Nasıl oldu da Orta Doğulu dostlarımızla aramız bu kadar bozuldu? - Naci Koru

Lübnan arasındaki çatışmalar Türkiye’de dış politika gündeminden düşmezdi. İsrail, aklına estikçe Güney Lübnan’ı bombalar, biz de Dışişleri Bakanlığı’nda bu saldırıyı kınayan açıklamalar hazırlardık. Ben çiçeği burnunda genç bir diplomat olarak mesleği o yıllarda Orta Doğu Dairesi’nde öğrenmeye başladım. İsrail ile Arap dünyası arasındaki bu hasmane ilişkiler sonucunda İsrail ile ilişkilerimiz hep inişli çıkışlı bir seyir izledi. İlişkilerin kötüleştiği dönemde iki ülke büyükelçilerini geri çeker, diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyindeki diplomatlar aracılığıyla devam ederdi. Nitekim ben de böyle gerginlik yaşanan bir dönemde, 1983 yılında Tel Aviv’de kısa süreyle geçici maslahatgüzarlık yaptım; bölgeyi tanımaya İsrail’den başladım.

Aynı yıl atama kararnamesiyle Cidde Büyükelçiliğimizde görevlendirilince bölgeyle ilişkilerim daha da arttı. Sonraki yıllarda hem merkez görevlendirmelerim hem de dış temsilciliklerimizde üstlendiğim dosyalar dolayısıyla Suudi Arabistan ve diğer bölge ülkeleriyle ilişkim devam etti. 2007’de Riyad’a büyükelçi olarak atanınca, lisanına ve kültürüne vakıf bir diplomat olarak Suudi Arabistan’da mesleğimi icra etmekten ayrı bir mutluluk duydum.

Özal dönemine kadar Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerimiz hep mesafeliydi. Her ne kadar Filistin meselesine yakın ilgimiz olsa da Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı belirli sınırlar dışına taşımadık. O zamanki adıyla İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ile ilişkilerimiz de hiçbir zaman çok yakın olmadı. 1969’da Mescid-i Aksa’ya yapılan kundaklama teşebbüsünden sonra kurulan İKÖ’ye üyeliğimize, Anayasamızdaki laiklik ilkesinden dolayı itiraz edilmiş ve üyelik ancak çekincemizin kayıt altına alınmasıyla mümkün olabilmişti. O dönemlerde Türkiye’nin böyle bir örgütün genel sekreterlik makamına aday olması sanırım hayal bile edilemezdi.

12 Eylül darbe rejimi yeniden demokrasiye geçiş kararı aldıktan sonra yapılan ilk seçimlerde, darbecilerin arzusu hilafına ANAP iktidara geldi ve Turgut Özal başbakan oldu. O tarihte ilk yurtdışı görev yerim olan Cidde’deydim. Uzun yıllardır rölantide olan Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri ülkemizdeki bu yeni yönetimle birlikte siyasi ve ekonomik alanlarda süratle gelişmeye başladı. Ticarette adeta patlama yaşandı, karşılıklı üst düzey ziyaretler baş döndürücü bir hız kazandı. Suudi Arabistan ile birlikte diğer Körfez ülkeleri ve İsrail ile ilişkilerimiz de aynı şekilde bu dönem güçlendi.

Orta Doğu’ya yaklaşımda Ak Parti farkı

Orta Doğu’nun Türkiye tarafından yeniden keşfi Özal ile başlamış olmakla birlikte ilişkilerdeki asıl gelişmenin 2002 yılı sonunda iktidara gelen Ak Parti ile yaşandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Körfez ülkeleri başta gelmek üzere, Orta Doğu bölgesiyle yakınlaşma Ak Parti döneminde yeni bir boyut kazandı. Bu yakın ilişkilerin meyvelerini yalnız siyasi düzeyde yaşamadık, aynı zamanda bu ülkelerle ekonomik ilişkilerimiz de katlanarak gelişti. Ticaretimiz arttı, şirketlerimiz, başta sınırdaş ülkeler olmak üzere Arap ülkelerinde önemli işler aldılar. Müteahhitlik firmalarımız Orta Doğu’da aldıkları işlerle daha da büyüdüler.

2007’de Riyad’da büyükelçi olarak göreve başlamadan önce, Ankara’da bir yemekte bir araya geldiğimiz benden bir önceki büyükelçimiz, “ilişkilerimiz her geçen gün gelişiyor, ama Riyad’a pek giden gelen olmaz” demişti. Ben 15 Şubat’ta göreve başladım; henüz daha güven mektubumu sunamadan dışişleri bakanımız Abdullah Gül ikili temaslar için Riyad’a geldi. Bu ziyaret yoğunluğu Riyad’da bulunduğum yaklaşık 2,5 yıl içerisinde artarak devam etti. Bu süre içerisinde bir cumhurbaşkanı (A. Gül) ve 3 başbakan (R. T. Erdoğan) ziyareti oldu. Ayrıca bakanlar kurulumuzun neredeyse tamamını da ardı arkasına Suudi Arabistan’da ağırladık. Ziyaretler tek yönlü değildi; Suudlu bakanlar da muhataplarının davetlerine icabetle ülkemizi ziyaret ettiler. Kral Abdullah da bu kısa süre içerisinde iki kere kalabalık heyetlerle ülkemize gitti.

Ak Parti’nin Türkiye’de reform üstüne reform yaptığı bu dönem Batı ülkeleri yanında Orta Doğu’da da büyük ilgi çekiyordu. Bu ilgi yalnız siyasi ve ekonomik ilişkilerde değil, aynı zamanda halklar arasındaki ilişkilerde de gözleniyordu. Suudi Arabistan’da yaşayan bizler Türk kimliğimizle çarşı pazar dolaştığımızda kimliklerimizi söyler söylemez yerel halktan büyük ilgi görüyorduk. Mağazalardaki tezgahtarlar bile Türk olduğumuzu öğrendiklerinde cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın adlarını telaffuz edip ülkemize hayranlıklarını ifade ederlerdi.

Bize bu kadar hayran olan bu insanlar nasıl şimdi mağazalarının önüne “burada Türk ürünleri satılmaz” yazmaya başladılar? Ne oldu da ilişkiler bu kadar kısa süre içerisinde sevgiden nefrete dönüştü? Nasıl oldu da artık bir birlerimiz ile konuşamaz duruma geldik? Bu soruyu bu bölgede görev yapan bir diplomat olarak ben de bir süredir kendi kendime soruyor, buna cevaplar arıyorum. Aslında sorunun cevabı çok da karmaşık değil. Son 5-6 yıldır uygulayageldiğimiz dış politikaya biraz yakından baktığımızda bunun nedenlerini çok net bir şekilde görüyoruz.

İsrail

Orta Doğu denilince ilk akla gelen ülkelerden biri kuşkusuz İsrail’dir. Pek çok kişi İsrail ile ilişkilerimizin Ak Parti döneminde gerileyeceğini düşünse de bu beklentide olanlar haklı çıkmadı. İsrail ile ilişkilerin geliştirilmesinin Filistin sorununa sahip çıkılması açısından önem taşıdığını değerlendiren Ak Parti rasyonel bir tercih yaparak Arap ülkeleriyle yakın iş birliğine girerken İsrail ile de temaslarını sürdürdü. Başarılı bir dış politika için çok da gerçekçi bir seçim oldu bu yaklaşım. AB’ye tam üyelik başvurusu kabul edilmiş, Batı ve Amerika ile özel ilişkiler içerisinde olan ve “komşularla sıfır sorun” mottosu ile Orta Doğu’da itibarı yükselen Türkiye bu dönemde adeta bölgenin parlayan yıldızı oldu. Yurtdışında böyle bir ülkenin diplomatı olarak görev yapmak da, inanın, ayrı bir zevkti biz diplomatlar için.

Sonra üst üste bizleri bu itibarlı konumdan uzaklaştıran gelişmelere tanık olduk. Önce “one minute”, arkasından “Mavi Marmara” ve sonrasında da İsrail’in Gazze’de giriştiği insanlık dışı saldırılar iki ülke arasındaki ilişkileri bozdu. Biz yine birkaç kere büyükelçimizi “istişareler için” merkeze aldık, İsrail büyükelçisinin de ülkesine dönmesini istedik. Böylece son dönemde iki başkent büyükelçisiz yönetildi. Bunun sonucunda yalnız Tel Aviv büyükelçimiz değil, görev izni İsrail tarafından verildiği için Kudüs’teki büyükelçimiz de Ankara’ya dönmüş oldu. Son geri çekme kararından bu yana yaklaşık iki yıl geçti; hala Tel Aviv ve Kudüs’te büyükelçimiz yok. (Kudüs’e yeni bir büyükelçi gönderdik; ancak Başkonsolos unvanını kullanamıyor). Bu kızgınlıktan İsrail’den çok, sonuçta galiba biz daha fazla zarar gördük.

Oysa Arap ülkeleri, özellikle de Filistin, kendileri İsrail ile ne kadar kavga-dövüş içerisinde olurlarsa olsunlar bizim her zaman İsrail ile ilişkilerimizi sürdürmemizi tercih etmişlerdir. Çünkü İsrail ile Filistin arasında arabulucu olabilecek özelliklere sahip en ideal ülke Türkiye idi. Bu süreç içerisinde bu özelliğimizi kaybettik; Araplara İsrail ile ilişkilerinde yardımcı olamadığımız gibi, kendimiz de bu ülkeyle ilişkimizi imkansız olmasa da zor onarılacak şekilde bozduk. Kaderin cilvesi, şimdi başta Körfez ülkeleri olmak üzere Araplar (Mısır ve Ürdün daha önceden anlaşma yapmıştı; bu listeye Fas ve Sudan da katıldı) İsrail ile diplomatik ilişki başlatmak için sıraya girmiş durumdalar; biz ise hala ilişkilerimizi nasıl yeniden başlatabileceğimiz konusunda bir yöntem bulabilmiş değiliz.

Mısır

Orta Doğu’nun önemli ülkelerinden biri olan Mısır ile de yedi yılı aşkın bir süredir ilişkilerimiz en alt düzeyde. Diplomatik ilişkimizi kesmedik, ama Kahire’de 2013’ten bu yana büyükelçimiz bulunmuyor. Mısır, bölgemizde en kalabalık Müslüman nüfusun yaşadığı ülke. Diğer Arap ülkeleri insanlarının da bu ülkeye bir ağabey olarak baktıklarını hepimiz biliyoruz. 2012 yılındaki seçimlerde ülkedeki Müslüman Kardeşler’in seçimleri kazanarak Mübarek’in 25 yıllık dikta yönetimine son vermesi ve iktidarı ele geçirmesi diğer bazı ülkeler yanında ülkemizde de mutlulukla karşılandı. Ancak bu yönetimin kalıcı olmaması, Cumhurbaşkanı Mursi’nin tayin ettiği savunma bakanının darbeyle iktidarı ele geçirmesi bu yakın ilişkilerin kısa sürede sona ermesine ve Mısır ile ilişkilerimizin kolay kolay onarılamayacak şekilde zarar görmesine neden oldu. Başta Batılı ülkeler olmak üzere, darbeyi en şiddetli ifadelerle kınayan ülkeler zaman içerisinde bu oldu-bittiyi kabullenseler de biz Mısır ile aramızı bugüne kadar düzeltemedik. Bunun sonucunda siyasi ilişkilerimiz yanında ekonomik ilişkilerimiz de durma noktasına geldi. Gerginlik zaman içerisinde daha da artınca Mısır, Türkiye karşıtlığıyla bilinen Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail gibi ülkelerle iş birliği yapıp Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı tehdit edecek birliktelikler içerisine girdi. Doğu Akdeniz’deki muhasım tutumu yanında Libya’daki çatışmalarda da askerimiz neredeyse Mısır askeri ile karşı karşıya kalacaktı.

Evet, biz bir türlü Mursi’ye yapılanları unutamadık; hala “Rabia işareti”yle halkımız selamlanıp o günlere mesaj gönderiliyor. Ama bunların hiçbiri bölge ülkeleriyle ilişkilerimizin geliştirilmesine, halklarımızın birbirlerine yaklaşmasına vesile olamıyor ne yazık ki. 

Arap Baharı sonrası Suriye

Riyad yıllarımda Arap ülkeleriyle ilişkilerimiz Batı tarafından da ilgiyle izleniyordu. Batı bloğu içindeki Türkiye’nin, Müslüman nüfusu ve ülkesinde gerçekleştirdiği reformlar ve demokratik açılımlarla Orta Doğu’da model bir ülke olacağına inanılıyordu. Bu coğrafyadan baktığınızda da benzer bir manzarayla karşılaşıyordunuz. Halkları ve yönetimleriyle bölge ülkelerinin çoğu, kimliklerini muhafaza ederek demokratik haklarını geliştirebileceklerini ve ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Arap Baharı ile birlikte ülkesindeki özgürlük arayışlarını silahla bastırma yolunu tercih edip ülkesinin bugünkü harap duruma düşmesine neden olan Suriye lideri Beşşar Esad’ın da ülkemizle yakın ilişkiler kurmasındaki esas amacın bu olduğunu düşünüyorum. İki ülke arasında vizelerin kaldırıldığı, sınırların neredeyse anlamsız hale geldiği, sınır ticaretinin muazzam düzeylere yükseldiği bu yıllarda Esad ile Başbakanımız arasında yaşanan, Bodrum’da tatil yapmaya, birlikte Fenerbahçe maçı izlemeye kadar uzanan sosyal yakınlaşma da bence bu hissiyatın sonucuydu. Ama olmadı, bu güzel gelişmeler, Suriye’deki olaylar kontrolden çıkınca büyük bir trajediye dönüştü.

Son on yılın, Orta Doğu’yu ilgilendiren boyutuyla bizim açımızdan en önemli gelişmesi kuşkusuz Suriye’nin harabeye dönüşme süreci oldu. Suriye’nin yaşadığı bu süreç yalnız iki ülke arasındaki ilişkilerin dibe vurmasıyla kalmadı, müttefiklerimizle ve Rusya ile ilişkilerimizi de etkiledi. Rusya ile Suriye’de başlayan iş birliği, uçak düşürme olayının yaşanması ve ardından Rus büyükelçisinin Ankara’da bir suikast sonucu öldürülmesiyle sarsıntı geçirdi. İkili ilişkiler daha sonra soğuk bir düzlemde yeniden ayağa kalksa da, bu dönemden sonra genellikle Rusya’nın belirlediği şartlarda şekillendi. Pek fazla dile getirmiyoruz ama, hala domates-biber alımında bile kotaların kalkması konusunda isteksiz davranıyor Rusya. Kriz öncesi karşılıklı vize muafiyeti vardı; krizden sonra biz vizeleri yine kaldırdık; ama aradan bu kadar uzun süre geçmesine rağmen bizim vatandaşlarımız bu ülkeye gitmek için hala Rus Konsolosluklarının kapılarında vize başvurusu yapmak zorunda kalıyorlar.

Dahası, dört milyona yakın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyoruz. Hemen hepimiz evlerimizin, iş yerlerimizin etrafında yerlerinden edilmiş Suriyelileri görüyor, bu insanların durumuna üzülüyoruz. Ülkemizde bu kadar sayıda Suriyeli mülteci olması bizi siyasi, sosyal ve ekonomik yönden etkilediği gibi Batı ile ilişkilerimizde de sorunlara yol açtı. Dolayısıyla Suriye sorununun bir an önce çözülmesi, diğer ülkelerden çok, sınırdaş ülke olarak bizim için önem taşıyor. Bu konuyu ileride ayrıntılarıyla yazmayı planlıyorum.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizde bugün geldiğimiz nokta da maalesef çok üzücüdür. Son Suudi Arabistan görevim sırasında Büyükelçiliğimizin Riyad’da açamayacağı kilit yoktu. İstediğimiz zaman en üst düzey Suudlu yetkiliyle çat kapı görüşme imkanına sahiptik. Ülkenin özel uygulamalarından kaynaklanan bazı sorunlar çıktığında bunları çözmek için değişik yöntemler devreye girer ve sorunların çözümünde sıkıntı çekmezdik. Hatırlanacaktır, bir berber vatandaşımızın bir iftira sonucunda idama mahkûm edilmesi konusu ülkemizde de gündem olmuştu. Verilen cezanın açıklanmasından sonra liderlerimizin Kral Abdullah nezdindeki girişimi sonucunda vatandaşımızı cezaevinden alıp ülkemize gönderebilmiştik. Bugün maalesef hiçbir kanal açık değil. Büyükelçimizin de üst düzey Suud makamlarıyla temas imkânı da hemen hemen hiç yok. Ayrıca halklar arasındaki sevgi ve sempati ilişkileri de şu sıralar sorunlu; başka bir ifadeyle, Arap halkları nezdinde de maalesef eski itibarımız kalmadı.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizin bu noktaya gelmesinin kuşkusuz birden fazla nedeni var. Veliahtlığı ele geçiren kralın oğlu Muhammed bin Salman’ın (MBS) Türkiye’ye karşı önyargısı olduğunu biliyoruz. MBS yalnız Suudi Arabistan’ın dış ilişkilerini yeni bir eksene oturtmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez ülkeleri üzerindeki etkisiyle bir zamanlar çok dostane ilişkiler içerisinde olduğumuz diğer bazı bölge ülkelerini de Türkiye karşıtlığı cephesine alabiliyor. Mısır ile her geçen gün daha da kötüye giden ilişki düzeyinde de Suudi Arabistan önemli bir görev üstlendi. Bu yönde etkiledikleri diğer bir ülke de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. MBS’ın BAE’deki karşıtı Veliaht Muhammed bin Zayed de son yıllarda Türkiye düşmanlığında Suudi Arabistan ile yarışır duruma geldi.

Katar ile iyi ilişkiler uğruna çok sayıda bölge ülkesini karşımıza almanın zararının bizim için büyük olduğunu düşünüyorum. Biz yalnız Katar ile değil, Suudi Arabistan başta gelmek üzere tüm bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler içerisinde olmalıyız. 2017 yılında 13 maddelik bir ültimatom hazırlayarak Katar ile köprüleri atan, kara ve deniz sınırlarını kapatan, Katar vatandaşlarını ülkeden kovan, Katar’da yaşayan Suudluları da apar topar geri getirten Suudi Arabistan ve onun öncülüğündeki bazı Arap ülkeleri üç yıl boyunca Katar’a sırt çevirince bu ülke ile aramız daha da yakınlaştı. Ama bu yakınlaşma maalesef bizi diğer bölge ülkelerinden uzaklaştırdı. Böyle bir konjonktürün dış politikada bizim için olumlu sonuçlar doğurması beklenemezdi. Nitekim öyle oldu; bazıları tamamen Suudi Arabistan çizgisine geldi, bazıları ise bizimle ilişkilerine mesafe koydu. Şimdi aradan geçen üç yıldan sonra Suudi Arabistan Katar ile barışıyor, bu ülkenin uyduları da Katar ile ilişkileri yeniden canlandırma konusunda Suudi Arabistan’ı izliyorlar. Bu gelişme kuşkusuz zihinlerimize şu soruyu getiriyor: Bu yakınlaşma bizim Katar ve diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerimizi nasıl etkileyecek? Bu sorunun cevabı ayrı bir yazı konusu olabilir.

Meslekteki uzun yıllarını bu bölgede geçiren ve başta Suudi Arabistan olmak üzere birçok Körfez ülkesinde özel anıları da olan bir emekli diplomat olarak Orta Doğu’daki gelişmeleri emekliliğim sonrasında da maalesef kaygıyla izliyorum. Tarihte, olumlu – olumsuz, asırlar süren birlikteliğimiz de göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin bu bölgeyle mutlaka iyi ilişkiler içerisinde olmasının gerektiğini düşünüyorum. Oysa her gün daha da zemin kaybediyoruz, bu ülkelerin yalnız yönetimleriyle sorun yaşamakla kalmıyoruz, aynı zamandan halklarıyla aramızdaki sevgi ve saygı ilişkileri de azalıyor.

Çözüm arayışlarında neleri ön planda tutmalıyız

Bir makale formatından çok, anılarıma dayalı bir hasbıhal düzeninde kaleme aldığım bu yazıyı, bundan sonraki dönemde neler yapmalıyız, neleri de yapmamalıyız sorularına cevap arayarak sonlandırmak istiyorum. Aklımdan geçenleri maddeler halinde aşağıda özetleyeceğim.

Artık 2000’li yılların başlarındaki dönem geride kaldı. Türkiye Ak Parti’nin ilk yıllarındaki Türkiye değil. Reformlar, özgürlükler, komşularla sıfır sorun, dost ve kardeş ülkelerle özel ilişkiler gibi kavramlar da artık gündemimizde değil. Önümüzdeki dönemde böyle bir gelişme ve Ak Parti’nin ilk dönemlerine dönüş gibi bir reform hareketi de beklenmiyor. Ayrıca, başta Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail olmak üzere bölge ülkeleri de artık çok değişti. Kral Abdullah gitti; yeni gelen kralın ismi bile pek bilinmiyor. Suudi Arabistan’da Muhammed bin Salman, BAE’nde Muhammed bin Zayed isimli veliaht prensler ülkelerinde krallığa/emirliğe hazırlanıyorlar. 35 yaşındaki genç MBS’ın kral olduğunda 50 yıl boyunca Suudi Arabistan’ı yöneteceği söyleniyor. Onların dönemlerinde bu ülkelerle farklı boyutlarda ilişkiler kurulması gerekecek. Öncelikle bunu kabullenmemiz elzem.

Türkiye olarak Orta Doğu için “model ülke” olma özelliğimizi artık yitirdik. Bugün için hukukta, özgürlüklerde, ekonomik kalkınmada böyle bir iddia ile dostlarımıza yakınlaşmamız mümkün değil. En azından bugün için böyle bir beklentimiz yok. Dolayısıyla örnek demokrasimizi Arap dostlarımıza pazarlamamızın mümkün olmayacağını bilmemiz gerekir. (Umarım yakın bir gelecekte eski günlerimize döner, ifade özgürlüğünün yaşandığı, demokratik hakların yeniden değer kazandığı ve ekonomik reformların yeniden başlatıldığı bir ülke oluruz.) 

Müslüman Kardeşler, Hamas gibi bölgedeki bazı yapılanmalarla ilişkilerimiz yalnız bazı Arap ülkelerini değil, ittifak ilişkisi içerisinde olduğumuz Batılı ülkeleri de rahatsız ediyor. Bizim bu tür ilişkileri sürdürmemiz kuşkusuz doğal hakkımızdır. Ancak özel ilişkiler kurmanın da farkı yöntemleri var. Nitekim yalnız bölge ülkelerinin değil, bazı Batılı ülkelerin bile bu gibi oluşumlarla bağlantıları var. Biz de bu tür temaslarımızı ülkelerin gözlerine çomak sokar gibi yapmak zorunda değiliz; daha uygun yöntemlerle dilediğimiz ilişkileri sürdürmemiz pekâlâ mümkün olabilir.

Orta Doğu’nun büyük abisi değiliz. Saygı ve sevgiye dayanan, karşılıklı çıkar ilişkilerini önceleyen, ama dürüst ve güven verici bir yaklaşımla, pragmatist ilişkiler kurma yöntemi benimsememiz daha uygun olacaktır. Sonuçta, bölgeyi iyi tanıyan bir ülkeyiz; tarihsel birlikteliklerimiz var. Bazılarıyla sınırımızı paylaşıyoruz, diğerlerine de çok hızlı bir şekilde ulaşma imkânımız bulunuyor. Siyasi ilişkilerin yeniden canlandırılmasından hemen sonra ticari ilişkilerimizi de Ak Parti’nin ilk dönemindeki düzeye çıkartmayı hedeflemeliyiz.

İran dışında bölgede üç önemli ülke bulunuyor. Bunlar Mısır, İsrail ve Suudi Arabistan’dır. Bunların ikisinde uzun yıllardır büyükelçimiz yok. Bir an önce bu iki merkeze büyükelçilerimizi gönderecek şekilde Mısır ve İsrail ile ilişkilerimizi normalleştirmemiz önem taşımaktadır.

Ak Parti’nin ilk dönemlerinde Dışişleri Bakanlığı’nın uluslararası gelişmelerle ilgili tavrına ve diplomatlarımızın görüşlerine itibar edilirdi. Artık Dışişleri dış politikada siyasa üreten konumunu yitirdi; aldığı talimatları uygulamakla yükümlü bir birime dönüştü. Bunun sonucunda da artık büyükelçilerin “dışarıdan atanması” uygulaması istisna olmaktan çıktı, özellikle son 4-5 yılda bu atamaların sayısı arttı. Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Oman ve Bahreyn’den oluşan Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye ülkeler ile Yemen’deki altı büyükelçimizden dördü “dışarıdan atanan” kişiler. Hiçbir diplomasi deneyimi olmayan bu kişilerin bu başkentlerde olması bizim açımızdan talihsizliktir. Şimdi İsrail’e de, iktidara yakın bir düşünce kuruluşunda görevli bir genç gönderilecek. Tel Aviv Büyükelçiliğimiz web sitesine bağlanıp önceki büyükelçilerimizin isimlerini incelerseniz bu kişilerin neredeyse tamamının Bakanlığın sayılı diplomatlarından olduğunu görürsünüz. Hiçbir diplomasi deneyimi olmayan bir kişinin böyle bir ülkeye atanmasının rasyonel bir açıklamasının olmadığını düşünüyorum.

Joseph Nye uluslar arası ilişkilerde ülkelerin iki önemli gücü olduğunu söyler. Bunlar yumuşak güç ve sert güçtür. (Soft and hard power). Yumuşak güç, “bir devletin, diğer bir devlet üzerinde güç veya zor kullanmadan, bu devlete istediğini yaptırabilme yeteneği” olarak bilinir. Sert güç ise askeri güç ve ekonomik güç unsurlarının hedef alınan ülkeyi zorla ikna etme, caydırma gibi amaçlarla kullanılmasıdır. Diplomasi yumuşak gücün en önemli aracıdır. Biz Orta Doğu’ya önceki yıllarda hep yumuşak güç kullanarak yaklaştık. Bugün bölgedeki algımız maalesef çok değişti. Uluslararası sorunlarda askeri gücünü ön plana çıkaran bir ülke olduk. Oysa askeri yönden gücünüzü geliştirmeniz, ama bunu test edileceği bir aşamaya gelmemeniz tercih edilir. Bölge ülkeleriyle ilişkilerimizde diplomasiyi tercih etmeli, yönetimlerle güven esasına dayalı yakın ilişkiler kurarak yumuşak gücümüzü kullanmalıyız. 

Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerimizin neden bu kadar kötü bir noktaya geldiğini düşündüğümde ilk aklıma gelenler bunlar oldu. Aslında İran, Irak, İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan ile ilgili oturup daha ayrıntılı yazmam gerekir diye düşünüyorum. Umarım önümüzdeki dönemde yazarım.

------

Üç kitap önerisi

Yazının başlığını koyduktan sonra Bernard Levis’in “Hata Neredeydi” (What Went Wrong) adlı kitabını hatırladım. İki yıl önce 102 yaşında hayata gözlerini yuman Anglo-Amerikan Şarkiyatçı Lewis önemli bir Orta Doğu uzmanıydı. Bölgeyi çok iyi bilirdi; hayatının bir bölümünü de ülkemizde geçirmişti. Türkçeye ve Türk kültürüne hakimdi. "Hata Neredeydi" kitabı Orta Doğu’yu öğrenmek isteyenler için iyi bir referans kaynağıdır.

Amin Maalouf "Uygarlıkların Batışı" adlı eserinde, dünyaya olumlu katkıda bulunabilecek tarihi, kültürel ve insani birikime sahip olan Orta Doğu'nun, şimdi dünyaya sorun ihraç eden bir bölge olarak görülmekte olmasının nedenlerini ele alıyor ve bu algının değişmesi için bölge ülkelerinin dürüstçe gerçekçi değerlendirmeler yapması gerektiğini anlatıyor.

Bir kitap önerisi de Suudi Arabistan için olsun. Yakınlarda yayınlanan “Blood and Oil” Bradley Hope tarafından yazılmış. Kitapta Muhammed bin Salman’ın Veliahtlığa yükselişinin öyküsü, bu çerçevede son yıllarda Suudi Arabistan’da yaşanan değişiklikler anlatılıyor. İstanbul’daki Suudi Konsolosluğunda Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin arka planı da yine bu kitapta değerlendirilmiş. Roman tadında okunabilecek bir eser.

Bu yazı Naci Koru'nun blogundan alınmıştır

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar