Şub 09 2018

Tillerson sinyali verdi, ABD Türkiye’ye sertleşiyor mu?

Senato Dış İlişkiler Komitesi tarafından düzenlenen 7 Şubat Çarşamba tarihli kapalı oturum çok büyük ihtimalle ABD – Türkiye ilişkilerinin kötüye gitmesine karşı bir tepki niteliğindeydi.

Tıpkı Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster’ın iki ülke arasında açık açık çatışma yaşanmasını önlemek için son dakikada düzenlediği Türkiye ziyareti gibi.
ABD – Türkiye ittifakı son on yılda iki ülkenin Orta Doğu’daki çıkarlarının ayrışması ve Türkiye’de otoriter rejimin hızlanarak kuvvetlenmesi nedeniyle zaten şu noktada ‘hayali’ bir düzeye gelmiş durumda.

Washington ile Ankara arasındaki ilişkiler uzun bir zamandır zaten ekşimiş halde ancak Türkiye’nin son dönemde Suriye’nin Afrin kentine yönelik başlattığı “Zeytin Dalı Operasyonu” ile hiç olmadığı kadar düşük seviyeye indi.

Bölge, ABD’nin Suriye’de IŞİD’ karşı yürüttüğü operasyonlarda bir numaralı müttefiki olan Kürt YPG ekiplerinin kontrolünde. Ancak Türkiye de, YPG Türk devletine karşı onlarca yıldır savaş yürüten PKK’nın bir kolu olduğu için endişe duyuyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk ordusunun yakında Afrin’den YPG kontrolünde ve ABD özel hareket timleri tarafından sık sık denetlenen Menbiç’e yönelebileceği yönünde tehditte bulundu.

Böyle bir durum Amerikan askerlerini Türk ordusunun hedefine koymakla birlikte, iki NATO müttefiki arasında düşünülemez ve benzeri daha önce görülmemiş potansiyel bir çatışmaya yol açabilir.

Senato Dış İlişkiler Komitesi oturumu hakkında şaşırtıcı olan, Dışişleri ve Savunma Bakanlığı temsilcilerine ek olarak Hazine Bakanlığı’ndan da bir temsilcinin katılmasıydı.

Uzmanlık alanı “ulusal güvenlik tehditlerine finansman sağlayan güçleri yaptırımlar önermek, para aklama ve terör gruplarına para akışını durdurmak yollarıyla engellemek” olan bir Hazine Bakanlığı temsilcisinin oturuma katılması ABD politikacılarının Türkiye’ye karşı ceza niteliğinde finansal ve ekonomik önlemler almayı düşünmeye başladığı anlamına geliyor.

Bu tarz atılacak her adımda çok dikkatli olunmalı ki Türkiye’nin davranış biçimini değiştirme amacına ulaşsın ve Türkiye’de anti-Amerika rüzgârını kuvvetlendirmesin. Ama şu anda ABD yasalarının ve Türkiye’nin yaptıklarının kesiştiği, yaptırım gerektiren belli alanlar var. Senatörler bilhassa aşağıdaki üç yaptırımın Türkiye’ye uygulanmasını isteyebilir:

İronik biçimde, Türkiye’ye karşı yaptırım getirebilecek en göz göre göre yapılan hareket ABD ve uluslararası kuruluşların İran’a uyguladığı ambargoyu delmek.

Türk bankacı Hakan Atilla’nın geçtiğimiz ay suçlu bulunması bu yaptırımlara temel oluşturabilir. Bu da özellikle milyarlarca dolarlık ambargo delme planının merkezinde bulunan Türk devlet bankası Halkbank’ı hedef alacaktır.

Daha önce yaşanan ambargo delme cezalarını göz önünde bulundurursak, Halkbank’a verilecek cezalar milyarlarca doları bulabilir: Fransız bankası BNP Paribas, İran, Küba ve Sudan’a uygulanan ambargoları delmekten 2015 Mayıs ayında 8.9 milyar dolar ceza almıştı. ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin verebileceği daha da ağır bir cezaysa, 13608 numaralı Kanun Hükmünde Kararname’yi kullanarak Halkbank’ın ABD piyasaları ve finans sistemiyle olan ilişkisini topyekun kesmek olabilir.

Halkbank hakkında verilecek karar ve yaşanacak itibar kaybının Türkiye ekonomisinde çok ciddi etkileri olabilir: Halkbank’ın değeri Türkiye’nin 791 milyar dolarlık finans sektörünün yüzde 10’una tekabül ediyor.

Türkiye’nin Rusya’dan satın almayı planladığı S-400 uçaksavar füze sistemleri de ABD yaptırımlarına ters düşebilir. 2017 Ağustos ayında yasalaştırılan ABD Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası Bölüm 231’e göre, Rusya’dan askeri donanım satın alan ülkelere birtakım cezalar öngörülüyor.

Buna rağmen Türkiye söz konusu satın alma konusunda kararlı görünüyor ve Eylül ayında Moskova ila sözleşme imzalanıp füze sistemi için 2.5 milyar dolar kapora ödendiğini açıkladı.

Yukarıda bahsedilen yasa hükmüne göre, Rus savunma sektörüyle “ciddi miktarlarda bir alışveriş” içinde bulunanlara yaptırımlarda bulunulması gerekiyor.

Türkiye’nin şu anda yaptırım görüp görmeyeceği yatırdığı S-400 füzelerinin teslim tarihi 2020 ile değil, yatırdığı kaporayla ve “ciddi miktarlarda alışveriş”in tanımıyla ilgili. Dışişleri Bakanlığından bir yetkili bunu sadece parasal değer olarak değil, ABD ulusal güvenliğine yaratacağı tehdit olarak da nitelendiriyor ve Türkiye’nin yapmakta olduğu bu satın alma, kriterlerin ikisine de uyuyor.

ABD’nin elinde bulunan bir diğer koz da 2016 yılında geçirilen Küresel Magnitsky Yasası. Söz konusu yasa insan hakları suçları işleyenler veya yolsuzluklarda yer almış devlet çalışanları ve onların yanında çalışanlara vize yasağı konulmasına ve kişisel yaptırımlarda bulunulmasına izin veriyor.

Türkiye’de 2013’te yaşanan çok daha büyük boyuttaki yolsuzluk skandalı üzerine kurulan Halkbank davası, ABD’nin gözünde Türkiye’de yolsuzluğun ne kadar büyük boyutlarda olduğunu gösterdi ve hükümetin en üst seviyelerinde görev alan yetkililerin de suç ortağı olduğu ortaya çıktı. BPC’nin “Erdoğan Türkiyesi’nde Güç ve Yolsuzluk: Bağlamı ve Sonuçları”’nda yazdığı gibi, “Erdoğan’ın ve lideri olduğu AKP’nin elinde özellikle ekonomik ve ticari konularda yolsuzluk, politika ve yönetim konularında bir araç haline geldi.

Erdoğan’ın Türkiyesi’nde devlet kaynaklarına erişim, Erdoğan ve hükümetinin oy tabanının desteğini koruyabilmek amacıyla başvurdukları bir mekanizmaya dönüştü. Buların arasında iş dünyası ve medyadan etki sahibi liderler de bulunuyor.

Küresel Magnitsky Yasası’nı kullanarak Erdoğan’ın yakın çevresini ve müşterilerini hedef almak Erdoğan’ın desteğini azaltmakta önemli rol oynayabilir – özellikle Türkiye aralarında 2019 Başkanlık seçimlerinin de bulunduğu bir dizi seçime doğru yaklaşırken.

Bu yaptırımları uygulayıp uygulamamaya karar verirken ABD’li politikacılar potansiyel risklerin istenen sonuçların zıttına yol açabilme ihtimalini de tartmak zorunda:

Türkiye dümeni terse kırmak yerine içinde bulunduğu yolu daha da kararlı takip etmeye yönelebilir. Her şey göze alındığında, Türkiye ve ABD’nin bölgede sürekli farklı çıkarlar peşinde olması ve Menbiç’te var olan Türkiye – ABD yüzleşme riski varken, hiçbir şey yapmadan durmak bundan sonra bir seçenek olmamalıdır.