Ali Yurttagül
Oca 05 2018

Atina, Paris, Berlin......?

Cumhurbaşkanı Erdoğan nihayet “Avrupa’da”. Atina ziyaretinden sonra Paris’te. Berlin hala uzak görünse de, Bayan Merkel bir yılda beş Türkiye ziyareti ile diyalog arayışında ısrarlı olduğunu ispatlamış, ama Ankara ve İstanbul’da “monolog” bulmuş, ilişkilerin kötüye giden seyrini değiştirememişti. 

Havuz medyası Merkel’i Hitler ile, Erdoğan ve diplomasi diline pek hakim görünmeyen Dışişleri bakan Çavuşoğlu “Naziler” ile karşılaştırmaktan çekinmemişti.
 
Hollanda ile yaşanan, bir bakanın apar topar sınır dışı edilmesi ile sonuçlanan kriz henüz hafızalardan silinmiş değil. Büyükelçiler de hala başkentlere dönmedi.
 
AB ülkeleri ile zemheriyi aratmayan ilişkiler sürerken, Erdoğan’ın Atina ve Paris ziyareti Dışişleri kadrosu için önemli bir başarı sayılır. Ama bravo demek için biraz erken.
 
Erken, çünkü Atina ziyareti bilinen önyargıların gündeme taşındığı bir şovdan öteye geçen bir iz bırakmadı. İyi hazırlanmış, on yıllar sonra gerçekleşen bir “ilk” Cumhurbaşkanı ziyareti her halde daha iyi planlana bilinirdi. Böyle bir ziyaret ilişkilerde dönüm noktası olmasa da, bir köşe taşı koyabilir, “tarihi” özelliğinin hakkını kısmen de olsa verebilirdi, olmadı.
 
Olmadı, çünkü ziyaret dış değil, iç politik endeksli, Dışişlerinin değil, Saray’ın projesiydi. İlişkilerde yeni bir sayfa açmak değil, dibe vurmuş imaj ve artık havuz medyasının bile anlamakta zorluk çektiği izolasyon ve “dostlarla kavga” (Barlas) çekilmez hale gelmişti.
 
Durumun farkında olan Erdoğan, kendisi ile aynı karede görünmek istemeyen Avrupa politikacılarını zorluyor. Atina ziyareti bu amaçla yapılmıştı, Paris aynı amacı güdüyor. 
Paris ziyaretinin iç politik misyon olarak başarılı olacağından şüpheniz olmasın. Havuz medyası için malzeme üreteceği ise kesin. Ama Türkiye, ilişkilerimiz, AB süreci, genel olarak ekonomik ve politik bir getirisi olur mu? Belki.
 
Belki, çünkü Avrupa’da aşırı sağ bir yana bırakılırsa, herkes Türkiye ile yaşanan gerilimden rahatsız ve kaygılı. Sadece ilişkilere yansıyan boyutu ile değil, genel olarak Türkiye’nin ruh halinden, hukuk devletinin dibe vurmuş, basın özgürlüğünün ayaklar aklında, Ahmet Altan, Ahmet Şık, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, gibi onlarca değerli gazetecinin hapislerde olmasından rahatsız. 

Cadı avının dolandırıcılar için bile enstrümana dönüştüğü bir ülke artık Türkiye. Yolsuzluğun suç olmaktan çıktığı, düşünce özgürlüğünün her gün yeni baskılarla sınırlandığı bir ülke.
 
Avrupa ikinci bir gerekçeden ötürü de rahatsız. Nerden bakarsanız bakın, Türkiye ile üyelik müzakerelerini askıya almak için tüm veriler mevcut. Polonya’ya kaşı işleme konulan 7. Madde’nin tüm verileri üyelik müzakereleri şartnamesinde 5. Madde olarak var.
Temel insan hakları ve hukuk devleti tehdit altında ise bu madde işleme konmak zorunda. Ama AB ülkeleri bu adımı atmaktan çekiniyor.
 
Çekiniyor, çünkü bu süreci başlattıkları an, yolun nereye varacağını öngöremiyorlar. Üyelik müzakerelerini ciddiye alan siyasi bir irade veya yaşam umudu olduğu için değil.
 
Yaşam umuduna inanan, hasta “komadan, çıkabilir” diyen de yok. Cenaze merasimi ve sonrası durum dehşet verici geldiği için, morgda bekletmeyi yeğliyor siyasi aktörler.
 
Bugünlerde Macron ve Paris bu aktörlerin en etkini. Ankara’nın dibe vurmuş Washington ve Berlin ilişkisi önemli bir alan açıyor Macron için. Paris bu siyasi sahayı kullanmak niyetinde. 
Paris insan hakları, basın özgürlüğü gibi konularda farklı düşündüğü veya sorunları görmezden geldiği için değil. İki önemli gerekçe ile Erdoğan’ı Paris’te birkaç saatte olsa ağırlıyor.
 
İlki şüphesiz ekonomik. Türkiye ekonomisi Erdoğan’a rağmen ayakta ve önemli bir Pazar olmayı sürdürüyor. Büyük projeler gündemde ve Fransa kültüründe “büyük” kelimesinin önemli bir anlamı var. 

Macron Erdoğan’ı Paris’te ağırlayarak, savunma sektöründen tutun, enerji sektörüne kadar Türkiye’nin büyük projelerinden ülkesi için pay almak istiyor. Başarılı olduğu izlenimi var, haberler doğru ise.
 
İkinci gerekçe ise pragmatik. Macron Erdoğan ile diyaloğun basın özgürlüğü gibi konularda mesafe almak, gazetecilerin serbest kalması için daha etkin olacağını düşünüyor. 
Çin, İran gibi ülkeler ile ilişkilerde de seslendirilen bir pragmatizm bu. Ekonomik çıkarların bir nevi ambalajı.
 
Bu pragmatik diyaloğun bir getirisi olmaz mı diye merak mı ediyorsunuz? Olur. Bir iki gazetecinin hürriyetine kavuşmasını sağlar belki. Davaları düşürmediği gibi, Türkiye’de ne basın özgürlüğünün, ne de hukuk devletinin ihyasına katkısı olur.
 
Zira Erdoğan kadar Macron’da görüyor ki, Erdoğan’ın Türkiye projesi ile AB’nin demokrasi ve hukuk devleti anlayışı örtüşmüyor artık. Macron Fransa ekonomisi, Erdoğan iç politik projeleri ile buluşuyor Paris’te.
 
AB ile ilişkiler ne mi olacak? Şimdilik bir şey olmayacak. Morgda tutulacak. “Brexit Türkiye ile ilişkiler için altyapı olabilir diyor” Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel. Londra ile müzakerelerin sonucunu bekleyelim mesajı bu. İlişkiler iki yıl buzlukta kalsın demek istiyor.
 
Olası bir “Trexit” konusunu isterseniz başka bir yazıya bırakalım. Zemheri gününde moralinizi daha fazla bozmak istemiyorum.......