Ağu 06 2019

Kriz geliyor: Suriye ve ABD-Türkiye ittifakının sonu

Suriye'de devam eden savaş konusundaki görüş ayrılıklarını tahlil etmek adına nerdeyse bir yıldır devam müzakerelerin ardından, ABD ve Türkiye, Türkiye-Suriye sınırı boyunca önerilen “güvenli bölge” konusunda anlaşmaya bir adım dahi yaklaşamadılar. 

Hafta sonu yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kuzeydoğu Suriye'yi istila etme niyetini tekrar açıkladı: “Afrin, Cerablus ve El Bab'a girdik. Şimdi Fırat'ın doğusuna gireceğiz. Bunu Rusya ve ABD ile paylaştık.”

Erdoğan’ın tehdidi, Amiral James Jeffrey’in, Suriye’nin kuzeydoğusuyla ilgili sonuçsuz kalan görüşmelerinin ve aynı konuyu görüşmek üzere gelen ABD askeri heyeti ziyaretinin sonrasında geldi. 

ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusu hakkındaki bitmek bilmez müzakereleri şimdi sınır bölgeleri boyunca küçük ve sınırlı bir Türk operasyonunu teşvik edebilir. Aslında, böyle bir harekât, sınır kasabası Tel Abyad’ın ve 2015 yılında IŞİD kuşatmasına direnerek, ABD-SDG ittifakının yolunu açan Kobani’nin kontrolünü ele geçirmek, Ankara için stratejik olarak oldukça anlamlı olabilir. 

Bu iki kenti ele geçirdikten sonra, Ankara Birleşik Devletleri’ne dönerek daha fazla taviz talep edebilir, elinde tuttuğu toprakları ve talepleri karşılanmazsa daha fazlasını ele geçireceğinin işaretini verebilir.

Bu operasyon, Türk yetkililerin tehdit ettiği kadar kapsamlı olmayacak, ancak Washington üzerinde baskı yaratacak ve hatta sınırın tamamı boyunca Suriye Demokratik Güçleri’nin misillemesini dahi göze alacak kadar rahatsız edici olacaktır.

Elbette gerilimin bu şekilde yükselmesi, Türk güçlerinin karşı saldırılarına neden olabilir ve bu da, ABD kuvvetlerini de tehdit edebilecek şekilde Ankara'nın bölgedeki askeri varlığını artırması için baskı yaratabilecek bir yüksek gerilim döngüsü başlatabilir. 

Ankara bu dengesizliğin üzerine oynuyor, ancak Türkiye'nin düşman bir nüfusu barındıran bir bölgeyi yönetmek için ciddi bir planı olup olmadığı belli değil. Bununla birlikte, eğer Ankara gerçekten seçeneklerinin bittiğine karar verir ve eşzamanlı olarak Washington ile ilişkileri geriye çekme konusunda stratejik bir karar alırsa, Türk hükümetinin uzun süredir belirttiği niyeti doğrultusunda, harekete geçmesinin doğal bir mantığı var.

Bu potansiyel saldırının gerçekleşmesi durumunda, ABD’nin zarar görme olasılığı oldukça yüksek ve bu tür bir hareketi önleme olanakları son derece sınırlı. 

Türk operasyonu öncesinde, Erdoğan’ın Trump’la bir telefon görüşmesi yapması ve bu görüşme sırasında ABD’ye bir ültimatom vermesi kuvvetle muhtemel. Birbirlerine yönelik sözde sevgileri ve Trump’ın Suriye’den ABD askerlerini çekme konusundaki bastırılmış kararlılığı göz önüne alındığında, bu görüşmenin nasıl geçeceği belli değil. 

Ankara, Trump’ın Erdoğan’la olan ilişkisinin korunmaya değer olduğunu ve tek taraflı bir müdahalenin, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze sistemi satın almasına ilişkin olarak Kongre’ce uygulanan yaptırımlara karşı kendilerini koruyan bu ilişkinin zarar görebileceğini de düşünebilir. 

Ancak Ankara Trump ile olan ilişkisine öncelik vermesine rağmen, liderler arası dinamik, - Menbiç’te yol haritası kesinleşmeden önce olduğu gibi - Türkiye'nin ABD’den tavizler koparmak için askeri müdahale tehdidini kullanmalarını engellememişti.

Bu nedenle, eğer Ankara müdahale etmeyi seçerse, gerçek şu ki ABD ordusu onu durduracak bir konumda olmayacak ve sadece ABD politikasını tekrarlayacaktır: ABD ordusu yalnızca kendisini savunacaktır. Elbette, Ankara’nın Suriye’deki varlığı arttıkça, Erdoğan’ın göz önünde bulundurması gereken riskler, yanlışlıkla Amerikalıları öldürme riskleri de dâhil olmak üzere artış gösterecektir.

Amerika Birleşik Devletleri içinse, dinamikler farklı. ABD personeline yönelik düşük riskin ötesinde daha büyük, zorluk kaçınılmaz SDG misillemesinden kaynaklanacaktır. Bu tür bir hamle, ABD güçlerinin iki düşman kuvvet arasında sıkışmış olsalar bile, sadece seyirci olacakları bir çatışmayı ateşler.

Bu istenmeyen pozisyonla karşı karşıya kalan Trump, Suriye'den ayrılmayı seçebilir ya da Erdoğan'a yüklenerek, hiç istenemeyecek bir ABD-Türkiye çatışmasının imasıyla kendisini artan şiddetten korumayı tercih edebilir.

Bu belirsizlik ve güvenli bölge konusunda Türkiye ile anlaşmaya varılamaması; ilişkilerde bozulmanın devamı anlamına gelse bile; iki tarafın Suriye'deki ana çıkarlarıyla ilgili uzlaşmaya istekli olmamaları gerçeğiyle bağlantılıdır. Birleşik Devletler, Kürt milislerle birlikte IŞİD ile mücadele etmeyi seçerken, ulus ötesi terörizm ve bunun bölgesel istikrar üzerindeki artan tehdidini Türkiye ile olan ilişkilerine tercih etti. 

Ankara, Suriye muhalefetini kucaklamasının ve eşzamanlı açık sınır politikasının, Esad karşıtı muhalefetin radikalleşmesine ve Kürt olmayan unsurlar ile sorunların daha da kötüleşmesine destekte bulunduğunu hiç kabul etmedi. Gerçek şu ki, yıllarca süren çabalara rağmen, yılda milyarlarca dolar yardım ve neredeyse sınırsız küçük silah arzına rağmen, Türk destekli muhalefetin parçalandığı, askeri açıdan yeteneksiz oldukları ve El Kaide gibi aşırı uçtaki gruplarca derinden nüfuz edildikleri ortadadır.

Bu faktörler çok zayıf ve çok radikal olmaların edeniyle, ABD ordusunun Ankara’nın tercih ettiği gruplarla hiçbir zaman birlikte çalışamayacağı anlamına geliyordu. Muhalif dinamikler, her bir ülkenin mevcut Suriye politikasını yönlendiren tehdit algılarındaki farklılığın altını çiziyor. Birleşik Devletler, uluslar üstü Sünni cihatçı grupları askeri güç kullanarak yenmek konusunda kararlılığını koruyor, aynı şekilde Ankara da sınır ötesi PKK müttefik gruplarına karşılık olarak da olsa aynı politikayı benimsemiş durumda.

Bu iki isyancı bloğu - Kürt milliyetçileri ve Sünni cihatçılar - Suriye’de bir çatışmaya girdiler. Ancak, gerçek şu ki, işe ciddiyetle eğilen bir ABD gücünün (Esat rejiminden ve destekçilerinden doğrudan bir destek olmadan) hafif askeri silahlarla donanmış bir IŞİD’i yenmek ve tutarlı bir savaş planı inşa etmek için tek seçeneği SDG’ydi.

İslam Devleti'nin bölgesel olarak mağlup edildiği bu dönemde, ABD'nin şu anda Suriye'de başarabileceklerinin ne olduğunu düşünmek önemlidir. Türklerce yapılacak bir sınır ötesi operasyon Ankara için çok stratejik olabilir, ancak ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki konumunu zayıflatır. Ankara sınırdan geçerse SDG-Türkiye çatışması kaçınılmazdır. Ve çatışma Ankara buradaki güçlere müdahale etmemeyi seçse bile gerçekleşebilir.

Suriye’nin batısında, Beşar Esad’a verilen Rus desteği, dış müdahale sonucu egemenliğinin sona ermemesini garantilerken, İran’ın ülkedeki etkisi de derinleşiyor. Tahran, muhalefete karşı mücadelesinde rejime verdiği destekle öngörülebilir gelecekte ülkede sağlam bir varlığa sahip olacağını garantilemiş durumda. Amerika Birleşik Devletleri'nin İran yetkililerine ne kadar yaptırım uyguladığı, bu gerçeği değiştirmeyecektir. Suriye iç savaşının gösterdiği en önemli şeylerden biri, İranlıların müdahale maliyetlerini azaltmaya istekli oldukları. Çünkü İran liderliği, Esad'ın hayatta kalmasının İran rejimi için temel bir ulusal güvenlik çıkarı olduğunu belirlemiş durumda.

Başa dönecek olursak, Suriye meselesinde ABD ve Türkiye’nin nasıl bir uzlaşıya varacaklarını görmek mümkün değil. Suriye Demokratik Güçleri, Amerika’nın Suriye’deki operasyonlarını gerçekleştiren güç. Trump yönetimi, Suriye'de kalmayı seçti, bu da yerel bir güçten destek almaları gerektiği anlamına geliyor. Suriye Demokratik Güçleri ve Türkiye, düşman durumundalar ve gündemleri çakışıyor.

Yaşanan gerçeklik budur. Bir uzlaşma, Ankara’nın Amerika’nın SDG vizyonunu tanımasını gerektiriyor ki, bu da oldukça uzak bir ihtimal. Ankara’nın tavizi, SDG'yi Türkiye'ye saldırmaya kararlı bir terörist grup değil de, meşru bir aktör olarak kabul etmesini gerektirecektir. ABD şimdi, müttefiki Türkiye ve ortağı olan SDG'nin kararlarını bekliyor. Her durumda, tarafların kendi güvenlik çıkarları nedeniyle Washington'un bu taraflardan koparabileceği tavizlerle ilgili keskin sınırları olacaktır.. 

Sonuç olarak Washington’un Suriye’deki temel görevi, bu iki düşman tarafı birbirine ateş etmekten alıkoymaya çalışmaya dönüştü. Bu, ABD ordusunun yapması gereken açık uçlu bir görev değil. Washington’ın yapması gereken, bu çatışmayı sona erdirme çabalarını hızlandırmayı teşvik etmek ve Amerikan askeri varlığını azaltma çabalarının Rusya ile açık uçlu görüşmelere yol açacağını kabul etmek.

Suriye’de birlikleri bulunan ve sınır komşusu olan Türkiye ve IŞİD ile savaşmak için bir nesil kadın ve erkeğini feda eden SDG ile bu konuda temasa geçilmesi gerek. Bu çaba, diyalogun başlangıcı için rejimin kalacağını, ancak Esad'ın kendi halkının kitlesel bir ölçekte öldürülmesinin sonuçlarıyla yüzleşmesi gerektiğine kesin olarak dayanmalıdır.

Daha geniş düşünmezsek, ABD-Rusya, gelecekteki Suriye’nin neye benzeyebileceği ile ilgili uzlaşmaya varmaz iseler, Türkiye ve Kürtlerle görüşmeler günün krizi etrafında dönecek ve ABD-Türkiye ilişkilerini çerçeveleyen  “Ankara bu hafta Suriye’ye girecek mi, girmeyecek mi?” döngüsü etkili olmaya devam edecektir. 

Washington bu döngüyü sona erdirmek için Suriye'de yaşamaya hazır olduğu şeyleri tanımlamalı, daha geniş bir anlaşmaya varmak için Moskova ile görüşmelerin kaçınılmaz olduğunu anlamalı ve Türk-Kürt çatışması potansiyelini en aza indirirken bunu ABD'nin bölgeden ayrılmasına izin veren bir politika yürütmek için bir temel olarak kullanmalı.


Yazının orijinali için tıklayın