Dendias-Çavuşoğlu diyaloğu

15 Nisan günü, canlı yayın olarak gergin, çarpıcı ve ilginç bir Türk-Yunan diyalogu izledik. Tarafların bir araya gelip konuşarak ikili ilişkileri yumuşatacağı beklentisi vardı. Kapılar ardında muhtemelen böyle bir adım atılmış olsa da, kamuoyu önünde gerilim tazelendi.

Türk tarafı Dendias’ın konuşmasını “itham edici” buldu, cevap hakkının doğduğunu söyleyerek o da kendi ithamlarını dile getirdi. En doğal biçimde, her iki ülkede her iki taraf da kendi milli temsilcilerini onayladı, karşı tarafı haksız buldu ve eleştirdi. Türkiye açısından Yunanistan Dış İşleri bakanı üzüm yeme yerine bağcıyı dövmeye kalkıştı ve haddi bildirildi. Yunanistan açısından Dendias malumu söyledi ve resmi tezleri basına duyuran Çavuşoğlun’a (Batı Trakya “Türkleri”) gereken cevabı verdi.  

Kendi açımdan bu olayın kötü, iyi ve üzücü üç yanı var. Kötü yanı gerilimin aşılamamasıdır. İki taraf da içlerinde taşıdıkları öfkeyi, güvensizliği ve kaygıyı dışa vurdu. Bunların açığa çıkması gerilimin sürdürülmesine neden olacak. İyi yanı, siyaset sahnesinde oynanan adatıcı oyunun ortaya çıkması. Boş güzel lafların, iyi niyet ilanlarının ve “dost ve kardeş” edebiyatının sonlandırılmasının gereği ortaya çıktı. 

Sorunlar somuttur. Fobiler ve kuşkular hayali ve paranoya da olsa, tarafların ruh hali gerçektir. Bu ruh halinin anlaşılmıyor olması işin üzücü yanıdır. Sürtüşen taraflar ve onların izleyicileri içinde bulundukları trajik (ve kimi zaman komik) durumun farkında değiller. Kendi çarpık ve yanıltıcı algılarının kurbanıdırlar. Empatileri sıfır. Kendi iç dünyalarını anlamakta bütünüyle yetersiz. Öteki tarafı suçlayarak sözde masum bir kimliğin huzurunu yaşıyorlar.

Ayrıca “yorumcuların” iki tarafın tezlerini ele alıp onları tartışmak yerine, uzak mesafeli milli psikolojik açıklamalarda bulunmaları,  yani önyargılarını tekrarlamaları da umut kırıcı.

Bundan tam 33 yıl önce klasik Türk-Yunan diyalogu konusunda bir yazı yazmıştım, aşağıda ekliyorum. Yalnız bir kelimeyi değiştirdim: Avrupa Topluluğu’nu Avrupa Birliği yaptım. Gerisi on yıllarca aynı (Tencere Dibin Kara, 1989 kitabımdan). O eski yazının başlığı Diyalog. Üzücü dediğim bu tekrardır. Bir arpa boyu yol alınmış.

Bir Türk-Yunan diyalogu izlemek ister misiniz?

Burada okuyacaklarınızı ben uydurmadım; ben yalnız yaşamım boyunca bu konuları açtığımda aldığım yanıtlarla karşılaştığım tepkileri derleyip bir sıraya koydum.

İki politikacı konuşuyor. Ama politikacıların aynı zamanda bu toplumda büyümüş olan yurttaşlar oldukları, "bizim" gibi insanlar oldukları da unutulmamalı.

Türk - Müsaade ederseniz bendeniz de şunu eklemek istiyorum dile getirdiğiniz ve gönülden alkışladığım

dostluk isteğinize. Biz dünyanın bu güzel köşesinde yıllarca bir arada yaşamış iki ulusun çocuklarıyız. İç içe

kardeşçe yaşamak yaraşır gene bize. Bu geçimsizlik bulutları yok edilmelidir.

Yunanlı- Ne kadar haklıdır ekselansları. Barış ve iyi komşuluk, halklarımızın mutluluğuna doğru atılacak ilk adımı oluşturacaktır. Savaşın ve silahlanmanın düşüncesi bile zararlıdır. Dünya barışı zaten bizim politikamızın temelini oluşturmaktadır. Halklarımız ekonomik sıkıntı içindedir. Artık bu anlamsız sürtüşmelere son vermeliyiz. (Kucaklaşırlar, öpüşürler.)

T- El ele vermeliyiz. Bizim başlatacağımız beraberlik Avrupa’da yeni bir iyimserlik ve refah havası ektirecektir. Zatı âliniz de takdir eder ki biz istersek Ege’yi bir sevgi ve şölen denizine dönüştürebiliriz. Bugünden tezi yok oturup tüm sorunlara bir çözüm bulmalıyız. Biz bu konuda her türlü ödünü vermeye hazırız, kararlıyız. Biz iyi niyetle hırçınlıklara paydos diyoruz!

Y- Bunu duymak bizleri nasıl sevindirdi bilemezsiniz efendim. Tabii siz de kabul edeceksiniz ki dostluğun en güzel belirtisi güzel sözler değil, iyi niyetli davranışlardır. Bu yolda acaba ne düşünüyorsunuz?

T - Aynen katılıyorum düşüncenize. Biliyorsunuz biz vizeleri serbest bıraktık. Yunanlı kardeşlerimiz Türkiye’ye serbest gelebiliyor. Ama siz hâlâ vize istiyorsunuz.

Sizi üzmek istemezdim ama bunu söylemem gerekiyor:

Yurttaşlarımız bazen konsolosluğunuzda gereksiz bekletiliyor, sıkıntıya sokuluyor.

Y - Haklı olabilirsiniz. Bütün memurlarımızı tam olarak kontrol edemiyoruz. Ve bu aramızda kalsın, bazen muhalefet yanlısı memurlar kasıtlı problemler yaratıyorlar, bizi zor durumda bırakmak için. Ben hemen konsolosa direktif vereceğim, vizeleri geciktirmeyecekler. Ama bizim de sizden bir istirhamımız var. İyi niyet davranışı olarak siz de ordunuzu Kıbrıs’tan çekin. Zaten bu Birleşmiş Milletler’in de isteğidir. Bu sorunu böylece halledelim.

T - Bizim de isteğimiz budur. İlk toplantımızda bu

konuyu ele alıp ayrıntılarını saptayalım.

Y - Ama bu konuda konuşacak ne var ki, Kıbrıs bağımsız bir ülkedir. Eğer gerçekten iyi niyetliyseniz, bunu kanıtlamak istiyorsanız çekin askerinizi adadan.

T - İyi niyet hep tek taraflı mı olacak beyefendi? Sizin taraf bu arada ne yapacak? Sonra Kıbrıs sorununu biz yaratmadık. Darbeyi siz yaptınız Enosis amacıyla. Şimdi suçlu bizmişiz gibi davranıyorsunuz, olayların sırasını unutmuş gibisiniz.

Y - Azizim, "siz yaptınız" ne demektir? Bu olaylar daha geçen gün olan olaylardır, unutmuş gibi davranıyorsunuz oysa, Makarios’a karşı darbeyi yapan albaylar cuntasıdır. Bu diktatörler Yunan halkını hiçbir biçimde temsil edemez. Onları zaten yaşam boyu hapse tıktık. Bizi şimdi, sorumlu olmadığımız bir davranış için nasıl suçlarsınız? Bu rejim silah zoruyla ve bize karşı ayakta kalmıştı.

T - Biz karşımızda Yunan devletini görüyoruz, beyefendi. Cunta sizin iç sorununuz. Alt tarafı yedi yıl boyunca Yunan halkı albayları devirebilirdi. Yapmadı. Sonunda Ecevit’in barış harekâtı olmasaydı ülkenizde demokrasi kurulamayacaktı; bu değişikliği bize borçlusunuz.

Y - İnsaf yahu! Hem Kıbrıs’ın yüzde kırkını silah zoruyla aldınız hem de borçlu çıktık.

T - Biz silaha başvurmayı istemedik, ama sizinkiler soydaşlarımızı ezip yok ederken seyirci kalamazdık.

Y - Bahane bunlar. Fırsat kolluyordunuz, Kıbrıs’ı almak için. İyi niyetliyseniz şimdi çıkın gidin.

T - Kıyımlara devam edebilmeniz için mi çıkıp gidelim?

Y - Azınlıkları ezen biz değiliz, sizsiniz. Ne oldu Pontus Rumları, ne oldu İstanbul Rumları? Yok ettiniz;

onları. Oysa Batı Trakya’da azınlıklar gül gibi geçiniyor.

T - Gül gibi geçinen İstanbul ve İmroz Rumları’dır. Biz kimseye ilişmedik. İsteyen tüm vatandaşlık haklarından yararlanabilir.

Y - Ya 6-7 Eylül olayları; yüzyılımızın Saint Bartholomew olaylarıdır bunlar.

T - Saçmalıyorsun, abartıyorsun! Kimsenin burnu kanamadı. Zarara uğrayan tazmin edildi. Sorumlular Yassıada’da yargılandı, ağır ödediler yanlışlarını. Türk halkına mal edemezsin o geceyi.

Y - Başka suçlardan hüküm giydi onlar. Tazminat ise komedyaydı.

T- İstanbul’un en iyi geçinenleri gene Rumlar’dır. Kiliseleri, okulları serbesttir. Oysa Batı Trakya Türkleri... Dünya alem öğrendi yaptıklarınızı, utanmadan eziyorsunuz, insan hakları...

Y - En başta onlar Türk değildir. Müslümandırlar, Osmanlıdırlar, Pomaktırlar...

T - Türktürler, soydaşlarımız, kardeşlerimizdirler. Dilleriyle, adlarıyla, inançları ve gelenekleriyle Türktür. Bunu böyle bilesin.

Y - O zaman Rumlar’a da Yunanlı deyin.

T - Onlar Yunanlı değildir. Hıristiyandırlar, Romalıdır. Yüzyıllardır adları Rumdur, hiçbir zaman Yunanlı olmamıştı.

Y - Peki, neden 1925’te bir buçuk milyon Rum’u Anadolu’dan Yunanistan’a sürdünüz, ocaklarını söndürdünüz?

T - Nedenini çok iyi biliyorsun, şimdi saf pozu takınma. O azınlığın bahanesiyle Ankara’ya kadar Yunan ordularını süren babalarınız değil miydi? Yoksa turizme mi gelmiştiniz?

Y - Eskileri deşmesen senin için daha iyi olur. Dört yüzyıl boyunca ensemizde boza pişirdiniz, ezdiniz bizi. Sizden kurtulmak için yıllarca savaştık.

T - Kuzu postuna bürünmüş zavallılar! Yüz elli yıldır en zayıf anımızda fırsatı yakalayınca bizi hep arkadan hançerlediniz. Hiçten başlayıp adım adım topraklarımızı elimizden almak istiyorsunuz.

Y - Kim kimin topraklarını kapmak istiyor? Sizsiniz Osmanlı Devleti kompleksinden kurtulamayan. Daha

geçen gün başbakan adayınız Yunan Adaları’na Ege Adaları diyordu. Yani adalarımızı mı alacağını sanıyor? Her gün papaz pilav yemez! Sana Mussolini’nin başına gelenleri anımsatayım!

T - Bak hele şuna! Bir de meydan okuyor. Bu güne dek bir kez bile bizi yenemediniz be! Batı’nın şımarık

çocuğu! Bu kez tepemiz atarsa sizi elimizden kim kurtaracak!

Y  - İşte nihayet kaçırdın ağzından gerçek niyetini! İstiladan, saldırıdan vazgeçmediniz. Batıya doğru genişlemek istiyorsunuz. Bir tek uygarlık yapıtı kuramayanlar, tek saldırıyı ve genişleme politikasını bilir. Gözünüz yağmadadır.

T - Sizsiniz Megalo İdea’yı yaşatanlar. İstanbul’a hâlâ Konstandinopolis diyorsunuz. Okul kitaplarınız, Türkler’i İstanbul’dan kovacak kralın öyküleriyle doludur.

Y  - Yani tarihimizi de mi okuyamayacağız? Bizim tarihimiz var, biz at üstünde yağmalara koşmadık, biz barbar göçebeler değiliz! Tüm dünya uygarlığının beşiği...

T - Yavaş gel! Sapıtıyorsun gene. Anlaşılan eski Helenler’den söz edeceksin. Yahu siz Arnavut-Slav karışımı melez çoban güruhusunuz. Helenler’in çocukları değilsiniz. Biraz da bizim kandan var büyükannelerinizde!

Y  - Sen zaten tek bunu bilirsin. Ölünce de pilav yiyip hurilerle yatacağına inanmışsın bir kez. Bir de Avrupa Birliği’ne gireceğim diye tutturmuşsun. Sen git Orta Asya’da at koştur, kımız iç!

T - Bok yemenin Arapçası; kundaktaki çocuğu öldür, anasının ırzına geç sonra da dayak yemeden ağlamaya başlayan velet gibi komşuya koş. Türkler geliyor diye yaygarayı bas.

Y - Biz ülke bütünlüğünü savunuyoruz. Hakkımızı koruyoruz.

T - Senin ülke bütünlüğü anlayışına göre biz Ege’de yüzemeyeceğiz bile. Dize kadar denize girince biz, etrafı velveleye veriyorsunuz.

Y - Ege Ordusu’nu plajlarınızın güvenliği için mi kurdunuz?

T - Önce siz adalarda askeri havaalanları kurdunuz sonra biz orduyu...

Y - Önce siz Kıbrıs’a çıktınız sonra biz adaları silahlandırdık.

T - Öyle değil, önce siz Kıbrıs’ta darbe yaptınız sonra biz Kıbrıs'a çıktık.

Y - Onu cunta yaptı dedik ya! Kıbrıs’a çıkmak için fırsat bekliyordunuz; çıkarma gemileri hazır bekliyordu yıllardan beri. Şimdi de Ege’de bekliyorlar.

T - Sizin Megalo İdea’ya karşı biz de ulusal çıkarlarımızı düşünmek gereğini duyuyoruz. Siz hep bizim topraklara karşı yüz elli yıldır...

Y - "Benimdir" dediğin topraklar gerçekte bizimdir. Bizans adı Vizas’tan gelir, kenti Megara’lılar kurdu,

Ayasofya’ya minare eklemekle bu gerçek değişmez.

T - Tarihi istediğin gibi uyduruyorsun. Biz Romen Diyojen’i Malazgirt’te yenip Anadolu’ya girdiğimizde Yunanlıyla karşılaşmadık. Çökmüş, köhnemiş bir Roma yıkıntısı bulduk. Hıristiyanlar vardı ve onlar hâlâ dinlerinde özgür bu topraklarda yaşamaktalar. Biz karşı dinlere karşı her zaman hoşgörülü idik. Oysa siz zorla kabul ettirmek istersiniz putlarınızı.

Y - Yok canım! O hoşgörü dediğini biz hep haraç diye anımsarız. Yunan ulusunu yıllarca esaret altında tut, sömür, öldür ve sonra bir cuntanın hatasını gösterip, tüm suçu ulusumuza yüklemeye çalış. Biz hep uygarca davrandık, herkese karşı.

T - Hep bir başkası sorumludur yaptığınız barbarlıklar için! Cunta mı sorumludur Mora İsyanı’ndaki öldürmelerden, Balkan Savaşı’nın kıyımlarından, Anadolu Savaşı vahşetinden, Kıbrıs’taki EOKA’nın öldürdüğü çoluk çocuktan?

Y - Sen kıyımdan söz etmesen iyi edersin. Ermeniler ne oldu?

T - Katillere yataklık ediyorsunuz,

Y - İnsan haklarından yanayız.

T - Teröristlere...

Y - En büyük terörist sensin. Hora’yı, korsan gemisini

salıyorsunuz ikide birde Ege’ye.

T - Yoksa Ege’yi özel villanızın yüzme havuzu mu

sanıyorsun?

Y - Üç bin yıldır Ege Yunan’dı.

T- Yunan, artık uyan!

Y - Merak etme, sizi çok iyi tanıyoruz, uyandık artık!

T - Gâvura kızıp oruç yemeyelim dedik, sabrettik, dost eli uzattık. Ama siz bunun değerini anlamadınız.

Y - O dört yüz yılı unutalım dedik, olan oldu dedik, siz hâlâ eski tas eski hamam.

T - Sana bir ders gerek. Sen belki tek bundan anlarsın. Bizi devamlı aptal yerine koyamazsınız,

Y - Yaptıklarınız yanıtsız kaldıkça yürekleniyorsunuz. Artık bu keyfiliğe bir yerde dur demek gereklidir, Biz şamar oğlanı değiliz.

T- Git seninkilere söyle, savaşı yeğliyorsanız, biz korkmuyoruz, olacakların sorumlusu da biz değiliz.

Y - Biz barıştan yanayız, ama gerektiğinde onurumuz için savaşmasını da biliriz.

T- Hodri meydan, palikaryalar!

Y - “Molon lave” Memetides! [Eski Yunanca, gel al anlamında / Mehmetler]

Sonra her iki taraf yeni bir görüşmeye kadar ülkelerine döndüler...

Bu diyalogla değil barışı, ateşkesi bile sağlayamadık, anlayacağınız gibi. Ben bunları dinleye dinleye sıkıldım, yıllarca, hep sıkıldım, çok sıkıldım. Bu açmaza, bu sağırlar diyaloguna nasıl bir son verilebilir? "İyi niyet"le mi? Bu iklimde yetişir mi bu çiçek? (s.48-55).

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.