Zülfikar Doğan
Tem 07 2019

Putin’den Erdoğan’a İdlib’den Libya’ya cihatçı transferi uyarısı

Başkent Ankara hafta sonu sabahına Merkez Bankası (MB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bir kararnameyle görevden alınmasının şokuyla uyanırken, Libya’da giderek tırmanan kaygı verici gelişmeler ve Erdoğan-Putin arasında gerçekleşen Libya görüşmesi gözlerden kaçtı.

MB Başkanı’nın görevden uzaklaştırılmasının ilk yansımaları, bugün piyasalar açıldıktan sonra görülecek. Faiz, döviz kurları ve TL’nin son bir haftadır yeniden değerlenmeye başlaması üzerinde, MB’ye yapılan gece yarısı darbesinin etkisinin negatif yönde olacağına ilişkin beklentiler ağırlıkta. 

2001’deki ağır ekonomik kriz ve el konulan onlarca bankanın ardından Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imzalanan stand by anlaşmasının ana omurgası, Merkez Bankası’nın Bağımsızlığı, bankacılık sektörünün şeffaflaştırılarak sermaye yapısının güçlendirilmesi ve özerk piyasa yapıcı, düzenleyici regülasyon kurumlarının oluşturulması üzerine oturtuldu. 

Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı’ndan ayrılarak, ekonominin yapısal sorunlarını çözmek ve IMF programının uygulanmasını gözetmek üzere Türkiye’ye gelen Kemal Derviş, TBMM dışından kabineye ekonomi bakanı olarak atandıktan sonra, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulamaya girdi. 

Bankacılık Düzenleme ve Denetim Kurulu (BDDK), Enerji Piyasaları Düzenleme ve Denetim Kurulu (EPDK), Rekabet Kurulu (RK), Kamu İhale Kurumu (KİK), Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Tütün ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) vb. özerk düzenleyici kurullar art arda kuruldu.

Ancak, 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen AKP’nin yaptığı ilk işlerden birisi, tek maddelik bir yasa değişikliğiyle, tüm özerk kurulların yönetimlerini görevden alarak değiştirmek oldu. Özerk düzenleyici kurullara indirilen bu ilk darbeyle, ekonomide düzenleme-denetim ve şeffaflık devreden çıkarken, Kamu İhale Yasası ve KİK kanunu 17 yılda 180 kez değiştirildi.

Bir anlamda AKP hükümetleri kamu ihale yasasını yılda ortalama 10 kez değiştirdi. Kamu ihalelerindeki istisnalar, yasadan muafiyetler, adrese teslim ihale uygulamaları, seçilmiş şirketlere davet usulü ihaleler yaygınlaştı. 

Ekonomideki özerklik, şeffaflık ve bağımsızlığın geride kalan son kalesi Merkez Bankası’ydı. O da 18 yılın sonunda, eski Merkez Bankası başkanlarının bile varlığından haberdar olmadığı bir KHK ile bitirildi. Bundan sonrası için, “piyasa yapıcı özerk kurulların ve bağımsız MB’nın bertaraf edildiği, müdahaleci, güdümlü, siyasi iktidar kontrolünde, serbest piyasadan uzaklaşan, kumanda ekonomisine dönüş” sürecine girildiğini öngörmek yanlış olmaz.

Tel tel dökülen bu ekonomik tabloyu derinden sarsacak dış politika sorunları da giderek artıyor. ABD ile S-400 geriliminin alacağı yön hâlâ belirsizliğini korurken, Libya’daki gelişmeler hızla ısınıyor.

Kaddafi sonrası oluşan iki başlı yönetim yapısında Tobruk ve Trablus arasında tercihini İslamcı-İhvancı Trablus’tan yana kullanan Erdoğan iktidarı, maddi-manevi-siyasi ve silah desteğini de Trablus’taki Milli Mutabakat Hükümeti ve Başbakan Fayez el-Sarrac lehine devreye soktu.  

Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Tobruk yönetimi ve Libya Ulusal Ordusu’nun başındaki Mareşal Halife Hafter’in sözcüsü 28 Haziran’da yaptığı açıklamada, Türkiye’yi “düşman” ilan ettiklerini, Libya hava sahasının ve limanlarının Türk uçakları ve gemilerine kapatıldığını, gördükleri yerde vuracaklarını açıkladı. Bu arada altı Türk vatandaşını tutuklayan Hafter güçleri Türkiye’nin gösterdiği sert tepki üzerine bu eyleminden geri adım attı. Ancak Libya’daki Türk vatandaşlarının can ve mal güvenliği konusu, hâlâ kritik önemde.

Birleşmiş Milletler de (BM) Libya’nın resmi temsilcisi olarak Trablus yönetimini tanıyor. Ancak savaşan taraflara silah satışını yasaklamış durumda. Türkiye ise Sarrac yönetimi ile imzaladığı Askeri İşbirliği Anlaşması çerçevesinde, Trablus hükümetine silah ve zırhlı araç sevkiyatını sürdürüyor.

Türkiye’nin tezi, Trablus yönetiminin BM tarafından Libya’nın meşru hükümeti olarak tanındığı, silah satışının da bu çerçevede meşru olduğu yönünde.

Erdoğan, önceki gün Fayez Sarrac ile İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelerek Libya’daki son gelişmeleri görüştükten sonra, Trablus hükümetine Türkiye’nin desteğini yineledi ve “Libyalı kardeşlerimizin yanında durmaya devam edeceğiz” dedi. Bu görüşmenin hemen ardından ise Erdoğan’ın Rusya devlet başkanı Vladimir Putin ile bir telefon görüşmesi yaptığı, iki liderin Libya konusunu ele aldıkları açıklandı.

Rusya, şu ana kadar Libya’da herhangi bir tarafa desteğini açıklamasa da, Mareşal Hafter’e örtülü destek verdiği biliniyor. Bir süre önce Moskova’yı ziyaret eden Hafter, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile görüşmüştü.

Rusya Devlet Başkanı’nın iki gün önce Libya konusunda Suriye bağlantılı dikkat çeken sözleri, Erdoğan ile telefon görüşmesinden önce geldi. Putin, 5 Temmuz’daki açıklamasında Libya’da şiddetlenen çatışmalar sonrasında, Suriye’de cihatçıların ve radikal İslamcıların kontrolündeki İdlib’den Libya’ya cihatçı akını yaşandığını, bu gelişmeden büyük endişe duyduğunu vurguladı.

Erdoğan ile Putin arasında geçen yıl Eylül ayında imzalanan Soçi mutabakatı çerçevesinde İdlib, Türkiye’nin denetim ve gözetimine bırakılmıştı. Türkiye İdlib’de ılımlı muhalifleri ayrıştırma, radikal cihatçıları kentten tasfiye ve silahsızlandırmayı taahhüt etti. Ancak mutabakatın üzerinden geçen on aya rağmen, bu taahhütler yerine getirilemediği gibi, İdlib’in kontrolü tümüyle El Kaide-El Nusra kökenli Heyet Tahrir Şam’a (HTŞ) geçmiş durumda.

Rus Dışişleri ve Savunma Sakanlığı yetkilileriyle, Putin’in sözcüsü Dimitri Peskov’un da aralarında yer aldığı üst düzey isimler, Türkiye’nin İdlib’de üstlendiği taahhütleri yerine getirmediği, cihatçı tehdidinin büyüdüğü, müdahalenin kaçınılmaz hale geldiği yönünde açıklamalar yapıyorlar.

Putin’in son açıklamasında İdlib’den Libya’ya yönelik cihatçı akınından endişe duyduğunu dile getirmesi, dolaylı şekilde Türkiye’ye uyarı mesajı. Putin, Türkiye’nin gözetim, denetim ve taahhüdü altındaki İdlib’den, Türkiye’nin desteklediği İslamcı-İhvancı Trablus yönetimi saflarında savaşmak üzere Libya’ya cihatçı akını başladığını dile getirerek, isim vermeden Türkiye’nin cihatçılara izin verdiği, göz yumduğu ithamında bulunuyor.

Putin’in bu açıklamalarından iki gün sonra gerçekleşen telefon görüşmesinde iki liderin Libya’yı ele aldıklarının belirtilmesi, Rus liderin İdlib ve Libya konusundaki rahatsızlıklarını Erdoğan’a ilettiği şeklinde yorumlanıyor. 

Suriye’de işbirliğine karşılık, İdlib konusunda Türkiye ile Rusya arasında HTŞ ve cihatçılar üzerinden giderek derinleşen bir çatlağın oluştuğu gözlenirken, Libya’da ise iki tarafın karşı karşıya gelmesi ihtimali belirmiş görünüyor.     

Putin, Mareşal Hafter’in Trablus’a başlattığı son saldırıyla şiddetlenen çatışmalar ardından ifade ettiği bu sözler ve diplomatik dille, Türkiye’yi cihatçıları Libya’ya taşımakla itham ediyor.

Suriye’den sonra Libya’da da giderek iç savaşın tarafı haline gelme yönünde adım adım ilerleyen iktidarın Libya politikasını eleştiren muhalefet ise Erdoğan’a Libya bataklığından uzak durma çağrıları yapıyor.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.