Türk-ABD ilişkilerinde kişilikler değil çıkarlar önemli

ABD-Türkiye ilişkilerinin vahim durumu hakkında çok şey yazıldı. Bu yazılar, iki ülkenin başkanları tarafından yıkılan ilişkilerin kurtarılması için güçlü diplomatik angajman çağrısı yapanlardan başlayıp, NATO üyeliğine dair bazı gözlerden gizlenen bir gerçeğe, yani ilişkinin sona erdiğini açık bir şekilde ilan edenlere kadar değişiyor.

ABD-Türkiye ilişkilerinin bu sıkıntılı görüntüsü, temel sebep ya da kötü ilişkilerin sürekli etmeni olarak ABD Başkanı Donald Trump ile onun Türkiyeli mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki ilişkiden kaynaklanıyor. Birçok kişi iki liderin bu hafta New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşmesini umuyor ya da bu ihtimalden korkuyordu.

Ancak Trump’ın ya da Erdoğan’ın, sadece bir diğeri hakkındaki kişisel duygularına dayanarak ulusal çıkarları sorgulamaya karar verdiğini düşünmek aptallık olur. İkisi de, en azından kendileri tanımladıkları sürece, ulusal çıkarları korumak ve geliştirmek istiyor.

Benzer şekilde, iki liderin de, ülkesinin seçmenlerinin oylarının yaklaşık yarısını aldığını, iki taraflı ilişkilerdeki kopuşun, liderlerini onaylamayan Türkleri ve Amerikalıları da cezalandırmak anlamına geldiğini unutmak iki katı aptallık olur.

Bu iki adam arasındaki ilişki önemli olsa da, iki ülkedeki siyasi liderler uzun vadeli çıkarlara bakmak, ya ilişkileri sona erdirmeye ya da Atlantik ittifakında yer alan, liderleri birçok ortak özellik ve tutum paylaşan bu iki ülkeden beklenen uyumu yeniden sağlayacak adımlar atmaya karar vermek zorunda.

Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, Sovyet genişlemeciliğine yönelik ortak güvenlik kaygıları, iki ulusu yaklaşık 40 yıldır süren yakın işbirliği içinde bir araya getirdi. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin güvenlik kaygıları Amerika Birleşik Devletleri'ninkinden uzaklaşmaya başladı.

Son zamanlarda Rus dış politikası, komşu ülkeleri (Ermenistan, Beyaz Rusya, Ukrayna, Gürcistan) Rus çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeye ikna etti ya da zorladı. Ancak, Soğuk Savaş döneminden farklı olarak, Türkiye'nin Rusya Federasyonu'ndaki topraklarına bir saldırıdan korkmak için çok az sebebi var, çünkü Rus devletine büyük ve düşman bir halkın fethi yoluyla birleşmesi Rus çıkarlarına hizmet etmeyecekti.

Türkiye için, varoluşsal tehdit, birçok ABD’li politika yapıcısının yeterince kavrayamadığı bir gerçeklik olan, devam eden Kürdistan İşçi Partisi (PKK) isyanından kaynaklanıyor.

Soğuk Savaş dönemine ait bu ortak güvenlik meselesi üzerine, iki ülke, ticaret ve sanayi gelişiminde olumlu ilişkiler kurdu. Bu da, çoğu zaman, beraberindeki birçok eğitim ve teknik avantajla birlikte Türkiye’deki birçok Ford aracının ve tüm Lockheed-Martin F-16’ların üretimi gibi bir savunma bileşeni tarafından sürdürüldü.

Bunun bir yan ürünü de Türkler ve Amerikalılar arasında, özellikle de politikayla meşgul ve yüksek eğitimli kentli elitler arasındaki etkileşimin artması oldu. (İlginçtir ki, bu kentli seçkinler her iki ülkenin kıyı kentlerinde yoğunlaşmıştır.)

Kentli elitlerin kaleleri olan New York ve İstanbul’da siyasi kökenleri olan Trump ve Erdoğan, yüksek eğitimli kentli seçkinler tarafından reddedildiler ama ve becerikli bu iki politikacı rakiplerinin hayal edemeyeceği kadar seçmenlerin duygularıyla uyumlu olduğunu kanıtladı bugüne kadar.

Desteklerini, artık büyük kentlerde de yaşasalar kökenleri kentli olmayan ve ya geleneksel dini değerlere sahip vatandaşlardan alıyorlar.

Hem Trump hem de Erdoğan taraftarlarının geleneksel sosyal ve kültürel (dine dayalı) değerler için sosyal ve kültürel modernizmi reddetmesi iki ülke arasındaki ilişkinin “sabitlenmesinin” anahtarı olabilir.

Eğer Trump ve Erdoğan, diğer tarafın destekçilerinin kendisininkinden farklı olmadığını algılarsa, o zaman, kesin olmamakla birlikte, ABD-Türkiye arasındaki karşılıklı saygı ve diğer tarafın içişlerine müdahale etmeme ilkesinin yeniden tesisi mümkün olabilir.

Trump ve Erdoğan, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne olan bağlılıklarıyla ilgili ciddi şüpheler karşısında bile politik desteklerini ustalıkla yöneten yetenekli popülist politikacılardır.

Her iki adam da, geleneksel seçmenlere, çocuklarının ve ülkelerinin geleceğine dair umutlarının siyasi elitler tarafından yok edildiğini söyleyerek duygularına dokundular ve seçim başarısının keyfini sürdüler. Her iki başkanının destekçileri, liderlerinin ulusal çıkar ve ulusal gurur konularında güçlü ve iddialı olmalarını bekliyorlar.

Liderlerinin başkalarının değil, kendi ulusunun ihtiyaçlarına odaklanmasını bekliyor. “Önce benim ülkem” ilkesine ve geleneksel değerleri destekleyen benzer retoriklere odaklanmaları, destekleyicilerinin milliyetçi eğilimler, modernist olmayan ve anti-küreselci değerler, seçkinlerin güvensizliği gibi dünya görüşlerini paylaştığı anlamına gelir ki bunu öğrenmek bazıları için sürpriz olabilir.

Eğer iki lider sadece yönetişim ve siyaset tarzlarındaki benzerliği değil, ayrıca politik temellerindeki benzerliklerini de fark ederse, birbirlerini ve diğer ulusu da, neredeyse rakip olarak değil de değerli bir müttefik olarak görmeye başlayabilirler.

Siyasi temellerindeki diğer milletlerin içişlerine müdahalede bulunma konusundaki doğal isteksizlik, insan hakları savunucuları ve gazetecilere pek iyi gelmiyor. Ancak ikili ilişkilerde bu prensiplerin liderler tarafından kabul edilmesi, liderlerin her birinin, Türkiye'nin Amerikalı papaz Andrew Brunson'u tutuklaması, ABD’de yaşayan vaiz Fethullah Gülen'in iadesi ve Suriye konusundaki anlaşmazlıklar ve İran'a karşı yaptırımlar gibi hala süren meseleler konusunda baskı yapmasını sağlayacak.

Brunson meselesine dair söylemdeki değişiklik alttan alta sürüyor. Geçenlerde Dışişleri Bakanı Pompeo, yıllık Values Voter Summit'te (Hıristiyan Muhafazakârlar), “Brunson'ı Amerika'ya geri döndürmek için hiçbir çabadan geri durmuyoruz” dedi.

Bu açıklamadaki görece yumuşak tavır ve Türkiye’den ziyade ABD’nin eylemine odaklanılması, bu meseledeki şiddetin azalmasına ve her iki ülkeden gelen profesyonel diplomatların karşılıklı itham ve yaptırımlara uğramama umutlarının artmasına işaret ediyor olabilir.

Gülen’in iadesi konusundaysa, Erdoğan’ın, Gülen’in istediğinde ABD’ye karşı kullanılabilecek bir sopa olarak Pennsylvania’da izole bir şekilde kalmasındansa yargılanmak üzere Türkiye’ye gönderilmesini gerçek isteyip istemediği net değil.

Bununla birlikte, en az bir ABD’li akademisyen, şimdiye kadar sunulan delillere dayanarak kanun Gülen’in iadesine izin vermese bile, Trump yönetiminin, Gülen'in varlığından duyduğu memnuniyetsizlikten dolayı Türkiye'ye sinyal gönderebileceğine inanıyor. Türk istihbarat teşkilatının, Gülen hareketi üyelerinin etkin bir şekilde toplamasıyla, Gülen'in iadesi artık ölçülebilir geri dönüşü olan bir kaynak yatırımı olabilir.

Suriye meselesinde de, ABD'nin Suriye'deki varlığı anavatanı tehdit edebilecek teröristleri yenmekle doğrudan bağlantılı olduğu için Trump’ın tabanından destek görüyordu. Ama İslam Devleti bir tehdit olarak ortadan kalktığı için, Amerikalılar ABD personelinin eve dönmesini isteyecek.

Kendisini Suriye’den ve Suriyeli Kürtlerin YPG’si ile fiili ittifakından çekmesi ABD-Türkiye ilişkilerindeki bir tahribatı ortadan kaldıracak ve iki cumhurbaşkanının ilgili siyasi tabanlarını kesinlikle tatmin edecek; ama bunu İran’ı güçlü bir konumda bırakmadan yapmak asıl zorluk olacaktır.

İran'ın yaptırımları daha zor olacak, çünkü Trump yönetimi İran'la yapılan ticaret üzerindeki baskıyı hafifletmeye hiç niyetinin olmadığını açıkladı. Bu İran ve İran'ın ticaret ortakları üzerindeki vidaları sıkmak anlamına geliyor.

Erdoğan, Türkiye'nin İran'la ilişkisinin ABD’yle ilişkisine kıyasla ne kadar önemli, yararlı ve değerli olduğunun politik hesaplamasını yapmak zorunda. Dini dayanışmanın bağları Türkiye'yi ABD’den ziyade İran'a yaklaştırsa da, Erdoğan ve taraftarlarının bölgedeki üstünlük arzusu, Erdoğan’ı İran'ın zayıflayıp ve Türkiye'nin göreceli olarak güçlendiğini görmeye ikna edebilir.

Her durumda asıl önemli olan, kamusal retorik ve suçlamalardan ziyade sessiz diplomasiye başvurmaktır, çünkü yüksek sesli kamusal bir kavga hem ABD’nin hem de Türkiye’nin çıkarlarına zarar veriyor.

Özetle, Erdoğan ve Trump aldıkları popüler desteğin keyfini sürüyor ve bunun devam ettirmek istiyor. Eğer personelleri, birinin toplantı isteyip diğerinden daha zayıf görünme riskine girmeden iki lideri görüştürmenin yolunu bulabilirse, bu ikilinin BM Genel Kurulu’nda konuşma fırsatı olabilir.

Trump, ulusal liderlerin, milli çıkarların güçlü birer savunucusu olmasını bekliyor, onlara saygı duyuyor ve diğer liderlerle her zaman ABD çıkarları doğrultusunda başarılı bir şekilde müzakere edeceğine inanıyor.

Birleşmiş Milletler toplantısında olumlu sonuçlar veren bir toplantı yapıp yapmadıklarına bakılmaksızın, en ateşli ve kararlı destekçilerinin temel perspektiflerindeki benzerlik, iki cumhurbaşkanının, iki tarafın da ortak kazançları için ihtilaflı konuları çözme yolunda uluslarına liderlik etmeleri için sağlam bir temeldir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.