Ara 27 2017

Rusya için Türkiye mi İran mı daha tercih edilebilir bir aktör?

 

ABD henüz iktidara geldiği 2002'de, Türkiye'nin yönünü Batı'ya mı yoksa Doğu'ya mı çevirmesi gerektiği yönünde sıcak bir tartışma da yürütülüyordu. 

Türkiye'nin AB ile 1963'te başlayan ve yarım asıra varan üyelik müzakerelerinin nihayete ermemesi ve AB içinden Türkiye'nin üyeliğine ciddi itirazların yükselmesi, Türkiye'deki kurulu düzenin yeni ittifak alternatifleri aramasını da beraberinde getirdi. 

Bir dönem AKP eliyle kimi üyeleri cezaevine konulan Avrasyacı kanat son yıllarda AKP üzerindeki nüfuzunu arttırmış ve Türkiye'nin dış politika yönünü Rusya, İran ve Çin'e çevirmiş görünüyor. Kimilerine göre belli başlı Avrasyacılar, Yaşar Büyükanıt, Aytaç Yalman, Çetin Doğan, Fevzi Türkeri, Tuncer Kılınç, Şener Eruygur, Köksal Karabay.

Hatta 2002'de Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri olan Orgeneral Tuncer Kılınç, Türkiye'nin, AB'den en ufak bir yardım görmediğini belirterek, "Türkiye'nin, Rusya ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum" çıkışını yapmıştı.

O dönem bir fikrin ifadesi olarak görülen bu durum daha sonraları AKP iktidarının dış politikasının merkezine oturdu ve ABD ile AB'den adım adım kopuşunun başlangıcı olarak kayıtlara geçti. Şimdilerde hem ABD hem NATO hem de AB ile ilişkiler pamuk ipliğine bağlı görünüyor. Taraflar birbirini gözden çıkarmak için çok sayıda hamle yapsa da hem bölgesel hassasiyetler hem de jeopolitik konum bu süreci yavaşlatan bir etki yaratıyor.

Son zamanlarda, AKP hükümeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan öncülüğünde Rusya ile yakın ilişkiler geliştirmiş vaziyette. Bu denklemin bir ucunda ise İran var. NATO, ABD ve AB bloğunun "düşman" gördüğü Rusya ve İran ile bu denli yakın ilişkiler geliştirilmesinin Türkiye'nin geleceğine sağlayacağı katkı ve zararın tartışılması bir kenara, Rusya için Türkiye mi yoksa İran'ın mı muteber ortak olduğu tartışmaları yürütülüyor.

Kadir Has Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Profesör Mitat Çelikpala'ya göre, Rus lider Putin ile Erdoğan'ın bir yıl içinde yedi kez görüşmesi, Suriye'de çözüm için Rusya'nın, İran'ın yanısıra, Türkiye ile işbirliği yapma zorunluluğunun bir yansıması. 

Çelikpala, Türkiye’nin İran’a kıyasla daha tercih edilebilir bir aktör olduğu görüşünde ve bu konuda şunları söylüyor:

“Çünkü Türkiye yeniden yapılanmada Batılı ortakların da itiraz etmeyeceği aktörlerden biri. Dolayısıyla alanı genişletmek ve işbirliğini sağlıklı hale getirmek Astana’da başlayan süreci Soçi’de taçlandırdıktan sonra Cenevre’de de Rusya yanında en azından Türkiye’yi bulmak istiyor.Tabii burada mesele Türkiye’nin çıkarlarıyla Rusya’nın çıkarlarının aynı Türk-Amerikan çıkarlarında yaşandığı gibi farklılaşabileceği noktaya ulaşmış olmamız. Putin de burada herhalde süreci kontrol ederek bu ayrışmayı engellemeye çalışıyor.”

Ancak Çelikpala, Rusya ile Türkiye'nin ayrıştığı konulara da dikkat çekiyor ve YPG'nin bunların başında geldiğini belirtiyor.

"Hem Amerikalılar’ın hem de Ruslar’ın özellikle savundukları DAEŞ yenildikten sonra, Rakka’nın ele geçirilmesinin ardından savaşın bittiği yönünde. Fakat Türkiye açısından bakıldığında, özellikle bu Fırat Kalkanı operasyonu sırasında da söylenmişti, Türkiye’nin tehdit algılamasının başında PKK’yla bağlantılı örgütler var. Bu örgütlerin sahadaki etkinlikleri artmış vaziyette. Türkiye’nin 800 kilometrelik sınırının yarıya yakınını bu unsurlar kontrol ediyor. Toprak olarak bakarsınız Suriye’nin yüzde 20’si bunların kontrolu altında ve hem Rusya hem ABD sahada çalışabilecekleri muhalif unsurların başında bunları görüyor. Türkiye içinse bu bir tehdit, dolayısıyla Türkiye’nin bu konuda taviz vermemesi, çözümün tıkanması ya da işbirliğinin aksaması anlamına gelebilir."

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz