Yavuz Baydar
Eyl 16 2019

Krize ortak çıkış yolu bulmak için her mağdur kesim Ahval'de buluşuyor

Türkiye çok kritik günlere girmekte.

''Ne zaman değildi ki? Kaç zamandır halk bir mayın tarlasında gezdirilmiyor mu? Millet OHAL'di, vandal hukukuydu, zulüm ve eziyetti, yeterince canından bezdirilmedi mi? Daha neresi kritik olacak?'' diye sorabilirsiniz.

Bu kez darboğazı daha da daraltan bir geriye saymanın, bir nevi inkıtaların, uzatmaların içindeyiz. Ağır sosyal huzursuzluk, sert kültür çatışması, kurumların işlemez hale gelmesi, ahbap çavuş hısım akraba kayırmasıyla beslenen çürüme, adalet sisteminin iflası ile süren çöküş ve dış politikadaki tıkanma ekonomik krizle buluşunca, Türkiye'yi şimdi değilse de pek yakında ''yönetilemeyen ülke'' haline getirmeye gebe. Bunun tüm emarelerini görmemek için herhalde körü körüne Saray hizmetkârı veya düpedüz ahmak olmak gerek.

Daha önce de yazdım. Bu çok katmanlı bir sistem krizidir. Kimileri bunun miladını, kolaycılığa saparak, 16 Nisan damgalı başkanlık sistemi olarak gösteriyor. Doğru bir saptama değil. 2017'ye kadar Türkiye, yamalı bohçaya dönmüş, çağdışı, günümüz toplumunun hayal ve taleplerine cevap vermeyen, bozuk bir anayasal düzenin rehini idi. Kendisine umutlar bağlanan AKP bu fırsatı batırdı ve bünyesine el koyan Erdoğan'ın cehalet ürünü, zorbalık örneği çabalarıyla sistem bir beterken bin beter oldu.

Bugün nerede bir spontane (kendiliğinden) tepki görüyorsak bu, halledilememiş derin sorunların semptomlar (belirtiler) olarak su yüzüne vurmasını ifade ediyor. 'Bu sistem bizi iyice hasta etti' diyor yurttaşlar. ''Tepki gösteriyorum, çünkü derdim büyük, beni de aşıyor, etrafı da sarmış durumda...''

Bu arada, eski ceberrutun üzerinde kurulu yeni sistem, o eskinin işletim sistemine harfiyen uyarak, dertleri acıları çarpıştırmaktan, kutuplaşmayı derinleştirip 'beka' üretmekten başka bir yol bulamıyor. Neden? Çünkü cahil, dünyadan kopuk, aşırı milliyetçilikle malul ve en önemlisi, zekâsı çözüm odaklı değil; yetersiz.

Diyarbakır'da HDP önünde, kaygıları sömürülen annelerin taleplerinin bir iktidar yanlısı, demokratik Kürt talepleri karşıtı kampanyaya dönüştürülmesi, o eski işletim sisteminin revize edilmiş halinin göstergesi sadece. 

Ama 'sistem'e şu anda hâkim olan Erdoğan merkezli zımni devletçi koalisyon ortaklarının kavrayamadığı bir şey var: Gezi'den başlayarak bu toplumda, gözü kara AKP seçmeni sayacağımız koyu dindar-muhafazakâr Sünni kesim dışında, huzuru kaçmamış, sıkıntısı büyümemiş, daha önemlisi mağdur olmamış sosyal grup kalmadı denebilir. 

HDP önünde toplanan annelerin eylemine benzer, ama doğru bir şekilde, iktidar partisini hedef alan KHK mağduru Cemal Yıldırım'ın Ankara'da, aynı sıralarda o korkunç darbe teşebbüsünde acımasızca kurban edilen askeri okul öğrencilerin ailelerin de İstanbul'da AKP önünde seslerini çıkarmaları ve hemen ardından polis baskısına maruz kalmaları, basıncın ve sisteme muhalefetin giderek nasıl artacağının göstergeleri. 

Ne AKP'nin ne de ortağı MHP'nin bu farklı kesimlerden gelen, şimdilik kopuk gözüken bu spontane eleştiri ve muhalefet çıkışlarını durduramayacağı da aşikar. Bugün bu eylemi bastırırsınız, yarın başka yerden çıkar, çıkacaktır. Büyümeyebilir, yayılmayabilir, belki zamana yayılır, buharlaşmaz ve en iyimser olasılıkla, gelecek seçimlerde (eğer sandığın da önü kesilmezse) bu halk zorbalığa, gitmesi gereken çöplüğün biletini keser.

Ama bu iyimser bir senaryo. Ankara'da ciddi bir huzursuzluk var. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve şürekâsı, demokratik yollardan onları uzaklaştıracak köprüleri yakmış durumda. Mevcut yönetim kliğinin bir çıkış stratejisi yok: İşlenen anayasal suçlar ve hukuki ihlaller korkunç boyutlarda. Toplum fertleri lime lime oldu ve en fenası, yanlışlıklar silsilesi siyasetiyle Erdoğan, çok farklı sosyal kesimlerde muazzam bir öfke birikimi üretti. Bu öfkenin bir değişim anında nasıl 'yönetileceği' de bilinmiyor.

Kaygı, bir 'ucu açık' sürece ilişkin ve aklı başında herkesin uykusunu kaçıracak kadar derin. Sistem krizi bir kasırgaya dönüştüğünde ne olacak, kimse öngöremiyor ve en kötüsünü hesaplıyor.

Bütün bunları yan yana getirdiğimizde, giderek netleşen bu kriz fotoğrafı, gerek AKP'yi haklı gerekçelerle - geç de olsa – terk ederek yeni bir demokratik kanal açmaya çalışan siyasi figürleri; gerekse laik, Alevi ve Kürt tabanında mevcut Saray kâbusundan normalleşmeye kapı aralayacak bir geçişin zeminini oluşturmaya çabalayan bir kısım CHP'liyi çoğulcu toplumsal diyalogun kaçınılmazlığına ikna etmiş görünüyor. Erdoğan ve şürekâsında simgelenen despotik, hukuk dışı, maceraperest sistem hegemonyasından bizar olmuş her fert veya sosyal grup, kimliği ne olursa olsun, yeni bir despotluk şarampolüne yuvarlanmamak için birbiriyle konuşmaya başlamalı.

Bu alanda bizlere, yani demokrasi ve hukukun üstünlüğünü şiar edinmiş, eleştirel omurgadan taviz vermemiş medyaya da bu kritik dönemde büyük bir görev düşüyor. İktidar parası ile beslenen 'havuz medyası' içten çürümüş bir yapı gibi giderek çökecek, üstelik pek yakında. Hiçbiri zaten gazetecilik-habercilik yapmadı, çünkü kendisini belli bir ideolojinin misyoneri ve tek kişinin hizmetkârı olarak gördü. Elbette bir yığın batan gemiye tanık olacağız, ama bu, biz 'alternatif medya'nın hemen güçlenmesi anlamına gelmeyebilir. Olsun. Şu anda yapmamız gereken, hangi kimliğe aidiyeti olursa olsun, mağdurların kamuya açık platformu olmak, sessizlerin sesini o sesleri ayıklamadan, kaşının üstünde gözün var demeden, cümle âleme duyurmaktır. 

Biz yaklaşık iki yıl önce tam da bu öngörüyle, bir 'çoğulcu platform' vizyonuyla yola çıkmıştık. Gelişmeler öngörümüzü doğruladı: Milat belki Gezi protestoları idi, ama özellikle son üç yıldır sistemin üzerinden buldozer gibi geçmediği, ya da huzurunu kaçırmadığı, rahatını bozmadığı, gelecek hayallerini kararmadığı kesim kalmadı. 

Yeni bir toplum düzeni hülyası gerçeklikle buluşacaksa, bu ancak farklı kesimlerin iyi niyetli, diğerkâm, empati taşıyan, uzlaşmacı, çok sesliliğin erdemine inançlı görüşlerinin buluşmasıyla olacak.

O nedenle Ahval'de mağdurlar, sessizler, ezilenler, dertliler, umut tazelemek isteyenler bir kanal, bir vaha buluyor; nefes alıyor, kendi rahatsızlık ve beklentilerinin resmini görebiliyor. 

O nedenle mağdur belediye başkanları, Selçuk Mızraklı ve Ahmet Türk, Ahval'e yazıyor, İngilizce Arapça dillerinden de dünyaya seslenebiliyor. 

O nedenle sayfalarımızı Mümtazer Türköne, Eren Keskin, Osman Kavala, Ahmet Altan ve hapiste yatan; özgürlük, adalet, hukuk ve parlamenter demokrasi taleplerinde buluştukları sürece, meşrepleri ne olursa olsun, ideolojik eğilimleri ne olursa olsun, görüşleri birbirinden değerli nice meslektaşımıza açıyoruz. 

Çünkü şiarımız, Osmanlıcada ifadesini bulan bir bilgelik:

“Barika-i Hakikat, müsademe-i efkârdan doğar...”' ('Hakikat güneş farklı fikirlerin çatışmasından doğar…)

O nedenledir ki Ahval sayfalarında, hangi siyasi eğilimde olursa olsun, doğruları arama bulma çabasındaki meslektaşlarımızın haberlerini de, ideolojik ayrımcılığa paye vermeden, sizlerle paylaşıyor, hakikatin bin bir yüzünü görüp kanaatinizi özgürce oluşturmanızı sağlıyoruz.

Elbette istisnalarımız var. Irkçılık, savaşçı milliyetçilik, militarizm, darbe şakşakçılığı, cinsiyetçilik, faşizan veya despotik düzen fetişizmi, totaliter siyasal İslamcılık, cihadçılık bizde yer bulmuyor, asla bulmayacak.

Bu kritik dönemde Ahval, Türkiye'nin daralan boğazından yumuşak çıkış yolu arayışı içindeki her görüşe açık bir demokrasi platformudur. 

Buna her gün tanıklık ediyorsunuz, bundan sonra da devam edeceksiniz. 


© Ahval Türkçe