Merkel’den Erdoğan’a destek: Dış borçta yardım elini uzattı

ABD ve Rusya arasındaki derin uçurumun üzerindeki ince bir halat üzerinde gidip gelen Türk dış politikası ülke ekonomisi üzerinde ağır bir baskı oluşturuyor. Merkez Bankası faizleri yüzde 24’le 2004 sonrası en yüksek seviyeye ulaşırken TL hala dış yatırımcı için cazip değil.

Dolar kuru rekor seviyelere yakın seyrediyor. Türk Hazinesi ve şirketleri için tahvil ihracı yoluyla dış borç piyasası ise aylardır kapalı.

Ülkenin en büyük özel bankaları arasında yer alan Akbank geçen yıl aldığı 1 milyar dolarlık sendikasyon kredisini vadesine günler kalmasına rağmen hala yenileyemedi. Üstelik uluslar arası yatırımcılara olağanüstü faiz teklif etmesine karşın.

Türk bankaları için gösterge niteliğindeki sendikasyonun alınamaması durumunda yılsonuna kadar 6 milyar dolarlık sendikasyon ödemelerinin tamamı riske girecek. Keza önümüzdeki bir yıl içinde ülkenin ödeyeceği yaklaşık 200 milyar dolarlık dış borcun yenilenmesi de öyle.

Türkiye belki özel durumu nedeniyle dış borç almakta zorlanıyor. Ancak borç problemi yaşayan tek ülke olduğu da söylenemez. Reuters’ta bugün yer alan bir habere göre Eylül ayında gelişen ülkeler uluslar arası piyasalarda tahvil ihracı yoluyla sadece 3.4 milyar dolar borç alabildi. Söz konusu rakam geçen yılın aynı döneminde 28.8 milyar dolar olmuştu.

Tüm bunlar gerçekleşirken Türkiye’nin dış borçlanma imkanı ve dış politikası açısından önemli sinyaller içeren bir kredi anlaşması geleceğe dönük ilginç mesajlar verdi. Türkiye’nin en büyük inşaat firmaları arasında yer alan Akfen Grubu, ülkede yapacağı yeni bir yenilenebilir enerji tesisi finansmanı için 363 milyon dolar kredi aldı.

Akfen İstanbul’daki Atatürk Havalimanı’nın işletmecileri arasında ve son 15 yılda AKP iktidarının dağıttığı dev altyapı ihalelerinden en çok pay alan grupların ön sıralarında yer alıyor.

Kredinin verildiği sektör ise oldukça ilginç. Enerji sektörü, bankalara olan toplam 51 milyar dolarlık döviz borcunu ödeyememe nedeniyle ülkede inşaatla birlikte en riskli yatırım alanı olarak görülüyor. Son dönemde doğalgaz fiyatlarına yapılan aşırı zam nedeniyle ülkede birçok santral üretimini durdurdu. Aralarında Avusturyalı OMV ve Almanya’nın en büyükleri arasında yer alan EWE Türkiye’den çıkma kararı aldı.

Türkiye’de Bursagaz, Kayserigaz, EWE Enerji, Enervis ve Millenicom olmak üzere beş iştiraki bulunan EWE’nin, varlıklarının tamamını satmak için görüşmelerinde son aşamaya geldiği geçen ay medyaya yansıdı.

Bu durumda Türkiye’deki plansız enerji yatırımlarının ortaya çıkardığı kapasite fazlası ve bunun nihai fiyat belirleyici olan Hükümet tarafından kolaylıkla manipüle edilmesinin rolü büyük. Elektrik fiyatları sık sık yaptıkları seçimlerin de etkisiyle baskı altında tutuluyor.

Ülkenin en büyük sanayici derneği TÜSİAD tarafından hazırlanan rapora göre Türkiye’de enerji fiyatları dolar bazında son yedi yılda yarıya inerken bu durum yatırımlarını dövizle finanse eden şirketleri çıkmaza sokuyor. Bu nedenle aralarında sektörün en büyüklerinin de bulunduğu şirketle ya üretimi durduruyor ya da bankalara olan borçlarını yapılandırmak için başvuruyor. Unit Enerji, Bereket Enerji ve Gama bunların ilk akla gelenleri arasında.

Kuşkusuz Akfen’e verilen kredi tutarı Türkiye’nin boğuştuğu dış borç sorunlarını çözmek açısından çok önemli olmayabilir. Ancak krediyi veren bankalara bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Akfen Holding’ten yapılan açıklamada söz konusu kredinin EBRD, İş Bankası, Vakıfbank, Garanti Bankası, Yapı Kredi ve KfW IPEX-Bank tarafından sağlandığı kaydedildi.

Söz konusu altı bankanın 4’ü zaten Türk bankası. Kalan ikisi yani EBRD (Avrupa Yatırım Bankası) AB’nin ortak yatırım kuruluşu. KfW Ipex ise doğrudan Alman devletinin yatırım kuruluşu. Aslında EBRD’de de Almanya’nın defacto hakimiyeti olduğu bilinen bir gerçek.

Böylece aylar sonra devlet Hazinesi de dahil Türkiye’den ilk kez bir kuruluş yatırım finansmanı için yurtdışından kredi bulmuş oldu. Üstelik enerji gibi kredibilitesini tamamen yitirmiş olan bir sektörde.

Böylece kapalı olan dış borçlanma piyasasının kilidininin fiilen kırılması açısından önemli bir adım atılmış oldu. Üstelik bunu da daha geçen yıla kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Nazi’ suçlamalarını yaptığı Angela Merkel’in yönetimindeki Almanya’nın doğrudan katılımı ve nüfuzuyla gerçekleştirmiş oldu.

Türkiye’nin S-400, Rahip Brunson, YPG ve Halkbank davası gibi bir dizi sorun nedeniyle ABD’yle gerilen ilişkilerinin, ekonomisinin ihtiyaç duyduğu dış finansman konusunda problem yaratması yüzünden, Merkel yönetimindeki AB’ye yakınlaştığı bilinen bir gerçek.

Bu, karşılıksız bir aşk da değil ve Alman devletinden de sık sık Türkiye’nin krize girmesinin Almanya’nın çıkarına aykırı olduğuna dönük açıklamalar geliyor.

Elbette bu iki taraf açısından rakamsal olarak bir ölçüde açıklanabilir bir durum. Çünkü Türkiye ihracatının yarısından fazlasını hala AB ülkelerine yapıyor. İthalatı da aynı şekilde. AB’nin ekonomik motoru Almanya’nın en çok ihracat yaptığı ilk 10 ülke arasında. Ayrıca başta Almanya olmak üzere ülkede kurulu binlerce Avrupalı şirket var.

Türk bankalarında en fazla riski olan uluslarası finansörler İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya bankaları olarak sıralanıyor.

Yine de tüm dünyadan özel sektör yatırımcılarının Türkiye’ye dış finans musluklarını kapattığı bir dönemde, Alman Hükümeti’nin doğrudan bu tıkanıklığı aşmak için elini taşın altına sokup anahtar rolünü üstlenmesini sadece ekonomik çıkarlarla açıklanması pek olası değil.

Belki de Türkiye’nin barındırdığı milyonlarca Suriyeli’nin ekonomik bir kriz nedeniyle AB’ye göç etmesi riski Alman Hükümeti’ni harekete geçmeye zorladı. Bunun için Alman devleti iradesi altında bulunan mali kuruluşlar aracılığıyla en zor zamanda Türkiye’ye elini uzatırken, hem kendi yatırımcısına hem de diğer ülkelerdeki finansörlere ‘Türkiye’nin yanındayız’ diye bir mesaj yolluyor.

Tabii geçen hafta gündeme gelen Almanya’nın Türkiye’de 35 milyar dolarlık demiryolu inşaatı yapacağı spekülasyonları da bu açıdan değerlendirilebilir. Almanya’nın bunları yaparken Türkiye’yi AB’nin temel değerleri olan insan hakları ve hukukun üstünlüğüne yönelik bir çerçeveye zorladığını söylemek de en azından şu an mümkün değil.

Alman devleti Türkiye’nin aylardır içinde bulunduğu borç krizini hafifletmek için adım atarken Türkiye’deki hapishanelerde hala onlarca Alman vatandaşı siyasi suçlamalarla tutuluyor.

Öte yandan zaten Nicholas Sarkozy döneminde gündeme gelen ve Türkiye’nin asla bir AB üyesi olamayacağını söyleyen ‘stratejik ortaklık’ kavramı bugünlerde hem Almanya hem de Türkiye’de kabul gördüğü için Merkel’in Erdoğan Türkiyesi’ne desteğine belki de şaşmamak gerekiyor.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.