Türkiye-Yunanistan krizinde huzuru arayanlar

Bilmemenin, hatta aşırı bir kelime kullanarak söylersek cehaletin yararlı bir yanı var mı? Maalesef var. Bazı durumlarda rahatlatıcıdır, bilmemek en azından acımızı, üzüntümüzü azaltır. Örnek: Kanser olduğunuzu bilmediğinizde daha rahatsınız. Tabii bu “cehaletin” bir bedeli de olur. Tedavide geç kalır, erken ölürsünüz.   

Bir Türk veya bir Yunanlı, karşı tarafın tezlerini bilmezse ve yabancı basını da izlemezse huzur içinde milliyetçiliğin tadını çıkarır. Biz nasıl haklıyız, nasıl üstünüz, nasıl güçlüyüz; karşı taraf nasıl kötü ve zavallıdır, der rahat uyur, tatlı rüyalar görür. 

Bu yaklaşımın alternatifi de var. Bütün dünya haksız olduğunuzu da bağırsa, herkes size karşı da çıksa, yapyalnız da kalsanız, “herkes bizi kıskanıyor, aleyhimize komplo kuruyor” der uykunuza devam edebilirsiniz. 

Gerçeği bilmek isteyen ise çok farklı bir dünyada yaşar. Farklı bir insandır aslında. Böyle bir insan yanılmaktan ve yalandan korkar. Düşman anlayışı da farklıdır: Ona göre düşman cehalettir. Bilmemek onu rahatsız eder. İçine kapanıp karşı tarafı dinlemediğinde “gerçeği” kaçıracağını hisseder ve huzuru kaçar. 

Huzur anlayışı da farklıdır. Aslında huzuru değil, özgüveni arar. Huzursuzluğun acısını, bilmenin verdiği farklı bir tatmin ile karşılar, telafi eder. Acı duyar, ama bilmek ona bu acıya dayanmasını sağlar. Farklı bir insan olduğu için yalanı sezdiğinde huzuru aramaz, haysiyetini düşünür. Özeleştiriye daha yatkın olması bundan dolayıdır. 

Ama bu özgüven milli değildir. Milli özgüven aldanmanın en üst halidir. Ortak paylaşıldığı için en normal durum olarak algılanır. Yalan içselleştirildiği için fark edilmez. Bu yüzden boynuna kadar milliyetçiliğe batmış birileri kendilerini önyargısız yorumcu olarak görür. Bir kısır döngünün içinde hapsedilmiş olarak yaşarlar: Milliyetçi olduklarından kendilerini üstün görürler, kendilerini üstün gördükleri için inançlarını sorgulamaz ve milliyetçi kalırlar.  

Günümüzde milliyetçiliği ve milli gerçek yalanını aşmış kimseler azdır. Yunanistan’da Türkiye’nin haklı tezlerini, Türkiye’de Yunanistan’ın haklı tezlerini bilen ve hele dile getiren kaç kişi tanırız? Parmak sayısını zor aşar. “İşimize gelenleri” hatırlayanlar, hoşa gitmeyenleri unutanlar çoğunlukta. Bu tek yönlü gerçekler “aklıselim” sayılır. 

Şu basit testi düşünün. Kardak/İmia krizinde her iki yanda haklı tezlerini dile getirenleri gördük. O sürede sorduğumda hiç kimse karşı tarafın tezlerini içeren bir araştırma, bir kitap veya akademik bir çalışma okumamıştı.  Bildikleri – huzuru sağlayan –“kendi” kaynaklarıydı: Kendi gazetelerinin, kendi liderinin, kendi araştırmacıların tezlerini biliyorlardı. Karşı tarafın tezlerini de yine “kendi” taraflarının ifadelerinden biliyorlardı. 

Onlar için bu yeterliydi, çünkü bu “bilgi”, huzuru sağlamak için yeterliydi. Cehalet şüphe ile ters orantılıdır. Ve milli özgüvenle düz orantılı. İki yanda milyonlarca insan kendi tarafının haklı olduğuna yüzde yüz emin! Bu trajik-komik siyah-beyaz haklılık bölüşümü neden insanları şüphe etmelerine sebep olmaz? Neden “acaba bir yerde haksız olabilir miyiz” diye kuşkulanmazlar? Sanırım huzurlarının bozulmasını istemedikleri için. 

Bütün bunlardan milliyetçiliğin ne olduğunu anlar gibi oluyoruz. Bir inanç. Huzuru sağlayan bir din, bir ideoloji gibi bir işlevi olan ve sorgulanmayan bir “doğrular paketi”. Millet olarak üstünüz, dolayısıyla “ben de üstünüm”! Hep haklıyım, güçlüyüm, tarihimle şanlıyım, herkes benden korkuyor, yani mahallenin kabadayısıyım, benden iyisi de yoktur. 

Milliyetçiliğin son kozu da ölümsüzlüğü vaat etmesidir: Milletimiz ebediyen yaşayacak, bir bakıma o milletin bir parçası olarak “ben” de. Torunlarımızın aracılığıyla hep var olacağımızı vehmettiğimiz gibi bir durum. 

Bütün bunlar öylesine huzur verici ki, düşmanla ilgili birkaç gerçek huzurumuzu kaçırmamalıdır, diye düşünürüz. Aslında düşünmeyiz de, böyle bir yalanlı bir tercihin yararını bilinç dışında hissederiz. Bize gerçekleri söylemek isteyenlere de kızarız. 

Haklı tezimize karşı savunulan karşı tezler düşmanın görüşü olarak algılanır. Biz yüzde yüz haklıyız. Milliyetçiliğin bir özelliği de bolca düşman görmektir. Etrafta yeterince düşman görmeyenleri de düşman ilan ederler. Kimi zaman, bazı konularda, kısmen haklıyız gibi bir görüş milliyetçiliğin kesin ve tartışmasız algısıyla uyumlu olamaz. “Lafı kıvırma, kimden yanasın?” diye sorarlar.  

Milliyetçilik açmazına kendilerini kaptırmayanlar çevrelerinde kuşku ile karşılanırlar. Ülkede demokrasi az çok yerleşmişse – tam olanını henüz görmedim – bu tür bir insana saf ve zarara neden olan bilgisiz derler. Demokrasisi eksik ülkelerde vatan haini ve ajan derler. 

Bu tür insanlar aslında bir milletin namusunu kurtaranlardır. Bir milletin sağır ve körlerden oluşmadığını kanıtlarlar. Bir de ülkenin entelektüel düzeyinin üst sınırını belirlerler. “Aydın” kelimesini kullanmadım, çünkü Türkiye’de pek çok “aydın”, milliyetçiliğin öncüleri olmuşlardır, tabii hiç farkında olmadan. 

Şimdi kritik soruyu sorayım. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan Doğu Akdeniz krizinde sizce kim haklı? 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.