Tiny Url
http://tinyurl.com/ycpmtwzh
Kas 13 2018

Ne dost, ne de düşman: Amerika Türkiye ilişkilerinin geleceği

Ortadoğu uzmanı Steven Cook, CFR sitesinde Türkiye ve ABD arasındaki ilişkileri ele aldı. Cook, ABD ve Türkiye arasındaki gerilimin iktidarda Erdoğan olmasa da yaşanabileceğini belirtiyor.

Cook'a göre "politika yapıcılar Türkiye’yi Amerika’nın ne bir dostu, ne de bir düşmanı olarak görmelidir."

Amerikan başkanları, 1950’li yıllardan bu yana Türkiye’nin önemli bir müttefik olduğunu kabul ettiler. Soğuk savaş boyunca Amerika ile Türkiye’nin güvenlik alanında yaptığı yakın işbirliği, Sovyetler Birliği’nin kontrol altında tutulmasında önemli bir rol oynadı.

Onyıllar boyunca süren bu ortaklık sırasında bazı güçlükler yaşanmış olsa da, Sovyet tehdidinin her iki ülke tarafından da diğer her şeyden önemli görülmesi sayesinde, ne ikili ilişkiler, ne de Türkiye’nin NATO üyeliği kopma noktasına gelmeden bu güçlükler aşılabildi.

Amerika’da Türkiye hakkında yapılan dış politika tartışmalarını hala soğuk savaş dönemindeki bu ortaklığın hatıraları şekillendiriyor.  Söz konusu tartışmalarda Türkiye’den “stratejik bir müttefik” olarak bahsetmek vakayı adiyeden.

Ancak Amerika ile Türkiye’nin geçmişte ittifak yapmış olmaları, gelecekte de ortak olabilecekleri anlamına gelmiyor. Soğuk savaşın bitiminden beri dünya çok değişti. Küresel, Amerikan ve Türkiye siyasetinde son otuz yılda yaşanan dönüşümler, Amerika - Türkiye ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor.

İkili ilişkilerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onun AKP iktidarı döneminde özellikle zorlandığı doğru olsa da, Amerika - Türkiye ilişkilerindeki sorunların çoğu yapısal nitelik taşıyor. Erdoğan iktidara gelmemiş olsaydı da, Washington ile Ankara arasında gerilimler yaşanabilirdi.

Türkiye’nin, Başar Esad rejimini destekleyen muhalif politikacıları da, Kürt milliyetçiliğinin dışa vurumlarına karşı düşmanca tavır alıyor, Fethullah Gülen’in Amerika tarafından Türkiye’ye iadesi konusunda AKP’ye katılıyor ve Amerikan karşıtlığını körüklüyorlar.

Halen görevde olan ve geçmişte görev yapmış Amerikalı bazı dış politika yapıcılar, Türkiye’nin stratejik bir ortak ve istikrar unsuru bir ülke olduğunu savunmayı sürdürseler de, bu tür açıklamaların dayandığı kanıtlar oldukça zayıf.

İki ülkenin paylaştığı ortak çıkarlar ve değerler yok. Ankara’daki yetkililer söylemleri ve eylemleriyle Amerikan dış politikasının hedeflerinin, Türkiye’nin çıkarları ile bağdaşmadığını net bir şekilde ortaya koydular ve koymaya devam ediyorlar.

Türkiye’nin liderleri de Amerika’ya kuşkuyla bakıyor, onu 2013 yılındaki Gezi eylemleri ve kısmen de 15 Temmuz 2015 yılındaki başarısız darbe girişimi nedeniyle suçluyorlar. Bunun bir sonucu olarak Ankara dış politikasını çeşitlendirmeye, Moskova ve Tahran ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye çalıştığı gibi, AB ile ilişkilerini tamir etmek için de çaba sarfediyor.

İkili ilişkileri içine yerleştirecek yeni ve daha olumlu bir çerçeve bulmaya çalışan yorumcuların ve yetkililerin böyle bir çerçeveyi bulmaları pek muhtemel görünmüyor. Washington’un Ankara’ya yaklaşımına yön gösterecek temel varsayım, Türkiye’nin resmen NATO üyesi olmakla birlikte, Amerika’nın ortağı olmadığı, olmalıdır.

Soğuk Savaş iki ülkeyi birbirlerine bağlamaktadır, ancak söz konusu ihtilafın bitiminin üzerinden geçen 30 yılın ardından, geriye pek ortak çıkar da kalmayınca, ikili ilişkiler ikircikli ve karşılıklı güvensizliğe dayanan bir hal almıştır.

İki ülke arasındaki stratejik ilişki bitmiştir. Bundan sonra iki ülke arasındaki işbirliği sınırlı kalacak ve koşullara ve özgül durumlara göre değişebilen bir nitelik taşıyacaktır. Politika yapıcılar Türkiye’yi Amerika’nın ne bir dostu, ne de bir düşmanı olarak görmelidir.

Türkiye bir çok alanda Amerika’nın rakibi ve dış politika oyunundaki hasımıdır. Dolayısıyla Amerikalı yetkililer, Türkiyeli politika yapıcıları Amerika’yı desteklemeleri için ikna etmeye çalışmaktan, bu konuda yoğun ve çoğu zaman sonuçsuz kalan diplomatik çabalar sarfetmekten vazgeçmelidir.

Tam aksine, Ankara’nın Amerikan dış politikasının altını oymaya çalıştığı durumlarda, Amerika Türkiye’ye doğrudan karşı çıkmaktan geri durmamalıdır. Bu somut olarak Amerika’nın İncirlik Hava Üssüne bir alternatif geliştirmesi, Türkiye’nin F35 jet programına katılımını askıya alması ve Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirmek için Halkın Korunma Birimleri (YPG) ile birlikte çalışmaya devam etmesi gerekir.

Amerikan’ın Türkiye’ya karşı yeni bir yaklaşıma ihtiyacı vardır.

İki ülke hükümetleri arasındaki karşılıklı güvensizlik o kadar artmıştır ki, ilişkilerde bozulmayı diplomatik diyaloglar yoluyla durdurmak mümkün olmayacaktır.

Diplomatik kaynakları, ilişkileri “kurtarmak”  amacı taşıyan ve büyük olasılıkla başarısızlığa mahkum çabalar uğruna ya da sırf Türkiye’yi cezalandırmak için sarf etmektense, Amerikalı yetkililer Türkiye - Amerika ilişkilerindeki değişikliği yönetmeye çalışmalıdır. Bu da Kongre üyeleri de dahil olmak üzere, Washington’un şu adımları atmasını gerektirir.

İlk olarak Amerikalı dış politika yapıcılar, Türkiye ile Amerika’nın ikircikli müttefikler olmaktan, birbirlerinin hasımı iki ülke haline geçiş yaptığını görmeli ve kabul etmelidir. İki ülke arasındaki gergin ilişkiler Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ve Amerika başkanının sahip oldukları özgül kişilik özellikleri nedeniyle daha da kötü bir hal alıyor olsa da, iki ülkenin 2018 yazında yaşadıkları ayrışmanın temelinde büyük ölçüde yapısal sebepler yatmaktadır.

Amerikalılar ve Türkiyeliler ulusal çıkarlarını ve önceliklerini farklı şekillerde tanımlamaktadır. Amerika’nın ileride beklentilerini buna uydurması, daha az talepte bulunması ve başka seçenekler geliştirmesi gerekir.

İkinci olarak, Amerika’nın İncirlik Hava üssüne bir alternatif geliştirmesi gerekir. İncirlik IŞİD ile mücadelede önemli bir rol üstlenmiş ve ileride ortaya çıkabilecek krizlerde de benzer bir rol üstlenebilecek olsa da, söz konusu üs Türkiye’nin liderlerine iç politikada rahatça kullanabilecekleri bir malzeme vermektedir.

Türkiyeli liderler geçmişte, Amerika’nın YPG ile ilişkilerini gerekçe göstererek, İncirlik’in IŞİD karşıtı koalisyon tarafından kullanılması için verdikleri izni geri çekebilecekleri tehdidini savurmulardı. Ankara’nın hakkını vermek gerekirse, bu tür tehditler şimdiye kadar hiç hayata geçirilmedi.

Ancak Türkiye’nin dış politikası, Erdoğan’ın iç siyasetteki gereksinimleri tarafından belirlenebildiği ve Türkler de genel olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne düşmanca bir yaklaşım sergiledikleri için, söz konusu üssün Amerikan çıkarları doğrultusunda kullanılabileceğinin bir garantisi yok.

Amerikalı yetkililer bir daha asla, Amerika’nın güvenlik kaygılarının, Türk siyasetçilerin her an değişebilecek çıkarlarına endekslendiği bir duruma düşmemelidir.

Türkler, 2003 yılında Amerika’nın üsse erişimini engellediklerinde ve yine 2014 yılında IŞİD karşıtı koalisyonun üssü kullanmasına izin vermediklerinde, Amerikan ordusu İncirlik olmaksızın da etkin olabileceğini göstermişti. Dolayısıyla Amerikalı yetkililer Amerika - Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanmakta olan değişikliklere karşı güvence olarak, Kıbrıs, Yunanistan, Ürdün, Romanya ve belki de Irak’taki üslere Amerika’nın erişimini artıracak ve iyileştirecek anlaşmalar yapmak üzere müzakerelere başlamalıdır.

Yunanlılar ve Romenler zaten Amerikan güçlerine ev sahipliği yapıyorlar ve muhtemelen Amerika ile askeri bağlarını güçlendirmeye sıcak bakacaklardır. Kıbrıs da (rum kesimi) Amerikan Hava Kuvvetlerinin 9.  keşif filosuna bağlı bir birliğe ev sahipliği yapıyor ve jeostratejik konumunun Amerika’ya sağladığı faydayı artırmanın yollarını arıyor.

Amerika’nın Ortadoğu’daki üsleri daha hassas olmakla birlikte, Amerika’nın IŞİD’le yaptığı mücadelede Ürdün’le yaptığı işbirliği sürdürülmeli ve genişletilmeli. Irak’a gelindiğinde, Amerikan’ın üslenmesi, elbette bu ülkenin istikrarına ve iç siyasetindeki güçlüklere bağlıdır. Türkiye hükümetinin bu ülkedeki Amerikan seçeneklerinin artmasına karşı mı çıkacağı, yoksa sıcak mı bakacağı belli değildir ve Amerika’nın İncirlik’e alternatifler geliştirmesi de zaten bu nedenle önemlidir.

Üçüncü olarak, Amerika, Türkiye’nin YPG ile kurduğu askeri ilişkleri kesmesi yönündeki taleplerini kabul etmemelidir. Söz konusu grup, IŞİD’le mücadelede ve kuzey doğu Suriye’nin istikrara kavuşturulmasında, Amerikan Özel Güçleri’nin koordinasyoununda, oldukça etkin bir güç olabileceğini ortaya koymuştur.

Amerika Türkiye ile çalışmayı tercih edebilirdi, ama 2014 senesinde, Amerika söz konusu terör grubuna karşı mücadele edecek müttefikler aradığı sırada, Ankara kendi önceliğinin Kürt milliyetçiliği ile mücadele etmek olduğunu açıkladı.

Amerika Kürtlere (bir kez daha) sırt çevirecek olursa, güvenilir bir müttefik olma iddiası biraz daha lekeleneceği gibi, YPG ile kurduğu ilişkiden kaynaklanan bazı kazanımlarını da riske sokacaktır. Bunlar arasında, özellikle IŞİD’in Suriye’deki gücünü yok etmek, söz konusu grubun yenilmesinden sonra bölgeyi istikrara kavuşturmak ve Amerika’ya Suriye’de inandırıcı bir varlık zemini ve dolayısıyla İran’a ve Rusya’ya karşı kullanabileceği bir dayanak noktası sunmak gibi kazanımlar  sayılabilir.

YPG ve ilişkili olduğu parti PYD Suriye Kürtlerinin tamamını temsil etmiyor ve YPG, Türkiye ile otuz yıldır şiddetli bir şekilde çatışan PKK’nin bir yan kolu. Ama Amerika’nın başka seçeneği yok. Türkiye’nin IŞİD’le mücadelede gösterdiği ikircikli tavır, onu güvenilmez bir ortak yaptı.

Washington’un, Türkiye’nin Amerika’nın İŞİD’le mücadelesini Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye’nin desteklediği unsurlarıyla yürütmesi yönündeki teklifini kabul etmesi mümkün değil, zira söz konusu olan unsurlar, iyi eğitim almamış, askeri olarak etkisiz ve yetersiz addedilen ve/veya aşırılıkçı gruplarla ilişki içinde olmasından kuşkulanılan gruplar. Amerika’nın YPG ile bağlarını koparması halinde, Türkiye’nin Washington ile, diğer alanlarda işbirliği yapacağına dair herhangi bir belirti de yok ki, Amerika’nın Rusya ile yeniden boy göstermeye başlamış olan büyük güç rekabeti de bu alanlar arasında.

Ve son olarak, Amerikalı yetkililer, Türkiye’nin Amerikan dış politikasının altını oyan politikaları karşısında, kamuoyu önünde daha güçlü bir tavır almalıdırlar. Mahrem diplomasi ve kapalı kapılar ardında girişilen ikna çabaları, uzun vadede gerçekten de işe yarayan diplomatik yöntemlerdir.

Ancak uzun vadeli bu oyunu oynamak her zaman işe yaramaz. Bush, Obama ve Trump yönetimlerinin karnelerine baktığımızda, Türkiyeli yetkililere kapalı kapıların ardında fırça çekip, kamuoyu önünde övmenin, Ankara’nın izlediği iç ve dış politikalar üzerinde çok az etkisi olan ve hatta hiç olmayan bir yöntem olduğunu görürüz.

Bu amaçla Amerika F-35 programında Türkiye ile yaptığı işbirliğine son vermelidir. Türkiye hükümeti hem Rusya’dan ileri teknoloji ürünü silahlar alıp, hem Suriye’deki Amerikan çabalarının altını oyup, hem oradaki Amerikan güçlerini tehlikeye atıp, hem İran’a yardım edip, hem Amerikan vatandaşlarını ve Amerikanın dış temsilciliklerinin Türk çalışanlarını tutuklayıp, hem Ankara’nın NATO üyeliğinin gerektirdiği ilkeleri ihlal eden baskıcı uygulamalara girişip, hem de Amerika’nın en ileri teknoloji ürünü askeri uçağından yararlanamamalıdır.

Elbette Türkiye’ye kamuoyu önünde alenen baskı yapmanın, onun tavırlarını daha iyi yönde değiştirebileceğinin bir garantisi yoktur. Kamuoyu önünde alenen baskı uygulamak, gerçekten de iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesine yol açabilir, ancak bu ilişkilerin zaten ne kadar gerilmiş olduğu düşünüldüğünde, bu ikincil önemde bir kaygı olmalıdır.

Türkiye tarafından düşürülen Rus uçağı olayından sonra, Rusya’nın uyguladığı siyasi, ekonomik ve diplomatik baskı, bu konuda öğretici olabilir. Bu olayda Erdoğan zaman içinde hem Rusya’dan özür dilemek hem de Rusya ile ilişkilerinde daha uzlaşmacı bir çizgi izlemek zorunda kaldı.

Amerika elbette Rusya Başkanı Vladimir Putin’in kabadayıvari tavırlarını taklit etmemelidir. Ancak bu olay Türkiye’nin liderinin kamuoyu önünde uygulanan baskıya nasıl olumlu bir karşılık verdiğini de gözler önüne sermektedir. Aynı şekilde Alman liderler de, Türkiyeli mevkidaşlarına, Ankara’nın Alman gazetecileri hedef almaya devam etmesi halinde, iki ülke arasındaki ekonomik ve mali bağların zarar göreceğini net bir şekilde belirttiler.

Sonuçta Türkiye’de tutuklu bulunan Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel serbest bırakıldı.

Amerikalı yetkililerin, Türklerin Amerika’yı onaylama oranlarının zaten çok düşük olması nedeniyle, Ankara’ya baskı uygulamakta çekingen davranmalarına da gerek yoktur. Türklerin sadece %18’nin Almanya’yı onayladığı ve sadece %14’ünün Merkel’e güvendiği bir ortamda dahi, Merkel’in Türkiye hükümetini Deniz Yücel’i serbest bırakmaya ikna edebildiği unutulmamalıdır. Trump yönetiminin kendi deneyimi de, Ankara’ya kamuoyu önünde baskı uygulamanın etkili olduğunu göstermektedir.

Başkan Trump’un Türk bakanlara yaptırım uygulayıp, Türk alüminyum ve çelik ürünlerine uygulanan gümrük vergilerini artırınca, Türkiye hükümeti Amerikan rahip Andrew Brunson’u serbest bıraktı.