Otoriterizmin Rekabeti: Erdoğan’a karşı Sisi

Bu ay, Mısırlılar cumhurbaşkanlarını seçmek için sandık başına gidecek. Kağıt üzerinde Cumhurbaşkanı Abdül Fettah El Sisi'nin tek rakibi, nispeten az tanınan Mısırlı siyasetçi Mousa Mostafa Mousa.

Ancak, Sisi'nin gerçek rakibi Mısır'dan değil, bir başka bölge lideri olan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Dış İlişkiler Konseyi düşünce kuruluşunun kıdemli üyelerinden Steven A. Cook'un yazdığı gibi: “Bu günlerde diktatörler gözde oldu.” Arap baharının başarısızlığından ve birçok Arap ülkesinin zayıflamasından sonra, bölgenin ilgisi demokrasiden uzaklaşarak güçlü diktatörler lehine değişti.  Böyle bir ortamda, hem Sisi hem de Erdoğan, mevcut bölgesel düzenle mücadelede yerini almak amacıyla farklı otoriter modelleri pazarlayarak kurnazca rekabet ediyor.

Mısırlı Sisi’nin siyasetçi olmadığını daha önce yazdım; bunun yerine kendisini bir devlet kurucusu olarak görüyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki patronları ile birlikte Sisi, geçmiş otoriter modellerden farklı yeni bir devlet modeli sunan bir üçlüyü oluşturuyor.

Bu yeni üçlü siyasal İslam'ı sadece kendi yönetimlerini değil, aynı zamanda kurucularının Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından inşa etmek için çok uğraştığı ulus anlayışını da zayıflatmayı amaçlayan ortak bir düşman olarak görüyor. Bu nedenle, Müslüman Kardeşler ve diğer Arap ülkelerindeki onun kardeş grupları gibi tüm siyasal İslamcı gruplarla mücadele etmek için işbirliği yapıyorlar.

Öte yandan Türkiye'de, kurnaz bir politikacı olan Erdoğan da kendisini devlet kurucusu olarak görüyor. Bununla birlikte, Arap muhaliflerinin aksine, model devletini Birinci Dünya Savaşı'ndan önce bölgede egemen olan Osmanlı düzenini yeniden canlandırma üzerine kuruyor. Son konuşmalarının birinde Erdoğan, Türkiye'nin fiziki sınırlarla belirlenmiş topraklarından daha fazlasının anlamına geldiğini ve kalbinin yarısının Halep, Kerkük ve Kudüs gibi eski Osmanlı şehirlerine adandığını söyledi.

Erdoğan’ın ideolojisinin yanı sıra sözleri, birçok Arap başkentinde derin bir rahatsızlığa neden oluyor. Bu, Erdoğan'ın konuşmalarında bölgedeki şehirlerden ilk defa bahsetmesi değil, bununla birlikte bir zamanlar yerel dinleyici kitlesini hedef alan retorik olarak görülen şey, özellikle İslamcı savaşçıların yardımıyla Kuzey Suriye’deki Afrin bölgesinin işgal edilmesinin ardından bölgesel düzene yönelik ciddi bir tehdit olarak görülüyor.

Türk Cumhurbaşkanı, ideoloji olarak ciddi ölçüde siyasal İslam'a dayanıyor. Çeşitli İslamcı grupların birçok üyesine Türkiye’de ev sahipliği yapıyor ve popülerliklerinin önemli ölçüde azalmasına rağmen hatalı bir şekilde onların hala Arap dünyasında popüler olduğunu kabul ediyor.

Türk Cumhurbaşkanı yasal demokratik süreçle iktidara gelmesine rağmen, sinsi bir şekilde tam bir otoriter hükümdara evrildi ve Türkiye'yi "totaliter bir hapishaneye" dönüştürdü. İddialara göre, böyle bir acımasızlık Arapların çoğunun gözündeki Türkiye'nin demokratik modelini bitiriyor ve Erdoğan'ın yönetim tarzı ile diğer Arap otokratları arasındaki farklılıkları yok ediyor.

Erdoğan tehdidine karşılık vermek için, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsü, Erdoğan’ın Türk modelinden üç ana yönüyle farklı bir model ortaya koyuyor:

Birincisi; Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsü, her bir liderliğin diğerine yatırım yaptığı ve destek verdiği işbirlikçi bir otoriterizm. Bu yönüyle Nasır, Saddam ve Kaddafi'nin tek adam döneminden ayrılmakta.

Her üç ülkedeki yönetim, tek kişilik modelin olağanüstü çöküşe karşı kırılgan ve hassas olduğunun farkında. Bu nedenle, seleflerinin akıbetinden kaçınmak için birlikte çalışmayı hedefliyorlar. Bununla birlikte Türk Cumhurbaşkanı, açık kırılganlığına rağmen hala tek adam modeline güveniyor.

İkincisi, boşuna tekerleğin yeniden icat edilmesi.

Erdoğan ve diğer siyasal İslamcı’lardan farklı olarak Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsü, bölgenin çalkantılı geçmişine bir çizgi çekmeyi hedefliyor ve kindarlık kartını oynamaya başvurmadan ya da geçmiş felaketler üzerinde durmadan ulusal kimliklerini korumayı ümit ediyor.

Geçmiş ihtişamı ile birlikte halifelik döneminin bittiği biliniyor. Bunun yerine, kalpleri ve zihinleri kazanmak için duygusallığa bel bağlamayan daha makul politikalarla halkın ikna edilmesine odaklanılıyor.

Üçüncüsü, Cihatçılık’ı savunmak yerine onunla mücadele etmek.

Türk Cumhurbaşkanı İslamcı militanların çoğunu kendi şartlarının kurbanı olarak görüyor ve “cihat” kavramını sürekli olarak kullanıyor. Bunun aksine, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsü radikalizm ve din arasındaki bağlantıyı kabul etmeye ve radikalizmle mücadele teminatı vermeye istekli.

Bu onların modelinin laik olduğu anlamına gelmiyor, laiklikten oldukça uzak aslında. İslamcılık yerine, Arap halkına dini açıkça daha az benimseyen ve laiklik ile liberalizmin bazı unsurlarına karşı daha hoşgörülü eklektik (derleme) muhafazakar bir otokratik model sunuyor.

Kısacası, Mısır'ın bu ay yaşayacağı şey sadece bir seçim değil, ayrıca bir İslamcı Türk modeline karşı geliştirilen yeni bir yönetim modeli hakkında referandum yapılması.

Türkiye Cumhurbaşkanı, Mısır'daki düşmanlarını eleştirirken “darbe” diye bağırabilir, ancak bölgesel hırsları hakkında lafını esirgememeye devam ettiği sürece, Mısırlılar ve daha geniş bir Arap kitlesi otokratik cumhurbaşkanlarına sarılmaktan başka bir seçenekleri olmadığını hissedecek ve geçici olarak demokrasi hayallerini terk edecek.