Nick Ashdown
Oca 10 2018

Türkiye-İran işbirliğinin belkemiği: Kürt karşıtlığı

 

İran'ın, son on yılın en büyük hükümet karşıtı protestoları hızını keserken komşusu Türkiye Ruhani hükümetine desteğini dile getirdi.

3 Ocak'ta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başkan Hasan Ruhani'nin protestoculara karşı “uygun bir tutum” aldığını ve protestoların yurt dışından kışkırtıldığını söyledi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da üstü kapalı bir şekilde Washington'ı ima ederek protestolara yabancıların müdahalesine karşı uyarıda bulundu.

Bu açıklama Ankara ve Tahran arasındaki artan işbirliği bağlamında gerçekleşti.

İki ülke şimdi Astana görüşmelerinde Suriye konusunda birlikte çalışıyor ve Irak'taki Kürdistan bağımsızlık referandumuna karşı ve son diplomatik kriz sırasında Katar'ı desteklemek adına benzer bir tutum içindeydiler.

Türkiye ve İran Genelkurmay Başkanları geçtiğimiz yıl nadir görülen bir şekilde birbirlerini ziyaret ettiler, Erdoğan da Ekim ayında bizzat Tahran'ı ziyaret etti.

Geçtiğimiz Haziran ayında Erdoğan, Tahran'ı bölgedeki “Acem yayılması” ile eleştirmişti ve iki ülke genellikle sıkı ilişki içinde olsalar da sıklıkla ihtilaflı duruma düşmüşlerdi.

Ortadoğu Enstitüsü Türk Çalışmaları Merkezi direktörü Gönül Tol, Ankara ve Tahran arasındaki artan işbirliğinin mecburiyetten doğduğunu söylüyor.

Tol, Ankara'nın, ABD ile partner olan ve terörist sayılan PKK'nın Suriyeli kolu olan Demokratik Birlik Partisi'ne (PYD) karşı beraber çalışacağı bir müttefiki olduğunu belirtiyor.

Tol, “Türkiye-İran yakınlaşmasının belkemiğini Suriye ve Suriye Kürtleri oluşturuyor. Türkiye, ABD'nin PYD ile çalışmayı bırakmayacağı gerçeğini bir kere kabullenince yüzünü Rusya'ya, Suriye rejimine ve İran'a döndü” diyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında gerçekleşen Astana görüşmelerinde uçakların uçamayacağı dört “gerilimi düşürme bölgesi" kurulmasına karar verildi.

Tol, “Türkiye, YPG'yi bu gerilimi düşürme bölgeleriyle kuşatmayı amaçlıyor” diyor.

Berlin'deki Free Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler alanında doktora adayı ve İran ile Türkiye üzerine çalışan Doğu ile Ortaklıklar Üzerine Uygulamalı Araştırma Merkezi yardımcı ortak olan Şafak Baş da “Hangisi olursa olsun herhangi bir Kürt milliyetçi hareketine karşı ortak bir düşmanlık var” diyor.

Tahran, bir kısmı Suriye'de YPG saflarında savaşmış olan kendi Kürt azınlığı ile baş etmeye çalışıyor. Bay, İran'ın “bu kişilerin yeteneklerini ülkelerine getirip savaşacaklarından, İran'ın kalbine yeni bir ayaklanma dönemi getireceğinden” korkuyor.

Tol, İran ile ilişkileri rahatlatmanın, bölgede atacağı adıma dikkat etmesi gereken ve çok az dostu kalmış olan Ankara'nın Washington ile zaten vahim durumda olan ilişkilerine daha da zarar verebileceğini söylüyor.

“Türkiye ile Suudi ve Körfez ülkeleri arasında, bilhassa da Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile, gerilimli bir ilişki var ve Türkiye ile İran arasında olan biteni dikkatle izliyorlar.”

Ankara ve Tahran arasındaki son işbirliğini bir yana bırakacak olursak iki ülke hala bölgesel rakipler.

TOBB Üniversitesi Ekonomi ve Teknoloji Bölümü'nde İran uzmanı olan siyaset bilimi profesörü Gülriz Şen, Ahval'e e-posta ile verdiği görüşte “Her iki güç de bölgede hala rakip ve bölgenin,

özellikle de Suriye ve Irak'ın yeniden inşasında daha büyük bir nüfuza sahip olmak için mücadele ediyorlar” diyor.

Türkiye ve İran'ın, büyük bölgesel aktörler ve Orta Doğu'nun iki eski ulus devleti olarak hem çatışma hem de işbirliği üzerine kurulmuş uzun süreli bir ilişkileri var.

1978-79 arasındaki İran Devrimi'nden beri İslam Cumhuriyeti, Türk sekülerler için bir öcü konumunda.

Baş, devrimden sonra “İran'ın birdenbire Kemalist elit için ideolojik bir can düşmanına döndüğünü” belirtiyor.

O zamandan veri çok sayıda Türk seküler İslamcıların Türkiye'yi İran'a benzeteceği konusunda uyarıda bulundu. Erdoğan hükümetinin, son dönemde dini kamuoyunun gözüne daha fazla çarpar hale getirmesi, eğitim ve diğer alanlarda İslami politikaları uygulamaya başlaması ve Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün laik prensiplerinin daha az vurgulu hale getirilmesiyle bu uyarı daha da arttı.

Ama Baş, Türkiye'nin İslam Cumhuriyeti'ne dönmesi için daha uzun bir yolu olduğunu söylüyor.

Baş, “İki ülkede de yaşadım ve Türkiye kesinlikle İran değil. Zayıf bir muhalefetimiz olsa da hala bir muhalefetimiz var” diyor.

Baş, devrimin İran'da nasıl çok popüler olduğuna dikkat çekerek, nüfusun sadece kendisine sadık yarısını yönetebildiğini vurguladığı “Erdoğan'ın o kadar destekçisi yok” diyor.

“İran rejimi ile AKP arasındaki ana farklılık, İran rejimi devlet için ideolojik bir temel oluşturmayı başarmış olması.”

“AKP'nin en çok eksikliğini gördüğü şey ise bir ideoloji [...] liberal reformlar, İslamcılık, milliyetçilik ve çılgınca değişen bir dış politika arasında gidip geldikleri düşünüldüğünde kim olduklarını gerçekten bilmiyorum.”

İran ve Türkiye'de protestolar da birbiriyle kıyaslanıyor. Türkiye'nin 2013'teki Gezi protestoları, İran'ın 2009'daki Yeşil Hareketi'ne benziyor.

Baş, “İkisi de kentli, temelde kentin orta ve üst sınıfını harekete geçiren ve gerçek anlamda işçi sınıfına ulaşamayan hareketlerdi. İkisi de bu nedenle başarısız oldu” diyor.

Ama İran'daki son protestolar Gezi ya da Yeşil Hareketi'nden temel olarak farklı.

Şen, “Protestocular, muhafazakarların temel desteğini oluşturan çoğunlukla kentli yoksullar, işçi sınıfı ve işsiz gençlerden oluşuyor” diyor.

“Protestoların ilk hedefi ekonomik başarısızlıkları nedeniyle Ruhani hükümeti olsa da protestolar hızla rejim ve dini lidere karşı yöneldi ve protestocular Tahran'ın dış politikası ile bölgesel çaptaki müdahalesini eleştirdi.”

İşsizlik, bilhassa da gençlik arasında çok yüksek, temel gıdaların fiyatları geçtiğimi yıl birden yükseldi ve Aralık ayında gaz fiyatlarının arttığı duyuruldu.

Baş, “Hayat gittikçe daha da zorlaşıyor. Gün be gün daha pahalı hale geliyor” diyor.

“Eğer Tahran'ın kuzeyine doğru giderseniz kendinizi birçok Porsche arabanın arasında Malibu'da gibi hissedersiniz. İnsanlar inanılmaz düzeyde zengin, en azından Tahran'ın kuzeyinde ve Tebriz'de [...] ama diğerleri bir kilo pirinç bile alamıyor.”

Protestolar daha sonra eleştirilerini İslam Cumhuriyeti'nin kendisine kadar genişletti.

Demokrasiyi Savunma Vakfı kıdemli İran analisti Behnam Ben Taleblu, “Bu protestoları sürdüren şey sadece ekonomik meseleler değil, aynı zamanda hangi fraksiyon altında olursa olsun hala ilerleme kaydedilmediğinin bilinci.

Eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'dan Ruhani'ye kadar olan herkes bize X,Y,Z vaat ediyor, ancak hiçbiri bu vaatlerini gerçekleştiremiyor” diyor.

Uzmanlar, Batılı ülkelerin Batı ve bilhassa Amerikan karşıtı duygular barındıran Türkiye ve İran'daki muhalefet hareketlerinde oynadıkları rol konusunda ince bir çizgi izlemesi gerektiğini söylüyor.

Tol, “İçten konuşmamı isterseniz, Batılı ülkelerin destek vermek yönünde ahlaki bir zorunlulukları olduğunu ancak diğer bir yandan bu durum, özellikle de Amerikan karşıtlığının güçlü olduğu ve rejimlerin bunu halkın meşru taleplerini gayrimeşrulaştırmak için kullandığı ülkelerde geri tepti” diyor.

“Ne zaman bir protesto olsa Erdoğan'ın ve İran'daki Ayetullah'ın ilk refleksi Batı'yı işaret etmek olur. Dolayısıyla ben ülkelerin bu işlere karışmasının kendi amaçlarına zarar verdiğini düşünüyorum. Ama diğer bir yandan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un en son Erdoğan ile yaptığı görüşmede insan hakları ve hukuk devleti meselesini dile getirmesi hoşuma gitti.”

Tol, İran'daki 2009 protestolarında, Başkan Barack Obama'nın ilk olarak sessiz kaldığını ancak daha sonra hükümetin baskı politikalarının ardından sesini yükselttiğini, bunun akıllıca bir hareket olduğunu söylüyor.

Profesör Şen, “Barışçıl protesto hakkında desteğini açıklamaları çok önemli” diyor.

“Bununla birlikte bu çağrılar evrensel insan hakları bağlamında yapılmalı ve jeopolitik baskı için halk bir pazarlık kozu olarak kullanılmamalı.