Erdoğan yönetimindeki Türkiye bir ‘savaş rejimi’ mi oldu? (1)

Türkiye’nin bir zamanlar övgüyle bahsedilen ‘Müslüman demokrasi’si son altı yıldır keskin bir düşüş içinde. 2013 ilkbaharından beri ülke art arda gelen gelen birçok çalkantıyla yüz yüze kaldı: 

  • İstanbul’un merkezinde yok edilmemiş birkaç parktan biri üzerinde yapılmak istenen bir inşaat projesi ile artan tansiyonun ülke genelinde gösterilere dönüşmesi (Gezi Parkı gösterileri, Mayıs-Ağustos 2013)
  • Birkaç ay sonra siyaset sahnesi iktidardaki yönetici elit ittifakının şiddetli çöküşüne şahitlik etti. (sonuçsuz kalan yolsuzluk soruşturmaları/üst düzey tutuklamalar, 17-25 Aralık 2013)
  • Hükümetin maceracı Suriye politikası kaynayan istikrarsızlığı daha da arttırdı. 
  • Hükümetin IŞİD kuşatması altındaki Kürt şehri Kobani’ye uluslararası destek ulaştırılmasına izin vermekteki isteksizliğine karşı Ekim 2014’te başlayan Kürt gösterileri şiddetli etnik çatışmalara dönüştü. Bu arada bir kısmı IŞİD tarafından üstlenilen şehirlere yönelik bir dizi ölümcül bombalı saldırılar gerçekleşti. 
  • Temmuz 2015’te PKK ile silahlı çatışmaların yeniden başlaması kritik bir dönüm noktası oldu. Kent savaşına dönüşen çatışmalar, Kürt şehirlerinin yerlebir edilmesine sebep oldu. (Temmuz 2015-Mayıs 2016)
  • Çöküş Sarmalının en kapsamlı sonuçları olacak bir aşaması ise 15 Temmuz 2016 darbe girişimiydi. 
  • Nisan 2017’de yapılan referandumla parlamenter sistemden Türk tarzı başkanlık sistemine - tek adam yönetimine - geçiş, az bir farkla onaylandı ve Recep Tayyip Erdoğan 24 Haziran 2018’de yeni sistemin ilk cumhurbaşkanı oldu.  
  • Fakat geçtiğimiz yıl yapılan yerel seçimlerde AKP ve MHP ittifakının sandık fiyaskosu ve İstanbul belediye başkanlığının Haziran’da yenilenen seçimlerde tekrar kaybedilmesi rejimin geleceğiyle ilgili şüpheleri artırdı. 
  • Son olarak 9 Ekim’de TSK ve desteklediği gruplar, Suriye Demokratik Güçleri’nin kontrolündeki bölgelere cüretkar bir operasyon başlattı. 

Bu sarsıcı siyasal epizotlar serisi Türk siyasetinde yaşanan tektonik değişimlere işaret ediyor. Ancak öte yandan bu olayların her birinin şaşkınlaştıran şiddeti genellikle görüntünün gelenine bakışı bulandırıyor. 

‘Türkiye’de neler oluyor?’ ve ‘Bu tektonik hareketin ülke iç siyaseti ve geniş Ortadoğu üzerine veya küresel ölçekte ne gibi potansiyel sonuçları olabilir? sorularının cevapları yukarıda bahsedilen olayların büyüleyici ve şaşırtıcı etkilerinin tutsağı haline gelebiliyor. Bu olayların her biri elit yapısının ve elitlerin politika yapma hedeflerinin nasıl değiştiğine odaklanmayı zorlaştıracak derecede dramatiktir.  

Bu sorular ışığında, ülkenin sarsıntılı politik gidişatını, özellikle de 2016 darbesi sonrasını analiz etmek istiyorum. Başarısız darbe girişimi yönetici elitin kendilerini atfettikleri rolü ve siyasi meşruiyet kaynaklarını yeniden tanımlamaları açısından önemli bir kilometre  taşı olmuştur. 

Darbe girişimi savuşturulduktan sonra, muzaffer rejim bloku ve daha belirgin olarak Erdoğan liderliği için meşruiyetin kaynağı artık sandık değildi. Rejim bloku daha ziyade, sokağa çıkarak darbecileri püskürten destekçilerinin-yani gerçek vatandaşların (millet)- döktükleri kana atıfta bulunarak meşruiyetlerini temellendirmeye başladılar. 

Başka bir deyişle yönetici elit kendisini siyasi sistemi, toplumu ve kültürel normları yeniden şekillendirmek için sınırsız yetkilere sahip bir ‘devrimci öncü’ olarak görmeye başladı. 

Bu arzu, devlet kurumlarını yıkıma uğratma, bürokratik kadroları tasfiye etme, Erdoğan’ın Eski Türkiye olarak adlandırdığı kamu sembollerini silme çabalarına da yansıyor. 

Daha genel bir ifadeyle darbe sonrası oluşan Türk siyaset sahnesini önceki otoriter dönemlerden ayıran üç siyasi faktörün benzersiz bir şekilde bir araya gelmesidir. 

  • Bir kişi kültü liderliğinde kendisini devrimci gören bir yönetici  elit.
  • Devletin iç savaşı.
  • Paranoyak siyasal psikoloji. 

Bu etkenlerin çakışmasının Türkiye siyaseti ve toplumu üzerinde önemli sonuçları oldu. 

Temel etki, geleneksel devlet terörünün hedeflediği ’olağan şüphelilerden’, yani 3K‘dan (Kürt, Kızılbaş ve Komünist), belirgin bir şekilde farklı olarak genellikle hiçbir kesimi veya kişiyi muaf bırakmayan bir korku rejimi ortaya çıktı. Öyle ki,  askeri ve sivil bürokrasideki yüksek makamlarda bulunanlar da ayrımsız bu korkudan nasibini alacaktı. 

Erdoğan’ın iktidar hırsı, daha fazla kuvvete yönelen başvuran ancak gittikçe kudretsizleşen bir otoriter rejim yarattı. 

İktidar eliti kendilerini Yeni Türkiye’nin devrimci kurucuları olarak görmelerine rağmen, uzun-vadeli bir programdan, tutarlı bir ideolojik pusuladan ve insan sermayesinden mahrumdular. Bunun yerine yönetici elitler ortaya çıkan her krizi daha şiddetli bir kriz çıkararak pervasız bir aşırılıkla bastırmaya çalışageldiler. 

Diğer bir deyişle, darbeden itibaren rejim elitleri ‘devrimcilik‘ öykünmesi‘ sergilediler; yeni sistemin kurumlarını inşa edemeden mevcut yapıyı yıktılar. 

Sonuç olarak Erdoğanist otoriter rejim, istikrarlı, yeni sosyal, siyasi ve kültürel nizam oluşturamadan etkin bir şekilde eski Türkiye’yi parçaladı. Enerjisini eski‘nin sökümünden alan yıkıcı bir güç olmaya devam ediyor. 

Eğer 24 Haziran 2018 seçimleri, pratikte muhalif güçlerin sistemi anayasal sınırlar içinde rehabilite etme ihtimallerini tüketerek Erdoğan’ı sınırsız güçlerle donattıysa, geçtiğimiz Haziran’da yeniden yapılan İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde rejim blokunun aldığı küçük düşürücü yenilgi, Erdoğan otoriterizminin dahili siyasi limitlerine ulaştığına işaret ediyordu. 

31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul’daki yenilginin ardından verdiği ikircikli mesajlar ve AKP saflarında hoşnutsuzluğun artması zaten

Erdoğan‘ın iktidar bloku üzerinde kontrol zaafiyeti yaşadığına dair net emareler ortaya koymuştu. 

Skandal bir öngörüsüzlükle İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi kararı ve akabinde gelen seçim mağlubiyeti sadece  rejim blokunun kırılganlığını değil, aynı zamanda Erdoğan kişi kültünün ne denli incinebilir olduğunu ortaya koydu.

9 Ekim’de Suriye’ye yönelik gerçekleştirilen askeri saldırı Türkiye’nin devam eden siyasal dramasında yeni bir dönüm noktasıdır. 

Ahval için kaleme aldığım bu yazı dizisinde yönetici elitin sınırlarının ötesinde fiziksel ve diplomatik savaş alanına yaydıkları ‚beka meselelerinin‘ potansiyel yerel, bölgesel ve küresel sonuçlarını değerlendireceğim. 

Burada Suriye’deki Kürt bölgelerine yönelik gerçekleştirilen kapsamlı ve ucu açık askeri hucümu sadece Erdoğan rejiminin iktidara tutunma manevrası olarak değerlendirmiyorum. Veya bu hareketi rejimin Kürt karşıtı hezeyanına de indirgemiyorum

Daha ziyade dünya genelinde defansif, maksimalist ve pervasız yaklaşımları gösterilmesine yol açan temel etken olarak siyasal elitin emperyal ve yüce kendilik imajı ile rejimin kırılganlıkları arasında onarılamaz ve gittikçe de büyüyen gediğe/yarığa işaret etmek istiyorum. 

9 Ekim itibariyle Türkiye sınırları kadük bırakan aktif bir savaş rejiminine evrildiğini düşünüyorum.

Bundan sonra Türkiye’nin iç siyasal kaderi de büyük ölçüde sınırlarının ötesindeki dinamieklere bağlı hale geldi. Ve dünya siyaseti --mevcut rejimin karşıtları, kayıtsızlar kalanlar ve destekçileri dahil olmak üzere—her geçen gün ağırlaşan bir Türkiye sorunu ile baş etmek mecburiyetinde.

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.