Elif Yalaz
Tem 09 2018

Eski İstanbul sakinleri: Berlin’e geri dönen Almanlar

Aralarında “Dostluk Antlaşması”olan iki ülke Almanya ve Türkiye…  Bu iki ülke, 1930’lardan günümüze, siyasi göçlerin de iki önemli adresi oldu hep... Yıllar boyunca her iki taraf için, valizlere “sığdığı kadar almak” zorunda kalınan eşyalar ve kitaplar; o kitaplara iliştirilen geri dönme umutları…

Son zamanlarda ülkelerinden Almanya’ya göç edenler için Türkiye, hızlıca çıkılıp kapısı sıkıca kilitlenen bir ev gibi. Peki ya Türkiye’de yıllarca yaşayıp kendi ülkelerine, yani Almanya’ya geri dönen Almanlar, Türkiye’nin bugünkü resmini nasıl görüyor?

Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkileri, iki kültür arasındaki etkileşimleri, Türkiye’deki tecrübelerini ve izlenimlerini; yıllarca Türkiye’de yaşamış, fakat daha sonra Almanya’ya dönme kararı alan iki Alman ile konuştuk… İstanbul’a yine gidebilme gayeleri olduğundan, söyleşide isimlerinin geçmesini istemediler…

Söyleşimiz biterken sorduğum sorunun cevabı, hem oradaki yaşanmışlıklarını hem de Türkiye’nin durumunu betimliyordu:

Peki ya sizdeki İstanbul..?

M: Hüzün… Oranın, o insanların çok hoş bir hüzün havası var…

S: İstanbul. Dünyanın en ilginç laboratuarı…

“Neden Türkiye?” sorusu ile başlayalım…

M: Üniversite dönemlerimde herkes Avrupa ülkelerine gitti. Fakat ben Türkiye’ye çok ilgiliydim. O dönemlerde buradaki Türklerle ilgili, kamusal alanda entegrasyon tartışmaları çok yoğundu. Ben Türklerle ve Türkiye ile ilgili resmi kendim görmek, kendim fikir edinmek istedim. Bunun dışında Ortadoğu ile hep ilgilendim.

S: Türkiye’ye gelişim biraz da tarih merakımdan kaynaklanıyordu. Kültürel olarak medyada çizilen tabloya göre, çok farklıyız. Buna çok inanmıyordum; birlikte çok eski bir tarihimiz var, Eski Yunan dönemine uzanan ortak bir coğrafya… İkinci nedeni ise Almanya’da çok Türk nüfusunun olmasıydı. Almanya’da entegrasyon, göç, islam ve tüm önemli sosyo-politik konular, Türkiye ve Türkler üzerinde işleniyor. Bize yakın, fakat uzak gelen bir kültür gibi gösteriliyor. Bu yüzden Türkiye daha da çok ilgimi çekti.

Türkiye’ye entegre olma süreci yaşadınız mı?

S: Bir karşı entegrasyon yaşamış oldum, evet. Benim için Türkiye tecrübesi çok önemli. Çünkü genç yaşta oraya gittim ve olgunluk dönemini en çok yaşadığım yerdi İstanbul. Fakat bir kültürel entegrasyon kavramı var mıydı bu tartışılır…

Peki ya gündelik hayat; yani sistem entegrasyonu?

S: Sistem entegrasyonunun her ülkede farklı zorlukları var. İş, sigorta, ikametgah gibi gündelik hayatın farklılıkları çoktu... Entegrasyon için en önemli şeyin dil ve eğitim olduğu söylenir. Oysa dil, entegrasyona sadece bir giriş aslında…

Alman olarak Türkiye’ye hızlı bir şekilde uyum sağladınız. Peki, Almanya’daki Türkler için entegrasyon tartışması neden bitmiyor?

M: Tek bir sebeple açıklamak zor. Hem Almanların hem Türklerin suçu belki… Almanlar tarafında özellikle 70’lerde çok fazla ırkçılık vardı. Bir community olarak başka bir yere gelen Türkler açısından psikolojik şiddet oluştu insanların üzerinde… Türkler ise o zamanlar memleketlerine, köylerine dönmek üzere geldiler; entegrasyon kaygıları yoktu. Fakat bu süre içerisinde de kendi ülkelerindeki toplum gelişimini ve gerçeğini maalesef yaşayamadılar… Görmediler. Ve biraz da görmek istemediler. Bu da gelişimi etkiledi.

Türkiye insanlarıyla gündelik hayattaki etkileşimleriniz nasıl?

S: Şüphe yok ki çok yoğun kültürel etkileşimin ortasındayız. Almanya’daki Türkiye nüfusu ile de uzun zamandır etkileşimdeyiz.  Evet farklıyız. Ama zaten herkes birbirinden farklıdır. İki ülkede de “hala anlaşamıyoruz” gibi bir durum gösteriliyor maalesef. Ve bu siyasi malzeme yapılıyor. Oysa pek çok konularda aynı sorunları yaşıyoruz. İnsanlar birbirine karşı kışkırtılıyor. Bu yüzden hem siyasi hem de kültürel seviyede uzaklaşma olmuş olabilir. Bu da yeni nesil ve farklı kafalarla değişebilir ancak.

M: Türkiye yabancılara çok daha açık, çok naif, sıcak, misafirperver. İnsanlar Türkçemi duyduğunda çok seviniyorlardı, şirin buluyorlardı. Burada insanlar kötü Almanca konuşanlara maalesef soğuklar. Fakat burası da çok daha özgür ve bireysel… Bir terazide tartabilmek çok zor. Türkiye’de çok fazla ırkçılık gördüm. Ama asla bana karşı değil; birbirlerine karşı… Birbirlerine karşı insanlar çok sertler.

Siyasi gerilimler topluma da yansımış olabilir mi?

M: Evet. Türkiye siyasi açıdan kötü zamanlardan geçiyor… Ama gerçi Türkiye’de herkesin buzdolabı var; fakirlik yok. Refah var…

(Bunu söylerken önce gülüşüyoruz. Sonra bir sessizlik giriyor araya… Devam ediyoruz.)

Sahi, Türkiye’de yaşadınız. Refah seviyesi nasıl sizce?

S: Türkiye’de hala OHAL var. Son 5-6 yıldır güven ve rahatlık bozuldu. Kışkırtma ve kutuplaşma süreci uzuyor… Gezi Parkı’ndan beri pek çok devlet krizi yaşandı. Şimdi ise tamamen sistem değişecek ve maalesef düşünülmemiş, yanlış bir siyaset yapılıyor. Bu yüzden çok yoğun ve belirsiz bir sürece gidiliyor. Herkesin gelecek kaygısı var. Dikkat edilmesi gereken nokta ise, ekonomi çok büyük bir sorun artık…

S: Japonlar dahi Türkiye’den paralarını geri çekmeye başladılar. Onların çok ciddi yatırımları var.  Türkiye’de birçok şirket şu an iflas edebilirdi. Fakat iflas, OHAL nedeniyle yapılamıyor. OHAL’ in kaldırılmamasının nedeni aslında biraz da ekonomik… OHAL biterse pek çok iflas gelecek, lira kuru düşecek. Buna karşın, yalnızca başkanlık sistemi ile problem yokmuş gibi bir imaj verilebilirdi…

Geleceğe dair yeni söylemler üretilemiyor, deniliyor. Öyle mi sizce?

M: Evet. Örneğin 16 yıllık bir iktidar, seçim döneminde, Alevilere haklarını vermeyi vaad etmişti.  Muhalefet tarafında ise, yıllardır çok kötü muhalefet yapıldı ve yapılıyor. Türkiye’de diyalog olmazsa, kavga sürecek.

S: Yurtdışında kimse Türkçe bilmiyor gibi bir yanılgıları da var sanırım.  Örneğin seçim döneminde DİTİB’in buradaki bir temsilcisi, AKP Milletvekili adayı olmak istemişti. Fakat kendisi Türk ve Alman gazetelere farklı iki röportaj vermişti. Tamamen birbirinden zıt şeyler söyledi. İki ülkeye de ayrı imaj vermeye çalışılmıştı. Küresel bir ortamdayız, çok fazla yabancı Türkçe biliyor. Bu çok saçma… Türkiye’de siyasetin iflasını gösteriyor.

Almanya ile aramızda alışılmadık bir suskunluk hakim. Son seçimlerde de bu görüldü. Söylenildiği gibi, dış siyaset iç siyasete artık malzeme yapılamıyor mu sizce?

M: Almanya, Türkiye’nin çok önemli ekonomik partneri. İki yıl önce mülteci anlaşmasında, çok fazla baskı altındaydı. Erdoğan aslında çok güçlü bir durumdaydı. Fakat durum değişti. Türkiye’nin ekonomik durumu da çok değişti. Türkiye’nin finans yapısı çok zayıf şu an. Dolayısı ile Avrupa ile kavgaya başlamak için çok kötü bir zaman. Onlara daha çok yatırımcı lazım. Bunu göze alamamış olabilirler…

S: Bence Avrupa tarafından artık aynı şekilde değil, daha sert bir tutum gösterilebileceğini, dolayısı ile başka bir konu gerektiğini de biliyorlar artık.

Geri dönülemez bir güven kaybı mı var sizce?

M: Bir güven kaybı var evet. Fakat geri dönülemez mi bilmiyorum; kamu ve politikacılar unutkandır... Almanya açısından, Türkiye, Erdoğan’dan önce de bir kriz ülkesiydi. Ama aynı zamanda yüksek bir hayranlık da vardı Türkiye’ye. Belki birgün o hayranlık yeniden duyulabilir…

S: Türkiye dış piyasaya bağlı. İthalat- İhracat dengesizliği var. Özel sektör kredi üzerinde çalışıyor, inanılmaz borçları var. Yakında bankaların bir krizi olabilir. Bu kredileri kendilerine Avrupa bankaları veriyor Dolar üzerinden… Ayrıca “Mega Projeler” dedikleri şeylerin hepsi dolar bazında. Erdoğan ile güven, artık dış piyasada pek mümkün değil.

Peki, çözümden konuşacak olsak…

M: Yapısal reformlar gerek. Ekonomik ve sosyal sistemi reformlarla güçlendirmeleri lazım…

S: Usül ve dil değişmeli. Türkiye Almanya için ticari anlamda hep küçük bir partnerdi. Haklı olarak bu dengesizlikten yeni bir özgüven inşa etmeye, bölgesel bir güç olarak kendini görmeye; göz hizasından konuşmaya çalışıyor.  Bu Türkiye’nin hakkı. Fakat bunu ancak güçlü bir pozisyondayken yapabilirsin. Neredeyse tüm komşularla kötü… Uluslararası standartlara göre Türkiye, pek çok konuda aşağı iniyor. İfade özgürlüğü, adalet… Dünya lideri olabilirsin; ama lafla olamazsın…

Nasıl olunmalı?

S: Güvenle…

Bu güvensizlik, Almanya’ya geri dönmenizde etkili oldu mu?

M: Türkiye’ye yaşamayı çok düşündüm. Fakat ekonomik durumlar zordu ve sonrasında siyasi durumlar çok daha sertleşti. Açıkçası birgün tüm bu siyasi durumlar değiştiğinde orada olabilirim. Bir ihtiyar olarak, Akdeniz sahillerinde yaşamayı çok isterdim.

S: Umut, güven eksikliği ve gençlerin durumu ortada... Oradaki arkadaşlarım artık umutsuz olmaya başlamıştı. Ekonomi ise sürdürülebilir bir halde değil. Asıl olay şu: sistem içersindeki güvensizlik. Ben 2016 yılında kendi şirketimi kurmaya karar verdim.  Sistemi ve işleri Türkiye’de bildiğim için, Almanya’da girişimci olarak işimi daha iyi yapabileceğimi biliyordum. Türkiye’de girişimcilik için sistem henüz tam oturmamıştı…

Türkiye’den Almanya’ya geri dönüş ne hissettirdi?

S: 12 sene orada yaşadım ve çok güzel bir zamandı… Orada iyi zamanlar geçirdiğim için de minnettarım. İnsanları seviyorum orada. Fakat gittikçe kutuplaştığını da fark ettim… Oraya ait hissediyorsun kendini… İnsan döndükten sonra kendisine “Ne yaptın orada?” diye soruyor. Niye gittim? Bu soru hep vardı… Doğruluk payı olan bir şaka ile cevap veriyorum kendime: Ben aslında kendim için bir deneyim olarak, 12 sene ters göç tecrübesi yaşadım...

Peki döndükten sonra Almanya’ya alışma süreci yaşadınız mı?

M: Almancıları artık çok iyi anlıyorum. Almanya’daki hayatı çok seviyorum. Ama burada kalırken Türkiye’yi hep çok özledim. Özellikle İstanbul… Fakat oraya gidince de her şeyin kaotik olduğunu düşünüp Almanya’yı arıyorum. Sanırım bir gün Almancılar gibi hem orada hem de burada yaşayacağım. Yalnızca Almanya ya da yalnızca Türkiye çok zor…

(Soru aniden bana dönüyor)

“Peki ya sendeki Berlin?”

İstanbul’un arka bahçesi; hepimizin buluştuğu…