İktidar için 'Allah'ın yeni bir lütfu' ve 'sayımatik' bakan

Türkiye’nin Suriye macerasının zirve yaptığı ve tüm dikkatleri üzerine çektiği tarih 27 Şubat 2020; yani 34 Türk askerinin hayatını kaybettiği gün.

Buna karşın, Türkiye’nin Suriye’deki ilk kayda değer askeri müdahalesi, koçbaşı gibi kullanılan ve aralarında cihatçı başı bozukların da bulunduğu Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanları ile, Kürt güçlerine karşı Kuzey Suriye’de giriştiği ‘Fırat Kalkanı Harekatı’dır. 

Bu harekatta hedef ‘güvenli bölge’ oluşturmak ve Türkiye’de yaşayan 4 milyona yakın Suriyeli göçmenin bir kısmını buraya yerleştirmek olarak açıklandı; ve tabii PYD’nin kantonları birleştirerek özerk bir yapı oluşturmasının da önüne geçileceği ‘resmi söylem’in bir parçasıydı.

Mart 2017’deki bu harekatın ardından yine benzer amaçlarla, 20 Ocak 2018’de başlayan ‘Zeytin Dalı Harekatı’ düzenlendi. Bir sonraki harekat 9 Ekim 2019’daydı. ‘Güvenli bölge’ kurma, 3 milyondan fazla Suriyeliyi buraya taşıma çabasında yeni bir adımı da işaretledi.

Olmadı. Trump yönetimine rağmen, Pentagon başta olmak üzere ABD Kongresi, 60 yıllık ‘müttefik’ Türkiye karşısında tercihini IŞİD’e karşı savaşan ve 10 binden fazla kayıp veren YPG’den yana kullandı. Vesselam son harekat, Kuzey Suriye Kürtlerinin ‘dava’larını en üst perdeden, dünyanın ‘jandarması’nın ve uluslararası kamuoyunun sahiplenmesiyle daha görünür ve kabul edilir kıldı.

Tüm bunlar olurken Suriye’deki aktörlerin etki alanı ve kapasitelerinde de majör değişiklikler oldu. Erdoğan Hükümeti’nin Trump yönetimine baskısıyla, ABD’nin Kuzey Suriye’deki varlığı minimize edilirken, Rusya ve İran’ın hareket alanı genişledi.

İran yüz binden fazla olduğu belirtilen Şii militanlarla, Rusya ise Esad rejimine doğrudan hamilik yaparak Suriye’nin ‘demirbaşlar’ı oldular. İsrail’in, Suriye’de Şii militanları hedef alan sınırlı hava operasyonları da, ABD varlığının büyük ölçüde ‘buharlaşma’sıyla ‘kadük’ kaldı.

Ve şimdi TSK’nin hedefi İdlib. Adını ‘Bahar Kalkanı Harekatı’ koydular. Amaç yine benzer: ‘Güvenli bölge’yi hayata geçirmek, İdlib’den Türkiye’ye akabilecek ve sayısı 1 milyonu bulabilecek göç dalgasını durdurmak ve itiraf edilmese de İdlib’i belki de Türkiye’nin adı konmamış bir ‘uç ilçesi’ne dönüştürmek. Fiili bir ilhak olmasa bile, oradaki nüfus üzerinden Esad rejimine her zaman bir ‘parmak sallama’ imtiyazı elde etme çabası.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu tezi doğrulayan şu sözlerini es geçmek olmaz:

“İdlib Hatay’ın dibindedir. İdlib’den geri çekilirsek eninde sonunda Hatay’dan olmamız kaçınılmazdır. Böyle olursa Suriye’deki kaosun Anadolu’ya ithali de mukadderdir. Eğer savunma yapamazsak Anadolu’yu veririz, Anadolu’yu teslim ederiz.”

Nasıl ki Kuzey Irak’ta ‘PKK tehdidi’ gerekçe gösterilerek sık sık karadan/havadan operasyon yapılıyorsa, Kuzey Suriye’de de böylesi bir ‘gir-çık’ın kapıları, esnetilen sınırlarla aralanmak isteniyor görüntüsü var. Gerekçe de hazır: PKK’nin uzantısı YPG’ye operasyon.

Tüm bunlar meselenin dış politikaya bakan yönleri. 18 yıllık AKP iktidarının öğrettiklerinden biri de, dış politika sadece dış politika olmadığı gibi, iç politika da sadece iç politika değildir.

AKP iktidarının, her bir askeri harekat öncesinde ya da sonrasında bir iç siyasi kazanç hesabı hep oldu; tıpkı son operasyonda olduğu gibi.

31 Mart 2019 yerel seçimleri AKP’nin, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra aldığı ikinci büyük darbe olarak kayıtlara geçti. 7 Haziran’da seçmen Erdoğan’ın ‘başkanlık sistemi’ne onay vermedi. AKP, tek başına hükümet kurmaya yetecek oy oranına ulaşamadı. Seçmen, HDP’yi, HDP’nin kendisinden bile önce ‘Türkiye partisi’ yapma iradesini ortaya koydu. AKP, 2011’deki seçimlere kıyasla 2 milyon 538 bin 562 oy kaybetti. 

Erdoğan, 28 Şubat 2015 tarihli Dolmabahçe mutabakatını, HDP’nin haziran seçimlerinde barajı aşacağı gerçeğiyle yüzleşince bir hamlede yere çalarken, 7 Haziran sonrası da Kürt Hareketi'ne yönelik ‘cadı avı’ herkesin malumu. 

Gelelim 31 Mart ve 23 Haziran 2019 yerel seçim yenilgisine. AKP ve ortağı MHP, İstanbul, Ankara, Adana, Antalya ve Mersin’i kaybetti. (Malum, İstanbul’da 23 Haziran’da ikinci kez yenildiler). Hem de ne kaybediş. 'Büyük kaybediş'i anlamak adına Saray’ın sık sık yaptırdığı anketlere başvuruldu. Sahi ne olmuştu da, kaybetmişti Erdoğan? 

O günlerde yayınlanan çok sayıda röportajda, işsizlik ve ekonomik krizin yanı sıra başka bir ortak vurgu vardı: Suriyeli mülteciler. Ekonomik kriz derinleştikçe, özellikle sınır illerinde yaşayanlar öfkelerini hem Suriyelilere hem de iktidara yöneltmişlerdi.

Öyle ki BBC’de yayınlanan bir videoda, AKP’nin ‘kale’lerinden Fatih’te bile göçmen politikasına isyan vardı:

Mesajı alan iktidar da harekete geçti. Çok sayıda Suriyeli, otobüslere bindirilerek Suriye’ye gönderildi. Kimileri de İstanbul’dan toplandı ve kayıtlı oldukları illere yönlendirildi. Bazılarına zorla kağıt imzalatıldı; hem de ‘oturum, vatandaşlık’ taahhüdüyle.

İdlib’e gelince, 27 Şubat gecesi hayatını kaybeden 34 asker, iktidar için yeni bir ‘Allah’ın lütfu’ olmuş görüntüsü veriyor. Zira AKP Hükümeti, Batı'nın İdlib'de Rusya ve Suriye rejimi karşısında yeterli destek vermediğini iddia ederek, bir 'cezalandırma' politikası olarak sınır kapılarını açtı ve bir anda on binlerce Suriyeli ve Afgan göçmen Edirne’deki Pazarkule sınır kapısına yığıldı. Görünen o ki, İdlib'deki saldırı, göçmenlerden 'kurtulma', kaybedilen seçmeni yeniden kazanmanın bir yolu olarak görülmeye başlandı.

‘Allah’ın lütfu’ terimini ilk kez Erdoğan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kullanmış ve İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaptığı açıklamada, “Şu anda bu çıkış, bu hareket Allah’ın büyük bir lütfu. Bu tertemiz olması gereken TSK’nın temizlenmesine vesile olacak bir harekettir” demişti.

Tıpkı o vahim olaydan sonraki ‘lütuf’ açıklaması gibi, 34 askerin hayatını kaybetmesi de Suriyeli mültecilerden ‘kurtulmak’ ve Yunanistan’la birlikte Avrupa’yı ‘göçmen’e boğmak için bir fırsata dönüştürüldü.

Bu yaklaşımı pratiğe dökense İçişleri Bakanı Süleyman Soylu oldu. Elinde bir ‘zikirmatik’ varmış edasıyla gün be gün, ‘Türkiye’den şu kadar mülteci gönderdik’ açıklaması yapıyor.

Soylu son olarak, “Saat 09.15 itibarıyla Türkiye topraklarından ayrılıp Yunanistan’a geçen göçmen sayısı; 130 bin 469” ifadelerini kullandı.

Peki sahiden de Edirne’den Yunanistan’a bu kadar çok sayıda göçmen giriş yaptı mı? Yunan tarafında bu rakam binden biraz fazla olarak açıklandı ve gidenler de kara yoluyla değil, kış ortası botlarla çoluk-çocuk canlarını tehlikeye atarak Ege’nin ya da Meriç’e soğuk suyundan geçenlerden oluşuyor.

Yunanistan, Meriç Nehri’nden geçerek Yunanistan’a girmeye çalışan on binlerce kişinin engellendiğini duyurdu. 

Bir taşla birkaç kuş. AKP desteğini iyiden iyiye çeken seçmene karşı, ‘mülteciler’den kurtuluyoruz mesajı verse de, gerçekte ne Suriye’ye ne de Avrupa’ya kayda değer sayıda Suriyeli göçmen gönderilebilmiş değil. Yani tam bir illüzyon sahneleniyor.

Ankara’da, AKP’nin ‘katiyen yok’ diyerek bir erken seçim ihtimaline karşı kapıları kapatmasına rağmen, Ali Babacan’ın partisinin kuruluşundan sonra, AKP’den istifa ederek Meclis’te bebek bir ‘Babacan partisi’ oluşturulma ihtimalini AKP’li kalemler de yazıp çiziyor.

2023’ten önce bir seçim ihtimali AKP’nin korkulu rüyası. Bu rüya ile uyuyup uyanmaktansa, şimdiden önlemini almaya girişmiş durumda Erdoğan yönetimi. 

Göçmenleri ‘yolladık’ imajı çizmek ya da bu doğrultuda kamuoyunun gözünü boyayacak sembolik adımlar atılması da bu önlemlerin başında geliyor. 

AKP’yi korkutan sadece ‘Suriyeliler’ tepkisi de değil. AKP-MHP ittifakının görünmeyen yüzündeki güçlerin savaşı da ayyuka çıkmış durumda. AKP’ye karşı ‘FETÖ’ silahını her an çekme sinyali veren iktidar ‘ortak’larına Erdoğan’ın güven duymadığı ortada. Yani onlara karşı da bir hamle bu göçmen kartı. Bir erken seçimde, "Bakın Suriyelileri de yolladık, ekonomimiz düzeliyor, başkanımız da zaten karizmatik, gelin bize oy verin" fırsatçılığının boncukları ipe diziliyor bugünlerde.

Bunlar olup biterken, Rusya ile ‘külahları değişmemek’ için azami çaba sarf ediliyor. Avrupa ‘günah keçisi’ ilan edilmiş durumda. Nasılsa kesif bir Batı karşıtlığı var zaten ülkede. Üzerinde özgürce tepiniyor AKP yönetimi. Bir yandan da ABD’ye haykırıyor, “Rusya, NATO müttefikinizi pataklıyor, acilen bize bir Patriot sarın” tonunda.

Tipik AKP politikası; bolca şantaj, bolca tehdit, bolca başıbozukluk. Oyun içinde oyun. İçeride halkına oyun, dışarıda oyun. Kurt kapanı mı demeli sazan sarmalı mı siz seçin. 

Bu arada, AB sınır polisi Frontex, Türkiye'nin sınırlarını açmasının ardından Yunanistan sınırına yığılan ve Yunan adalarına geçmeye çalışan göçmen akınını durdurmak için harekete geçmiş, Yunanistan sınırında acil operasyon düzenleme kararı almış. 

Tüm dikkatler Rusya’nın üzerinden çekildi böylece. Hani şu 34 askerin hayatını kaybetmesini sağlayan Rusya…

Ve hiçbir uzmanın anlayamadığı, İdlib’in Türkiye’nin ‘bir numaralı güvenlik’ meselesi gibi sunulması garabetini de not edelim. Kim bilir, AKP, İdlib’deki cihatçıların Türkiye’ye sızdıklarında neler/ne vahşetler yapabileceklerini iyi bildiğinden, gerçekten de ‘kısmi’ bir endişe taşıyor olabilir. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.