibar ettiği gazeteler ile televizyon kanallarında, daha önce yere göğe konulamayan Rusya ve Putin için ufaktan eleştirilere de rastlanabiliyor.

Muteber gazetelerin birinde, bugün, “Rusya, Türkiye için güvenilir bir ortak olabilir mi?” başlığını taşıyan ve “Anlaşmalara uygun davranmayan Rusya, Türkiye için nasıl güvenilir bir ortak olabilir?” sorusuyla biten bir yazı çıkabildi.

“Geç olsun, ama güç olmasın” deriz ya, o durum.

Hiç kuşkum yok, yarın -belki yarından da yakın- Putin ve Trump’ı incitecek daha sert yazılarla da karşılaşacağız.

“Beni havuza kim itti?” fıkrası ile başlamıştım, yazının burasında bu yeni duruma uyan başka bir fıkra aklıma geldi. Ancak kimseyi açıkça rencide etmeme kararlılığım olduğu için fıkranın bütününü yazmak yerine hangisini kast ettiğimi tek bir sözcükle hatırlatmaya çalışayım:

Patlıcan

Nasrettin Hoca’nın cemaatine dediği gibi, ben de “Bu fıkrayı bilenler bilmeyenlere anlatsın” deyip aradan çekiliyorum.


Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel internet sitesinden alınmıştır.