Fehmi Koru
Ağu 07 2019

Gençleri karamsar görüyorum ama birkaç film tavsiyesiyle anlatayım...

Genellikle gençlerde bugünlerle ilgili bir karamsarlık, gelecekle ilgili de bir umutsuzluk hali var. Konuşmanıza bile gerek kalmadan kişiliklerine sinen bu ruh halini anlıyorsunuz. Karşılarına çıkan sorunlara aşılmaz gözüyle bakıyorlar. Yolunu bulan kapağı sorunsuz iklimlere atmaya çalışıyor; şartları değiştirmek için çabalamak ve gerekirse çatışmayı göze almak yerine…

Ne olursa olsun kazanamayacaklarını düşünüyorlar.

Oysa hepimiz kendi özel tarihimizi bir uzun film gibi yaşasak da hayat hızla akıp gidiyor, daha ne olduğunu anlamadan insanlar yaşlanıveriyor. Buna karşılık her insanın hayat süresi içinde yaşadıkları toplumun tarihinin bir ânı sadece; dünya tarihi açısından ise mikro bir an. 

‘Değişmez’ sanılan şeyler, o bize uzun bir film gibi gelen ama aslında bir anlık olan hayatlarımız içerisinde de defalarca değişmiş oluyor.

Umutsuz olmaya gerek yok.

Bir büyük romancıyı kaybettik

Dün dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Nobel ödüllü romancı ve deneme yazarı Toni Morrison 88 yaşında vefat etti. Derisinin rengi siyahtı Morrison’un, üstelik kadındı da. Romanlarında hep kendisine benzeyen insanların hayatlarını anlattı.

Morrison’un dünyaya geldiği yıllarda içine doğduğu toplumda artık siyahlar kölelikten kurtulmuştu; ancak özgür olduklarını hissedecekleri bir hayatları da yoktu. Beyazlarla hiçbir bakımdan eşit görülmüyorlardı. Onların gittikleri her yere gidemiyor, bir arada bulunmaları gereken mekanlarda ayrıcalığı derinden duyumsayacakları bir ilkelliğe itiliyorlardı. 

Kadınların durumu da erkek egemen bir ortamın şartlarını dayatıyordu aynı toplumda. Her işte çalışamıyor, iş bulduklarında erkek meslektaşlarından daha az ücrete talim ediyor, iş hayatında her türlü tacize maruz kalabiliyor ve içinde yaşadıkları şartlara karşı çıkmaları var olan haklarını da kaybettirebiliyordu. 

Derilerinin rengi beyaz olmasına rağmen…

Toni Morrison’un yerine koyun kendinizi: Derinizin rengi siyah ve kadınsınız, 1900’lü yılların ilk yarısında doğmuşsunuz…

Umutsuz ve karamsar olmak için her türlü sebebiniz var.

‘Beloved’ (Sevgili) onun en fazla ses getiren romanıdır. Bazı eyaletlerde hala köle statüsünün bulunduğu yıllarda yaşanmış bir olay üzerine kuruludur roman. Kendi yaşadıklarını yaşamasın diye çocuklarını öldürmeye kalkan zenci bir kadının hikayesidir. Yaşanan, zaman dilimi açısından Morrison’un babaannesinin hikayesi de olabilirdi. Babası, iş-güç sahibi iki siyahinin beyazlar tarafından linç edildiğine şahsen tanıklık etmiştir çünkü.

O kadının (adı Margaret Garner’dır) hikayesini bugünlere taşıyarak Pulitzer ödülü kazandı Morrison. 

Nobel edebiyat ödüllü bir yazar olarak ülkesinin en itibarlı eğitim kurumlarından Princeton Üniversitesi’nde hocalık da yaptı.

Kendi eğitim hayatında deri rengi beyaz olmayanların gidemediği okullarda okuyamadığı halde… Siyahiler için açılmış Howard Üniversitesi’ne kaydolmak için geldiği başkent Washington’da, o dönemde, kendisi gibi olanlar hala ayrı restoranlara gitmek, ayrı otobüslerde seyahat etmek zorundaydılar.

Aynı dönemi (1960’lar) farklı bir cepheden yansıtan ‘Green Book – Yeşil Rehber’ filmi geçen yılın birkaç Oscar ödülüne layık görülmüştü. Filmde, olağanüstü bir piyano virtüözünün yaşadıkları anlatılır. Konser için çağrıldığı yerlere kendisini götürmesi için bir şoförle anlaşır piyanist ve seyahate çıkarlar. Piyanist siyahidir, şoförü ise beyaz. Şoför her yerde geceleyebilir, ancak piyanistin kalabileceği sadece siyahilere açık az sayıda otel vardır ve onların hangileri olduğunu öğrenmek için ‘Yeşil Rehber’e bakmaları gerekmektedir.

Filmin senaryosu yaşadıklarını piyaniste şoförlük yapan babasından öğrenmiş Nick Vallelonga tarafından yazılmıştır…

Nasıl olmuşsa NASA’da kendisine yer bulmuş siyahi kadın matematik dehası 1918 doğumlu Katherine Coleman Goble Johnson’un hayatını beyaz perdeye yansıtan ‘Hidden Figures – Saklı Rakamlar’ filmini izlemişseniz fark etmişsinizdir: NASA’da siyahilerin de çalışacağı asla düşünülmediği için, onun gidebileceği, ayak işleri yapan renktaşlarının bulunduğu hayli uzak bir binadaki tuvalettir.  

Zenciler bunları yaşarken aynı dönemlerde (1950’ler) aykırı düşünce sahibi olarak görülen ‘solcu’ aydınlar da, deri renkleri beyaz olmasına rağmen, toplum tarafından dışlanmakta, hatta cezaevlerinde konuk edilmekteydiler. Joseph McCarthy adlı senatörün takıntıları yüzünden…

Robert de Nero’nun başrolünü üstlendiği 1991 yapımı ‘Guilty by Suspicion – Kuşku Yüzünden Suçlu’ filmi ile daha yakınlarda (2015) çevrilmiş, ‘yasaklı’ olduğu için kendi ismiyle yazamadığı halde Nobel kazanmış senarist Dalton Trumbo’yu Bryan Cranston’un canlandırdığı ‘Trumbo’ filmi onların başına gelenleri anlatır.

Arthur Miller’in 1953’te yazdığı ‘Cadı Avı’ diye çevirebileceğimiz ‘Crucible’ oyunu da, McCarthy tarafından ‘solculara’ ayrımcılık yaşatılan yasakçı ABD’ye, kendi tarihindeki olumsuzlukları örnek olarak sunar.

Buradan oraya baktığımızda bir ‘dünya devi’ olarak gözümüze çarpan ve sanki hep öyleymiş hissini veren ABD’nin fazla uzak olmayan tarihinden söz ediyorum.

1950’lerden, 1960’lardan…

Romancı Toni Morrison’un yetiştiği, piyanist Dr. Don Shirley’in konser vermek üzere dolaştığı, ABD’nin ilk siyahi başkanı Barack Obama’nın doğduğu günlerdeki ABD’den…

Umutsuzluğa yer yok

Karamsarlık ve umutsuzluk o insanların önünü kapatmadı, tam tersine onları biledi.

Kendisiyle beyaz bir kadın muhabirin yaptığı mülakatı izledim; Toni Morrison orada “Romanlarınızda hep siyahiler ön planda, romanlarınızdan birinde ana karakter olarak bir beyazı  okuyamayacak mıyız?” sorusuna, “Bu sorunuzu duymamış olayım, ne kadar ırkçı bir soru bu” cevabını veriyordu. 

Herhalde o sorunun sorulmasından, soruyu soranı terslemesine yol açtığı için, büyük keyif almıştır Morrison…

Umutsuzluk bulutunu elimizin tersiyle üzerimizden kaldırmaya bakalım.


Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel blogundan alınmıştır.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar