Gitmek mi zor kalmak mı zor?

Türkiyeliler çok bunaldı... Siyasetten, adaletsizlikten, savaş hâlinden, hırsızlıktan, yoksulluktan, ahlâksızlıktan, haysiyetsizlikten, beceriksizlikten… İfşaattan, deniz sümüğünden, devlet salyasından, doğa katliamından, salgından… Yüz yıldır çöken sistemin artık ayakta duracak hâli kalmadı. Saymakla bitmeyecek kadar çok emare birikti. Bu gidişle 2023’de kuruluşun değil çöküşün yüzüncü yılı kutlanacak.

Bu feci resim karşısında vatandaşın tepkileri ve çare çözüm arayışları genel itibariyle şöyle şekilleniyor.

“Gitti gidiyor” diyerek avunanlar. PekerGate sonrasında bu ruh hâli ayyuka yani arşa çıktı, yakında ayyuktan paldır küldür inecektir. Zira bu memlekette hesap sorma, hesap verme, sorumluluk ve cezalandırılma âdeti yoktur. İşlenen suçlar ekseriyetle yapanın yanına kâr kalır, her hâl ve kârda suçlu beşerî adaletçe cezalandırılmaz.

Yerel seçimden bu yana seçim sayıklayanlar. Böylesine suça batmış, hatta bir suç makinasına dönüşmüş bir rejimin seçim tertip edip, o seçimi kaybedip çay ve kuru pastayla devir teslim yapıp gidebileceğini düşünecek kadar biçare olanlar. Bunlardan kendisine muhalif diyen medyada epey var. Et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen: bu rejim, her totaliter rejim gibi ancak kazanacağı garantilenmiş seçimi yapar. “Erken seçim” diye tutturanların, bütün seçim hokkabazlıkları tamamlandıktan sonra yapılacak seçimde bu olasılığa hazır olmalarında, zaten perişan ruh hâlleri açısından fayda var.

Gelelim bireysel ve kitlesel çare çözümlere. Rejim mağdurları, muhalifler ve hoşnutsuzların önünde biat etme, terk etme ve itiraz etme seçenekleri var.

Biat mâlum, ezici çoğunluğun çaresi. Ama tamamen bireysel. Rejimin dağıttığı ihaleden, sadakadan, tüketim olanaklarından, itibardan, milliyetçi hamasetten, kin ve intikam ruhundan, kavruk muhafazakârlıktan gayet memnun, özgüvenli bir kitle zaten var. Ama rejimden rahatsız olup mücadele edemeyen ve biat etmeye şu veya bu şekilde razı olanların sayısı da az değil. Çoğu zaman ekmek parası adına muhaliflikten tavizler verilir, gün kurtarılır, utangaçça da olsa sürüye ayak uydurulur. Bu insanlara kızmak mümkün mü? Hamuduyla götürenlerden fırsatçılardan ve diğer mahalleden olup ikbal peşinde koşanlardan söz etmiyorum elbette.

Terk, gitmek/kalmak ikilemine sıkışmış kısır bir tartışmanın konusu. Esasen tartışma bile yok, giden gitti veya gidiyor, konuşmuyor artık. Zira terk kararı kitlesel değil bireyseldir! Yine de kalınması gerektiğini savunanlar muhalefet örgütlemek arzusunda olduklarından mağdur insanlara bol keseden umut dağıtmaya devam ediyor. Umumiyetle tuzları kuru. Bunların “güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler” masallarına itibar etmeyip yollara düşenler ise kapağı emin bir memlekete atıp canını ve çocuklarının geleceğini kurtarıyor, şanssızlar ise Ege’de veya Meriç’te boğulup gidiyor…

Doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, atalarının gömülü olduğu toprağı terk etmeye mecbur kalmış ve bunun yaratacağı travmayı göze almış bireyin çekip gitmesi kolay değildir. Zira ayaklı veya kanatlı hiçbir canlı keyfinden göç etmez, göç etse de kalıcı olmaz. Ama bu canlılar canlarını güvende hissetmedikleri zaman illâki kaçarlar, önlerindeki hiçbir engel onları alıkoyamaz. Türkiyeliler çoktandır bu raddede. Baksanıza rejim yanlıları bile kimi zaman yolunu bulup, gri pasaport dalaveresi ve AB projesi kılıfıyla kaçma peşinde.

Bu topraklar iki yüz yıldır göç verir ve böylece sürekli beyin ve beceri kaybına uğrar. Tekrarlanıyor. Terk 1 Kasım 2015 sonrasında başladı, 15 Temmuz 2016 sonrasında ciddî boyutlara erişti. İngiliz istihbaratının verileri toplamın iki milyona eriştiğini söylüyor. Kovuldu resmen Türkiyelilerin bir kısmı memleketlerinden. Eskiden Gayrimüslimler, sol görüşlüler, Kürdler kovulduydu şimdi sıra Beyaz Türklere geldi. 

Bir de gidebilmiş ama sabah akşam “rejim çöküyor” deyip dönme hayalleri kuran ve devamlı bavul toplayıp bavul açanlar var. En tuhafı da bunlar.

Diğer taraftan kitlesel terk de mümkün. Bu, en başta Kürdlerin toprakla ayrılması demek ve muazzam bir şiddete gebe, ama “kat’iyen olmaz” denebilecek bir olasılık da değil.

Diğer kitlesel terk, memleketi değil ama rejimin içini boşalttığı kurumları terk etme, edebilme. Bu çare itirazla kesişiyor. En güçlü tezahürü rejime karşı olduklarını söyleyen muhalif partilerin TBMM’yi terk etmeleri. Ne var ki statü, ballı maaş ve artık tatsız bir komediye dönüşmüş vekillik tiyatrosundan feragat etmek hiç kolay değil. HDP’nin bunu tek başına yapması ise yetersiz.   

Gelelim itiraza. Önce biraz ütopya… İtiraz hukukun üstünlüğü, siyaset alanının olabildiğince açılması ve ufukta, cılız da olsa, bir ışık demek… Türkiye’nin modernlik serüveni yeniden ve artık gerçekten başlayacak demek. Tektip dayatmaların karşısında çalışanın, kadının, çocuğun, doğanın, hayvanın, farklı cinsel eğilimlinin, etnik ve dinî farklıların eşit hakkını arayan kavgalar şimdi başlayacak demek.

Cinin şişeden çıktığı, insanların rejimin biçtiği “Selefî marka” deli gömleğini giymeyeceği bir Türkiye ve küresel vicdandan kimsenin azade olmadığı bir dünya o kavgaların sigortaları olacak demek. İktidarın karşısında, geçmiş dönemlerden farklı olarak meşruiyet kazanmış, itiraz etmesini öğrenmiş ve sesi gittikçe gür çıkan bir toplum demek.

Ne ki mücadeleye niyet edenlerin, “hiçbir yere gitmiyoruz”, “burası bizim memleketimiz” yollu hamasî lakırdılardan sonra hangi yolları izleyecekleri ve bu yolların ne kadar etkin olacağı meçhûl.

“Kalan sağlar bizimdir” dedikten sonra mücadelenin, itirazın nasıl cereyan edeceği konusunda da kafalar karışık. İlk refleks, mücadelenin lider değişikliğiyle olması gerektiği… Oysa başkanın her çeşidine mutlak bir beceri atfeden bu mücadele biçimi, sorumluluk almayan ve lider değiştirince her şey hallolacak sanan acizlikten veya tenbellikten başka bir şey değil.

Oysa sivil yeni yollara ihtiyacı var. Parlamento dışı siyaset alanında rejimin zulmüne karşı çıkan,   alternatif çözümler üreten kadın, işçi, çevre, sosyal medya ağırlıklı itirazlar değerli. Pasifik yani şiddetsiz direnişlerle, sivil itaatsizliklerle ilerleyen itiraz ve direniş biçiminin gücünü küçümsememek lâzım. Yerellik, bölgecilik Kürd Siyasî Hareketi’nin Türkiye’ye öğrettiği bir mücadele biçimi olarak siyasette kalıcı. Bu da çok değerli ve itirazların yeni dönemdeki temel zemini olmaya aday.

Yurtdışından muhalefet, Abdülhamid döneminden bu yana olduğu gibi, bir başka mecra. Her ne kadar mekân sorunu olsa da sonsuz iletişim imkânları bu mecrayı da anlamlı kılıyor. Kürd Siyasî Hareketi’nin onyıllardır nasıl Avrupa’dan yayın yaptığını hatırlamak kâfi.

İletişim olanakları, hükümetin en korktuğu ama engelleyemediği sosyal medyayı, itirazın en güçlü mecrası konumuna getiriyor. Bunun önünü almak pek mümkün değil; PekerGate’e baksanıza. Çin ve İran gibi aşırı kontrollü ülkelere bakmak da öyle… Anlaşılan o ki susturulan medyanın yurtdışından yayını katlanarak artacak.

Bu itirazlar nereye varır, ya da bir yere varabilir mi? Sorunsal bu herhalde.

Eksik olan, itirazlar arası dayanışma ve eşgüdüm, bu sağlanmadan sonuç almak zor gözüküyor. Yetersiz olan da bu çeşit itirazların sayısı...  

Görünen o ki rejim uzun bir çöküş sürecinin içinde, yalnız memleket de öyle, insanlar da öyle. İtirazların demokrasiye yer açması bu durumda çok zor görünüyor. Dış etkenleri de dikkate alınca Türkiye’nin önünde Sisi Mısır’ına benzeyen, yerlerde sürünen kurumları ayağa kaldıracak teknisyenlerden oluşacak, sert gayridemokratik ama Batı yanlısı olduğu ölçüde dış meşruiyeti sağlam bir başka rejim duruyor. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.