Brookings Institution: ABD, AB, NATO engebeli bir Türkiye yolculuğuna hazır olmalı

Türkiye'nin Batı'dan koptuğu, Doğu'ya yöneldiği, Rusya ve İran da dahil kimi Ortadoğu ülkeleri ile ittifak ilişkisi kurmaya çalıştığı uzun zamandır Batı'lı kurumların koridorlarının gündeminde.

Bir Avrupa Birliği (AB) ülkesi ile kriz bitmeden bir diğeri ile polemik başlatan AKP iktidarı, Batı ile retorik düzlemde mi zıtlaşıyor yoksa gerçekten de büyük bir kopuş mu sözkonusu?

Brooking Enstitüsü de 32 sayfalık bir rapor hazırlayarak, meselenin özünde neye işaret ettiğini, Batı'nın ve Türkiye'nin ilişkilerde önlenemez bir kopuşa doğru mu gittiği yoksa dönemsel türbülanslar mı yaşandığı sorusuna yanıt arıyor.

Ahval okuyucuları için, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın deneyimli eski diplomatı Amanda Sloat tarafından hazırlanan raporun önemli bölümlerini derledik:

"ABD ve Avrupa Birliği'ndeki (AB) politika yapıcılar, Türkiye ilişkilerini nasıl yönetecekleri konusunda bir arayış içinde. Türkiye'yi bu denli muamma yapan şey, problemli liderliğinin gerçek tehditlerle karşı karşıya kalması.

Türkiye, 2016 Temmuz'undaki darbe girişiminin ardından gelen ve Suriye savaşının istikrarsızlaştırıcı etkilerinden kaynaklanan zorluklarla uğraşıyor. Yine de, ülkenin Cumhurbaşkanı giderek artan ölçüde otoriterleşiyor, keskin bir Batı karşıtı retorik kullanıyor ve trans-Atlantik ittifakın çıkarlarıyla ters düşen dış politik seçimlerde bulunuyor.

Bu politik hedef, gelecekte daha iyi ilişkiler kurma ihtimalini muhafaza edecek gri bölgede halihazırda seyahat ediyor."

Rapor, giriş bölümünde Türkiye'nin geçen yılın Temmuz'unda bir darbe girişimi ile sarsıldığını hatırlattıktan sonra o gece yaşananlara dair detaylı bir bilgi veriyor ve ekliyor:

"Darbe girişiminden bu yana ABD ve AB'deki politika yapıcılar Türkiye'ye nasıl muamele edileceği ile ilgili yoğun çaba harcıyor. Erdoğan, 2002'de iktidara geldiğinde demokratik yönetim, azınlık hakları ve ekonomik reformlara dair büyük umutlar besleniyordu. ABD ve AB, Türkiye'nin stratejik önemini ve ekonomik potansiyelini uzun zamandır kabul ediyordu. 2009'da Başkan Obama, Kanada'nın ardından Türkiye'ye ikinci ziyaretini gerçekleştirdi ve muhtemel bir 'model ortaklık'tan bahsetti. 

Bu erken dönem reformlara rağmen, Türkiye'nin iç politikası zamanla otoriterleşti. Hükümet, sivil toplum ve özgür medyanın alanını daralttı, muhalifleri tutukladı, darbe girişiminden sonra binlerce memuru kovdu, anayasal düzenlemelerle denetim mekanizmalarını zayıflattı.

İki tarafta da artan güvensizlikle, Türkiye'nin Batı ile ilişkileri şimdi hayli gergin."

Rapor ilerleyen bölümlerde, Türkiye'nin karşılaştığı iç politik zorluklara dikkat çekiyor:

"Darbe girişimi öncesinde, Türk hükümetinin sivil toplum üzerindeki baskısı ve otoriter gidişatı konusunda Batı'nın artan bir kaygısı vardı.

Bu adımların bir bölümü, Erdoğan'ın eski müttefiki Fetullah Gülen ile savaşından kaynaklanıyordu. AKP iktidara geldikten sonra, Gülen ve Erdoğan, ordunun Kemalistlerden ve "derin devlet" olduğu düşünülen sekülerlerden temizlenmesinde birlikte çalıştılar. 
İkili arasındaki güç mücadelesi, AKP'nin 2011'de Meclis seçimlerinde listeye Gülencileri eklemeyi reddetmesiyle ortaya çıktı. 

2012'de Gülenciler, Erdoğan'ın PKK ile müzakereler yürütmesine karşı çıktı. 

2013 Kasım'ında Erdoğan Gülenciler'in önemli okullarını kapattı. Bir ay sonra da, Gülenci olduğuna inanılan polis ve savcılar, dönemin bazı bakanlarını içeren yolsuzluk soruşturmalarını başlattı. 

Gülenci gazeteler, televizyon kanalları hükümet tarafından kapatılırken, şirketlere de el konuldu ve çok sayıda kamu görevlisi görevlerinden ihraç edildi. 

Mayıs 2016'da, hükümet grubu terör örgütü ilan etti ve adını Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) koydu. 

Darbeden sonra Türkler arasında eşine az rastlanır bir birlik oluştu. Bazıları, Erdoğan'ın liderliğinden memnun olmasa da, askeri yöntemin çözüm olmayacağı konusunda yaygın bir ortak kanı oluştu.

Ancak, hükümetin kırılgan devlet aygıtını korumak için attığı adımlar, koruma iddiasında bulunduğu demokrasiyi zayıflatmaya başladı. Gülencileri hedef aldığı belirtilen temizlik, muhaliflere karşı bir cadı avına dönüştü. 

Darbeden sonraki hafta içinde 7 bin 500 asker gözaltına alındı, 8 bin polis memuru görevden ihraç edildi, 3 bin yargı mensubu kovuldu, (bini tutuklandı). 15 bin 200 öğretmenin görevine son verilirken, özel sektörde 21 bin öğretmenin iş akdi sonlandırıldı ve lisansları iptal edildi.

Bu baskı, Türkiye toplumunda bir paranoya atmosferi yarattı. Türkiye, 20 Temmuz 2016'da OHAL ilan etti ve üst üste üç aylık periyotlarla olağanüstü hali uzattı. 

Bu önlemler, muhaliflerin alanını daralttı, basın özgürlüğünü zedeledi ve devlet kurumlarına güveni azalttı.

Batı'nın darbe girişimine tepkisi, zaten gergin olan ilişkileri daha da gerdi. ABD ve AB, darbeyi kınamakta geç kaldı. Aksine, Rus lider Putin girişimi hızla kınar göründü ve 9 Ağustos'taki darbe sonrası ilk yurtdışı gezisinde Erdoğan'ı ağırladı.

Dahası, ABD ve AB, darbeden ziyade hükümetin darbeye tepkisini kınar göründüler. Ayrıca, Fransa'nın 2015'teki saldırılardan sonra OHAL ilan edip Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini askıya alması büyük ölçüde onaylanırken, Türkiye'nin eleştirilmesi, Batı'nın çifte standardı eleştirilerine neden oldu.

Buna karşılık, Erdoğan darbeyi "orduyu temizlemek" ve ABD'yi işbirlikçi olarak suçlamasına olanak sunacağı için "Allahtan gelen bir hediye" olarak tanımlayarak kendi davasına zarar verdi. 

İkili ilişkiler, Türk hükümetinin yurtdışında Gülenci olduklarından şüphelendiklerinin peşine düşmesiyle daha da kötüleşti. Türk hükümeti bu konuda, "dostlar terör şüphelilerini barındırmaz" yaklaşımı benimserken, Batılı hükümetler "bize kanıt göster" diyerek hukuki bir tutum aldı.

Türk hükümeti, ABD'den Gülen'i kendisine iade etmesini istedi. Bunun için de 85 kutu döküman sundu. Adalet Bakanlığı ise, kanıtları incelemekte. 

AB'de, Gülenci olduklarından şüphelenilen çok sayıda subay, diplomat, aktivist Almanya, Yunanistan, İngiltere ve başka ülkelerde sığınma arıyor. Bu mesele, ikili ilişkilerde yıpratıcı bir etki yaratmayı sürdürecek. 

İlişkiler, Türkiye'nin Amerikalı ve Avrupalı vatandaşları, suni terör suçlamalarıyla tutuklaması ile daha da bozuldu. 

Türkiye'de iç politika yakın zamanda gelişme sinyalleri vermiyor. 16 Nisan 2017'deki referandumda, Türkiye vatandaşları parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişe vize verdi. Evet oyunun yüzde 51 çıkması, toplumdaki derin kutuplaşmanın bir göstergesi. 

Seçim hilesi iddiaları arasında, AGİT, seçim kampanyaları sırasında eşit şartlar oluşmadığını ve sayım prosedüründe son dakika değişiklikleri yapıldığını not etti. 

AB, gücün tek elde toplanmasının Erdoğanın kuvvetler ayrılığı ilkesini daha az sadık kalarak hareket etmesine neden olacağı uyarısında bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı, seçimlerdeki sorunlara işaret etti. 

Türk hükümeti, Avrupa'yı referandum kampanyasının içine sürükledi ki bu ilişkilerin tadını daha da kaçırdı.

Seçim kampanyası gezilerini Avrupa başkentelerine taşımasına izin verilmeyen Erdoğan, Almanya'yı "Nazi uygulamaları" yapmakla, Hollanda'yı da "Nazi artığı" olmakla suçladı. 

Bu arada, hukukun üstünlüğünün sistematik bir şekilde erozyona uğratılması çabaları sürüyor. Darbeden bu yana hükümet 30 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkardı. En fazla kaygı verenlerden biri de, 2017'nin son günlerinde, hükümeti devirmek için girişilen eylemlere ya da teröre karşı harekete geçen sivillere dokunulmazlık getiren KHK idi. 

Darbe girişiminden sonra Batı ile bozulan ilişkiler ve terör saldırıları Türkiye ekonomisinin başına bela oldu. Enflasyon son 14 yılın en yüksek seviyesine çıkarak yüzde 13 oldu ve Türk lirası yüzde 11 oranında değer kaybetti.

Devlet tarafından yönetilen Halkbank, 2018'de, Hakan Atilla'nın İran'a yönelik yaptırımları delme ithamından suçlu bulunmasıyla ABD Hazine Bakanlığı'nın para cezasına konu olabilir. Cezanın büyüklüğüyle doğru orantılı olarak Türk ekonomisinde de bir yansıması olabilir.

Hükümet rakamlarına göre, 2017'de bir önceki yıla oranla yabancı yatırımda yüzde 19'luk bir düşüş yaşandı ki bu da Erdoğan'ın açmazını ortaya koyuyor: Milliyetçi tabanı toparlamak için söylem bazında Avrupa'ya saldırıyor ancak bu sert eleştiriler, ülkenin ekonomik başarısı için önemli olan yatırımcıları kaçırıyor."

Raporun ikinci bölümünde ise Türkiye'nin karşılaştığı bölgesel zorluklara dikkat çekiliyor:

"İç zorluklar bir yana, Türkiye çalkantılı bir bölgenin sakini. Suriye'deki savaştan ve IŞİD'e karşı mücadeleden özellikle etkilenmiş vaziyette. Bu çatışmalar nedeniyle, Türkiye'ye üç milyondan fazla mülteci akın etti, Rusya ve İran ile karmaşık ilişkiler, topraklarına yönelen terör saldırıları ve alevlenen Kürt sorunu ortada.

Suriye'de farklı öncelikler, ABD-Türkiye arasındaki gerilime yenisini ekledi. Ankara, başlangıçta Esad'ın devrilmesine odaklanmışken, sonrasında kontrolü zayıflayan sınırlar üzerinden avantaja çevirdi.

Obama yönetimi, iç savaşa müdahillik konusunda isteksizdi ancak IŞİD'e karşı, ittifakla birlikte bir önlem aldı. Türkiye, ilk zamanlarda IŞİD tehdidini güçlü hissetmediği için, örgütün sınırdaki faaliyetlerine göz yumdu. Bu yaklaşım, 2015 Temmuz'undaki IŞİD saldırısının ardından değişti. Haftalar sonra Türkiye, İncirlik'i ABD ve koalisyonun kullanımına açtı. 

Amerika'nın, ılımlı Suriye muhalefet güçlerini eğitme ve donatma çabaları, bu güçlerin IŞİD yerine rejimle savaşmak istemesi nedeniyle başarısızlığa uğradı. 

Tam bu sırada, Suriyeli Kürt fraksiyonu YPG, IŞİD'e odaklanmaya istekli olduğunu gösterdi. 2014'te Kürt kasabası Kobane'nin IŞİD'e karşı savunulması da dahil, ABD bu gruba lojistik ve hava desteği sundu.

Türkiye daimi ve ısrarlı bir şekilde, ABD'nin YPG'ye destek vermesine, onun PKK ile olan bağlarına işaret ederek karşı çıktı. ABD ise, PKK'nın aksine YPG'yi terör grubu olarak tanımadı. Türkiye'nin Suriye'deki temel politik hedefi, YPG'nin üç Suriye kantonunun tek bir otonom Kürt bölgesi altında birleşmesini engellemek oldu.

Böylesi bir durumun, bağımsızlıkla sonuçlanacağı ve bu bölgenin Türkiye'ye saldırı için kullanılabileceğinden korktu. Bu şiddet korkusu temelsiz de değildi: Sadece 2016'da, PKK ve uzantıları tarafından öldürülen Türklerin sayısı IŞİD tarafından öldürülenlerden fazlaydı. 

Sert söylemlerine rağmen Erdoğan, ABD'nin YPG'ye desteğini büyük ölçüde hoşgördü; iki kırmızı çizgiyle. İlki, YPG'nin doğrudan silahlandırılmamasıydı; ikincisi de YPG'nin Fırat Nehri'nin batısına geçmemesiydi ki bu yolla üç kanton birleşemesindi. 

Türkiye, IŞİD'i sınırlarından temizleyen ve YPG'yi engelleyen Fırat Kalkanı Operasyonu sırasında, askeri güç kullanmaya meyilli olduğunu ortaya koymuştu. Rusya'nın hava sahasını kontrol ettiği düşünüldüğünde, bir Türk operasyonu için Rusya ile uzlaşma gerekiyordu. 

Suriye'nin kuzeyindeki varlığı ile bir kördüğüm yaratan YPG, bir sorun olmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu düğüm, ABD yönetimi ile Türkiye arasında, Dışişleri Bakanlığı'nın ilişkileri "geçici, taktiksel ve kısa vadeli" olarak tanımlamasına rağmen, YPG'nin silahlandırılması ile daha da karmaşık hal aldı.

İki ülke arasındaki ilişkiler, ABD'nin 30 bin kişilik "sınır koruma gücü" oluşturacağını açıklamasıyla daha da kötüye gitti. Sonrasında Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı'na girişti. Amaç, YPG'nin doğu Akdeniz'e ulaşmasını engellemek ve Türkiye'nin Arap dünyası ile coğrafi temasını kesmesinin önüne geçmek.

Türk hükümeti, operasyonu 100 km ötedeki Menbiç'e taşıma tehdidinde bulunuyor ki bu da ABD ile Türk askerlerinin çatışması ihtimalini doğuruyor. Bu uzun süredir ABD politikasında var olan ikili anlaşmazlık ve zıtlaşmayı gün yüzüne çıkarırken, Türk-Kürt çatışmasını çözmeyi de büyük Suriye yap-bozunun kilit parçası haline getiriyor.

Bu durumda, Türkiye'nin Rusya ile ilişkilerini geliştirme çabası tümüyle sürpriz değil. İki ülkenin 18 ve 19. yüzyıla dayanan karmaşık politik, askeri ve ekonomik ilişkileri var. Gazprom tarafından inşa edilen Türk Akımı projesi de halen devam ediyor. Batılı gözlemciler, Türkiye ve Rusya arasındaki yakın bağların, trans-Atlantik ittifakından keskin bir sapmayı işaret ettiğinden endişe duyuyor. 

Ancak, Erdoğan'ın son dönemdeki çıkışları büyük ölçüde, iç güvenlik, Suriye ve diplomatik izolasyonu konusundaki yakın dönem kaygıları tarafından yönlendiriliyor.

Putin, yardım eli uzatarak bu durumdan kazançlı çıkmak ve Ankara üzerinde avantaj kazanmak istiyor. Batı ile anlaşmazlığı da bu nedenle körüklüyor. Bunun son örneği, 2017 Aralık ayında imzalanan S-400 füze savunma sistemi anlaşması.

Türkiye, hem IŞİD hem YPG hem de mülteci-bağlantılı meseleleri, içte Batı karşıtı duyguları beslemek için kullandı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyonları'nın da ortaya koyduğu gibi, Ankara'nın askeri operasyonlar için Moskova'nın zımni onayına ihtiyacı var.

Ancak, Rusya'nın federal bir anayasa önerisi, Türkiye'nin önceliğinin aksine YPG'nin askeri başarılarını ödüllendirerek bir Kürt bölgesi oluşumunu sağlayabilir.

AB ile bir mülteci anlaşması imzalandı ancak bu anlaşma, Türkiye'nin AB üyelik sürecine katkı sağlamadı. Sadece anlaşmanın finansal ve bütçe şartları yerine getirildi. Türkiye, Kıbrıs tarafından bloke edilen beş başlığın daha açılmasını istedi."

Raporun sonlarına doğru yapılabileceklere dair şu önerilerde bulunuluyor:

"Türkiye'nin bozulan hukukun üstünlüğü ve sorgulanabilir dış politika kararları karşısında, ilişkileri yeniden değerlendirmenin tam zamanı. Şimdi, Türkiye'nin davranışlarının stratejik sonuçlarına odaklanmak gerek. Omuz silkmek, uzun vadede politik bir strateji değil. 

Türkiye'yi böylesine bir politik muamma yapan şey, Batı'da pek de bir etki uyandırmamışa benzeyen problemli liderliğinin karşı karşıya kaldığı tehditlerdir.

Türkiye'nin, Gülencilerin, PKK'nın ve YPG'nin neden olduğu politik istikrarsızlık konusunda samimi kaygıları var. Türkiye'nin aynı zamanda, NATO'nun sınır güvenliğini öncelleyip öncellemediği ve AB'nin kendisini bir üye olarak isteyip istemediği konusunu sorgulama zemini var.

Öte yandan, Türkiye'nin liderliği giderek otoriterleşiyor ve ülkeyi demokratik standartlardan uzaklaştırıyor. Erdoğan'ın Batı karşıtı söylemi ve itirazı hak eden kimi uluslararası adımları, ABD ve Avrupa'da onun trans-Atlantik ittifakı ciddiye alıp almadığı sorusunu da gündeme getiriyor."

Sonuç bölümünde rapor, Türkiye örneğinde üç temel yaklaşımın devreye girdiğine dikkat çekiyor:

"Terk etme politikası bunlardan biri. Düşünce okullarından biri, Türkiye'nin kaybedilmiş bir vaka olduğunu, bağların kesilmesini öneriyor ki; bu şu anda Türkiye'nin NATO üyeliğine ve AB üyelik müzakerelerinde hakim olan eğilim. 

NATO üyeliği sözkonusu olduğunda, bu yaklaşım en aşırı olanı. Türkiye, hem Rusya ile ortak sınırları paylaşıyor hem de Ortadoğu'ya yakın bir konumda. Hiçbir üst düzey yetkili, Türkiye'nin NATO'dan çıkarılmasını önermezken, bazı analistler, özellikle sağ cenahtaki, gerilim zirveye çıktığında bu argümanı savunuyor.

NATO Türkiye'yi terk edecek olursa, Ankara diğer müttefiklerle aynı eksende hareket etme çabalarını ikiye katlayacaktır. Aslında, Batı'nın riskten korunma çabası, Türkiye'nin genişletilmiş bölgesel sorunlarını daha da kötüleştirdi. Moskova ve Çinle savunma tedariki müzakereleri, Moskova ve Tahranla yürütülen Suriye diplomasi örneğinde olduğu gibi, Ankara'nın diğer seçeneklere açık olduğunu ve güvenlik önceliklerini yerine getirmek için faydacı bir yaklaşım güttüğünü ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, başarısızlıkla sonuçlanan ilişkinin ittifaka gerçek bir tehdit oluşturduğu aşikar.

Türkiye'nin stratejik coğrafyası, Batı için kırılganlıklar yaratsa da, aynı zamanda sınırları ötesindeki daha büyük bir istikrarsızlık için de kale işlevi görmekte. Avrupa boyunca bir bölünmeyi teşvik eden Rusya, Ankara'nın trans-Atlantik ittifakı ile ilişkilerindeki dalgalanmalardan çok daha fazla faydalanabilir. 

Terk etme argümanı, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda daha fazla zemin bulmuş gibi. Onlara göre, Türkiye, öngörülebilir bir gelecekte üyelik için gerekli demokrasi kriterlerini karşılamayacak. Yine de politik ve bürokratik çevrelerde bu konuda bir bölünme mevcut. Politikacılar, müzakerelerin sona erdirilmesi konusunda daha vokal. 

Özetle, taraflardan hiçbiri mezbahayı ilk terk eden olmak istemiyor. AB erişim sürecini sona erdirmenin iki tarafa da faturası olacaktır. Sürdürmenin ise bir faturası yok. Kısa vadede, AB'nin üyelik müzakerelerini sonlandırmak gibi bir niyeti yok görünüyor. 

Amaç odaklı yaklaşım ise; Türkiye'nin güvenilir olmadığını kabul ederek Batı çıkarlarını öncelliyor ancak Türkiye'nin coğrafyasının onu stratejik açıdan önemli kıldığını da kabul ediyor.

Bu yaklaşım, Ankara'nın otoriter gidişatını tersine çevirmek ve Batılı değerleri benimsemesini teşvik etmek yerine, ABD ve AB'nin orta ve kısa vadeli politik, ekonomik ve savunma gerekliliklerine faydacı bir alışverişe odaklanmasını salık veriyor. Transactionalism (amaç odaklı yaklaşım) geçen yıl, düşünce kuruluşlarının Türkiye raporlarının moda kelimesiydi. 

Bu bakış açısına göre, AB için temel öncelik hala mülteci krizini yönetmek, ikinci öncelik de ulusaşırı terörizmin önlenmesi ki buna yakın dönemdeki IŞİD müdahalesi, yabancı savaşçıların geri dönüşü ve yeni tehditlerin ortaya çıkması da dahil.

Üçüncüsü, sayısız bölgesel zorluğun Türk işbirliğini zorunlu kılması. En yakın tehdit ise Suriye. Türkiye'nin PKK ile iç savaşının çözüme kavuşturulması, Suriye ve Irak ilintili sorunların çözülmesi, elbette Batı için de karlı olacaktır. Bölgenin tamamında, Türkiye Irak Kürdistan'ının bağımsızlık referandumunun, Katar'ın Körfez komşuları ile anlaşmazlığının çözülmesinde ve İran'ın bölgesel aktivitelerinin ele alınmasında rol oynayabilir.

Türkiye, Akdeniz'de bölgesel bir enerji merkezi olabilir ve bu da Kıbrıs sorununun çözümüne bağlı. Sonuç olarak, AB ticari hacmi ve Amerikan iş dünyası yatırımları potansiyeli gözönünde bulundurulduğunda, ekonomik çıkarlar olduğu aşikar. 

Aslında, pragmatik nedenlerden ötürü bu yaklaşım zaten uygulamada. Erdoğan'ın trans-Atlantik değerlere saygı gösterip göstermediğine bakılmaksızın, Batılı müttefiklerin bölgesel güvenliği sürdürmede, Suriye çatışmasını sona erdirmede ve mülteci krizine çözüm bulmada çıkarları bulunuyor.

Son yaklaşım ise yükümlülük odaklı. Buna göre, Türkiye'nin coğrafyası, büyüklüğü, Müslüman çoğunluklu demokratik kimliği ve uzun süreli NATO müttefiki olması, onu bu çalkantılı bölgede eşsiz bir ortak kılıyor.

Yükümlülük yaklaşımına karşı çıkanlar, Türkiye ve Batı arasındaki politik, güvenlik, ekonomik, sosyal ve kültürel entegrasyonun boyutunu görmezden geliyor. Hükümetler bu alanların hepsiyle başa çıkamayacağı için, toplumun tüm seviyelerinde bir etkileşim gerekli olur.

Basitçe ifade etmek gerekirse, ikili ilişkiler tam olarak ülkeler arasındadır, liderleri arasında değil. Yükümlülüğün başlangıç noktası, Türkiye'nin güvenlik ihtiyaçlarını kabul etmekten geçer.

ABD ve Avrupa, Ankara'ya talep ettiği her şeyi veremez ancak karşılıklı güvene dayalı sürdürülebilir müzakereler güven oluşturur. Sorun şu ki, Erdoğan'ın otoriterliği ve hukukun üstünlüğüne saygı duymayışı bu durumun altını oyabilir. 

Sonuç olarak, ABD ve AB, Türk sivil toplumu ile teması sürdürmelidir. Son zamanlardaki baskı nedeniyle sivil toplum zayıflatılmış vaziyette, eylem yapan aktivistler cezaevine konuluyor. Yine de hala güçlü bir sivil toplum var. 2017 Haziran'ında yüz binlerce gösterici İstanbul sokaklarında adalet talebiyle yürüdü. 

Sorunlu politik ilişkilere rağmen, insan insana bağları korumak özellikle önemli. ABD ve AB, uluslararası, Avrupalı ve bölgesel mekanizmaları Türkiye'deki yerleşik programlarla desteklemeyi sürdürmeli. Batılı hükümetler, demokrasiyi teşvik çabalarında mütevaziliği ve realizmi sürdürmeli. 

ABD ve Avrupa'nın Türkiye ile ilişkilerinin altının oyulmasından en fazla faydalanacak olanlar, Türkiye'nin yüzünü Batı'ya dönmesini istemeyenlerdir. Bir trans-Atlantik müttefik olarak Türkiye ile ilişkilerde zorluklar, bölgesel tehditler konusunda görüş ayrılıkları ve Ankara'nın kötüleşen hukukun üstünlüğü ilkesine dair kaygılar elbette mevcut.

Ne yazık ki, ilişkiler önümüzdeki yıl da pek ilerleme kaydedemeyecek gibi görünüyor; özellikle Erdoğan'ın gücünü pekiştirmeyi umduğu Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce.

ABD, AB ve NATO, engebeli bir yolculuk için kemerleri bağlamak durumunda. Bu bağlamda, yapıcı ve ilkeli bir yakınlaşma, paylaşılmış zorluklar karşısında işbirliği de dahil, ekonomik avantajın kullanıldığı, insan insana bağların genişletildiği bir ilişki türünü sürdürmek en doğrusu olacak ve gelecekte daha iyi ilişkilerin korunmasını sağlayacaktır."

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar