Kas 24 2017

Türkiye neden Trump tarafından 'yakılmış' hissediyor?


Türkler, Başkan'la arkadaş olacaklarını düşünüyordu. Onun yerine, Washington ile ilişkiler daha da kötüleşti. 

STEVEN A. COOK

Her yıl, Şükran Günü'nden bir gün önce, Washington, D.C.'nin yaşadığım banliyösündeki itfaiye teşkilatı internet sitesine, tatil boyunca kazalardan kaçınma yollarına dair önerilerinin yer aldığı “Bu Şükran Günü'nde Ailenizi Güvende Tutun” ilanı koyar.

Şükran Günü olduğu için, önerilerin çoğu mutfaktaki güvenliğe yönelik – ateş yanan ocağa su ya da yağ dökmeyin, elbise kollarınızın sıvadığınızdan emin olun ki ocak ateşinde yanmasın gibi.

Sağduyuya yönelik bu önerilere ek olarak, Marylan'in Montgomery County itfaiye görevlileri ilanlarında yağda kızarmış hindiye özel bir bölüm ayırırlar. İtfaiyeciler, gittikçe daha popüler olan bu uygulamanın “eğer gerekli önlemler alınmazsa son derece tehlikeli” olduğu uyarısında bulunur. 

Hindi adlı kuş için söylenebilecek şey aynı isimdeki ülke için de geçerli [e.n. İngilizcede “turkey” sözcüğü hem hindi hem de Türkiye anlamına geliyor.] Türk siyasi liderleri, hükümet yanlısı gazeteci, editör, akademisyen, diplomat ve ortalama Türklerin beynini komplo teorisyenliği, eşkıyalık ve öfkenin toksik karışımıyla – Kürtler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve diğerleri- yakmış ve düşünme kapasitelerini sakatlamış görünüyor.

Geçtiğimiz yıl, Türkiye'deki başarısız darbe girişiminden beri, bu insanların çoğu, ya gerçekten inandıkları için ya da kendilerini korumak için, durmaksızın Türkiye hükümetinin propagandasını yaptığı komplo teorilerini tekrarlıyor, Türkiye'ye korku ve paranoya atmosferi ekiyorlar.

Bunun merkezinde -arka verandadaki hindiyi tutuşturmaktan kaçınmaya çalışan Earl Amca'nın aksine- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkenin patlamanın eşiğinde olmasından menfaat elde ediyor gibi görünüyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'nin bu panik söyleminde dikkat çekici bir şekilde yer alıyor. Ankara'nın Türkiye için telafi edilemez şekilde düşman saydığı Amerikan “kuruluşuna” yönelik hasımlığı ve selefinin politikalarını neredeyse otomatik olarak reddettiği göz önünde tutulunca, Türkler Donald Trump'ın Başkanlığı için büyük umutlar taşıyorlardı.

Ayrıca Türk yetkililerin, Türkiye'nin bir numaralı düşmanı olan ve ülkeye iade edilmesini çok istedikleri, Pennsylvania'daki Pocona Dağları'nda yaşayan imam Fethullah Gülen'e yönelik kötülemelerine Trump'ın daha sempatik yaklaşacağına dair umutları vardı; Trump'in ilk güvenlik danışmanı Michael Flynn'in de Türklerle ilişkisi rahattı ve hatta geçtiğimiz Aralık ayında Gülen'i kaçırmak için plan yaptığı iddia edildi (Flynn, avukatı aracılığıyla iddiaları reddetti).

Ama bu iyimserliği kaybetmiş görünüyorlar. Trump'ın Beyaz Saray'ı, selefinin suçluların iadesine ilişkin resmi bir süreç olmadığı sürece Gülen'i Türkiye'ye geri yollamayı reddetmesi gibi Türkiye'ye yönelik Obama dönemi politikalarından sapmadı.

Aslında, Trump Başkan seçildiğinden beri, Türkiye'de sadece önde gelen Amerikalıları içeren komplo teorileri artıyor ve zaten patlamaya hazır olan durumu - ve genel olarak ABD-Türkiye ilişkilerini – kolayca alev alacak hale getiriyor.

Erdoğan, geçtiğimiz son on yılda toplumu kutuplaştıran, muhalifleri yasadışı kılan, gazetecileri tutuklayan, mahkemeleri yandaşlarla dolduran ve toplumun yüzde 20'sini oluşturan Kürtlerin hakları, siyasi statüleri ve kültürel taleplerine ilişkin “Kürt sorunu”nun barışçıl çözümü vaadinden geri dönme şeklinde bir politika izledi.

Ancak son zamanlarda, Erdoğan'ın popülizmi ile siyasi ihtiyaçlarının birleşimi, bir terör saltanatı üretti. 2016'daki başarısız darbeden beri 200 binden fazla kişi hapsedildi, gözaltına alındı ya da işini kaybetti. Kökleri 2014'ün başına dayanan bu temizlik, görünüşte, Türkiye'nin darbenin arkasında olduğunu iddia ettiği Gülen'in takipçilerini hedef alıyor.

Ancak, herhangi biri Erdoğan hükümeti tarafından “Gülenci” olarak yaftalanma riski ile karşı karşıya, ki bu Gülen ile ilişkili bir gazetede bir satır yazmak ya da özel okul, ticaret ve Gülen'in dini mesajlarını yayan medya kuruluşlarını işleten Gülen Hareketi'ni finansal ya da başka bir şekilde aktif olarak desteklemeye kadar bir çok anlama gelebilir. 

Türkler çok acı çekti ama Türklerin zihinlerinin erimesi Amerikalıları da etkiledi. Darbe girişiminden kısa süre sonra, Erdoğan yanlısı medya, ABD Merkez Komutanı General Joseph Votel'i ve diğer ABD yetkililerini komplonun bir parçası olmakla suçladı.

Türk medyasına göre, komplonun merkezinde Clinton yönetiminde Dışişleri Bakanlığı politika planlama personeli olan Lehigh Üniversitesi'nden profesör Henri J. Barkey vardı. Türkiye'nin önde gelen İslamcı, Yahudi karşıtı ve milliyetçi gazeteleri ard arda, Barkey'in Marmara Denizi'nde bir ada olan Büyükada'da darbe yönettiğine ilişkin sansasyonel ve gerçek dışı makaleler yayımladı.

Gerçekte, Barkey, darbe girişimi sırasında, nükleer anlaşmadan bir yıl sonra Orta Doğu ve İran üzerine akademik bir konferans için yapılan bir toplantı nedeniyle adadaydı. Bana söylediğine göre, o gece yönetebildiği tek şey iyi bir şişe şarap ile Türkiye siyaseti hakkındaki ilgi çekici bir tartışmaydı.

Erdoğan'ın kafası karışmış Türkiyesinde kanıt ve mantığın bir önemi yok, bununla birlikte Türk medyası iki hafta önce savcıların Barkey için yakalama kararı çıkardıklarını yazdı, ancak Barkey, ABD'de kaldığı sürece tehlikede değil.

Bir de Türk yetkililerin inanılmaz bir şekilde hepsinin Gülen destekçisi olduğunu iddia ettiği Senatör Chuck Schumer, Eski New York Bölge Savcısı Preet Bharara, ve federal bölge mahkemesi hakimi Richard Berman'ı içeren bir dava var.

Bharara, İran asıllı Türkiyeli işinsanı Reza Zarrab'a İran'a karşı yaptırımları delmek iddiasıyla federal suçlama bulunmaktan sorumlu. Zarrab'ın Türkiye'deki üst düzey hükümet yetkilileri ile ilişkileri göz önünde tutulursa, bu bile Bharara'ya yönelik resmi Türk öfkesinin uyanması için bir sebep.

Ama Bharara'nın daha önce Schumer için baş danışman olarak çalışması, Erdoğan'ın aptalca sözcülüğünü yapan Sabah ile Daily Sabah (gazetenin İngilizce versiyonu) gazeteleri için Gülen-etkili kirli bir soruşturmanın su götürmez kanıtını oluşturdu.

Mart 2016'daki Türk Amerikan İttifakı önünde konuşma yapmasından önce, Atlantic Records'un merhum kurucusu olan Ahmet Ertegün'ün 2000'lerin ortasında ev sahipliği yaptığı özel bir yemekte, Erdoğan ile aynı sofrada yer almasına rağmen Türk medyası herhangi bir kanıt olmaksızın, Schumer'in Gülencilerden bağış aldığını iddia ediyor (çoğu Türk genel olarak Kongre üyelerinin Gülencilerden bağış aldığına inanıyor). Bu arada da Türk basını, Zarrab davasına başkanlık eden Berman'ı da, birkaç yıl önce Gülen'e bağlı bir hukuk firmasının daveti üzerine ülkeye yaptığı ziyaret sırasında Türk hükümetine yargının bağımsızlığı konusunda saldırmakla eleştiriyor.

Ne Schumer ne de Berman bu iddiaları yalanladı, ancak büyük bir olasılıkla ikisi de, Türk Amerikan İttifakı gibi kulağa masum gelen isimleri kullanan Gülencilerle uğraştıklarının farkında değildi. Gülen'in takipçilerinin Schumer, Bharara ve Berman'ı etkilemeye çalıştıklarından şüphem yok, ancak başarılı olduklarına dair bir kanıt da yok.

Sonuçta, bir Gülencinin, Erdoğan'ın Türkiye yargısına saldırıda bulunduğunu, Berman'ın kulağına fısıldamasına gerek yoktu; Türkiye'ye ilgi duyan herhangi biri için bu açık bir durum ve bir hakimin bununla ilgili yorum yapması anormal bir durum değil.

Benzer şekilde Bharara'nın Gülenci büyünün etkisi altında olduğu için Zarrab'a suçlamada bulunduğuna inanmak da absürd; Bharara, Zarrab'ın Türk yetkililerin yardımıyla kanunu çiğnediğini iddia ediyor. Bu her yerde Gülenci komplo teorileri gören Türk memurları için önemli değil.

27 Kasım'daki Zarrab davası yaklaşırken, geçtiğimiz hafta, Türkiye Dışişleri Bakanı, görünüşe göre Erdoğan ve Türk hükümetini yargılamanın herhangi bir sonucundan korumak amacıyla, Gülen ağının Amerikan siyasi sistemine sızdığını beyan etti. Karşılık olarak Bharara Türkiye'nin baş diplomatı için “yalancı” dedi.

Tüm bunların arasında, her hafta biri ABD-Türkiye ilişkilerinin en kötü seviyeye geldiğini açıklıyor. İki ülke arasındaki ilişkide başından beri sorunlar vardı ve bazen “kriz” denebilecek seviyeye ulaşırdı. Yine de, Washington ile Ankara arasında bu derece güvensizlik ve açıkça husumet olduğu başka bir zamanı hatırlamak mümkün değil.

Bu durum, Ekim ayında, İstanbul'da ABD Konsolosluk çalışanının tutuklanmasının ardından ABD'nin, Türkler için göç harici vizelerin durdurmasına kadar vardı ve bu da Türk hükümetinin Türkiye'yi ziyaret etmek isteyen Amerikalılara aynı şeyi yapmasına neden oldu. 

Ankara'daki yetkililerin, Barack Obama ne yaptıysa tersini yapmaya söz veren Trump için büyük umutları vardı, Türkler buna Türkiye politikalarının da dahil olduğunu düşünüyordu. Ama onların bakış açısından, Trump, Erdoğan'ın tiksindiği selefinden daha iyi olmadığını kanıtladı.

Kahraman İkili (Free Birds) filminde, izleyicileri Şükran Günü'nü zavallı hindinin bakış açısından bakmaya zorlayan Owen Wilson'ın karakteri gibi Türkiye'nin de Washington'dan yakınmaya hakkı var. 2003'te Türkler, Amerikan başkanının -tavsiyelerinin aksine-, Irak işgalinin emrini verdiğini izledi.

Ülke istikrarsızlaşırken Türkiye de Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) -1980'lerin ortalarından beri Türklere karşı savaş sürdüren terörist grubu- Irak kaynaklı saldırı dalgalarını yaşadı.

Ardından, Suriye'deki şiddet girdabına dönüşmüş ayaklanma Türkiye'yi milyonlarca mülteciyi kabul etmek zorunda bırakıp, güneydoğu sınırını istikrarsızlaştırırken Türkler, Obama'nın Orta Doğu'da hareket etmeme kararını dehşet içinde izledi.

Suriye'nin parçalanması, İslam Devleti'nin yükselişi, Ankara'nın Washington'ın nihai ihaneti olarak gördüğü, PKK'nin kurduğu ve ayrılmaz şekilde PKK ile ilişkili olan Halk Savunma Birlikleri ( YPG kısaltmasıyla biliniyor) isimli Suriyeli Kürt savaş güçleriyle ABD arasındaki askeri ilişkisine yol açtı.

Türklerin, İslam Devleti ile savaşma konusunda, en iyi ihtimalle, kararsız olduğu söylemek doğru, ama Amerika'nın 11 Eylül sonrası “ya bizdensin ya bize karşı” iki yüzlülüğü Türklerin katlanabileceğinden çok fazla.

ABD'nin YPG ile birlikte çalışma politikası Obama yönetimi zamanında başladı ama Trump ile devam etti. Türkler, Trump yönetimiyle ne Zarrab davası ne de Gülen'in iadesiyle ilgili hiçbir anlaşmaya varamadı, ki iki dava da ABD mahkemelerinin ellerinde.

Trump, ayrıca, Dışişleri Bakanlığının Türkler için vize işlemlerini durdurma önerisini de imzaladı. Ve her ne kadar Erdoğan, Türk Cumhurbaşkanı'nın koruma ve destekçilerinin bu baharda Washington'daki protestoculara saldırdığı olayın ardından Trump'ın özür dilediğini idda etse de, Beyaz Saray “Özür yok” açıklaması yaptı.

Trump ve Erdoğan'ın Mayıs ve Eylül'deki görüşmesinden, Türk Başbakanı Binali Yıldırım'ın bu ay Washington'da Başkan Yardımcısı Mike Pence ile yaptığı toplantıdan sonra bile Türkler eli boş döndü: ABD, YPG'yi silahlandırmaya devam edecek, mahkemenin ülkeye iadesi için bir kanıt olduğuna karar verene kadar Gülen ABD'de kalmaya devam edecek, Zarrab davası ortadan kalkmayacak.

Tüm bu olaylarda, Trump'ın Türkiye'yi yaktığını söylemek mümkün. Yine de Türkiye hükümetinin Washington'daki her kanepenin altında Gülenci olduğuna inandığı sürece bu şikayetlerin meşruluğu da azalacak.

Sonuçta, birkaç istisna dışında – çoğu Ankara'dan maaş alanlar- Washington'daki insanlar, Türkiye'yi elitleri temelde delirmiş bir ülke gibi görüyorlar.

ABD – Türkiye ilişkileri için bir çıkış yolu var mı? Ancak, Türkler ve Amerikalılar, Kore çatışmasında ve Soğuk Savaş döneminde omuz omuza durdukları geçmiş dönemlerin efsanelerine inanılırsa. Gerçi bu çok uzun zaman önceydi. Bugün, ABD ve Türkiye'nin paylaştıkları ne bir ortak değer var ne de ortak bir çıkar.

Bu ikili ilişki, birçok Amerikalının Pazar gecesi buzdolabında bulduklarına benziyor: Iskartaya çıkmış [hindi] gövdesi, soğuk dolgu malzemesinden kalanlar, bir ya da iki biçimsiz balkabağı turtası ve birkaç sahipsiz tatlı patates. Üç gün boyunca sadece bu şeyleri yedikten sonra hiç çekici gelmiyor, Amerikalıları -kızarmış ya da kızarmamış- hindiden/Türkiye'den arta kalanlar dışında gıda bulmaya zorluyor. 

*Steven A. Cook, Dış İlişkiler Konseyi'nde (Council on Foreign Relations) Eni Enrico Mattei Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Kıdemli Üyesi ve  False Dawn: Protest, Democracy, and Violence in the New Middle East (Oxford University Press) kitabının yazarı.