Normale dönmenin hastasıyız

Türkiye’de 12 kez sıkıyönetim ilan edildi; 26 yıl boyunca fiilen ordunun kontrolü altında yaşadık

Geçen haftaki Şehir Gerillasının El Kitabı başlıklı yazım şöyle bitiyordu:

49 yıl önce de ‘normale dönme’ bekleniyormuş…

‘Normale dönme’ bir ülke için bu kadar mı ‘tüm zamanların’ değişmeyen anormal gündemi olur. 

Hiçbir zaman dönmesek de ‘normale dönme’nin hastasıyız…

***

Türkiye 1923 yılından 1946 yılına kadar tek parti rejimi ile yönetildi… 1946 yılından sonra tek parti mevzuatı aynı kaldı ama ‘çok partili’ rejime geçildi… Türkiye hiçbir zaman gerçek bir demokrasi olamadı… Ancak artık şekilsel olsa bile demokratik rejimler arasında değil… The Economist dergisi, 2016 yılına dair "Demokrasi İndeksi Raporu”nda Türkiye’yi “hibrid rejim” kategorisinde gösterdi ama artık hibrid rejimler arasında da sayılmıyor… Türkiye artık “de facto diktatörlük” olarak anılıyor… Bu talihsiz tabloya bir de sıkıyönetimleri, OHAL’leri ekleyin… Gerçekten hiçbir zaman dönmesek de “normale dönme”nin hastasıyız…

***

Türkiye en çok sıkıyönetim ilan edilen ülkelerin başında geliyor, bu işin şampiyonlarından… Zaten ülkede demokrasi olsa sıkıyönetimin işi ne! 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana 97 yıl geçti… Bu sürenin yarısı askerî yönetimler, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarıyla geçti. Diğer yarısı da malûmunuz.

***

Türkiye’de 12 kez sıkıyönetim ilan edildi; 26 yıl boyunca fiilen ordunun kontrolü altında yaşadık.

Hatırlayın 90’lı yılların sonlarına kadar yurdun doğusu hâlâ OHAL rejimiyle yönetiliyordu. Son OHAL rejimini de 15 Temmuz sonrası gördük. Bugün de kanunlaştırılan kararnamelerle OHAL rejimi normal hâle geldi…

Bu ‘anormal’ süreçler de anayasa daha da  fazla askıya alındı,yok sayıldı. Ve basın, bu süreçlerde en fazla elden ayaktan düşen  kurum oldu. Basın tarihi biraz da sıkıyönetimler, OHAL’ler, askerî ve sivil vesayetler tarihi gibi…

***

12 Mart 1971’den 1980’lere yolculuk ederken gene sıkıyönetimlerle rastladım…

Silivri sonrası Basın Tarihi’ni yazmaya devam ettiğimde de gene sıkıyönetimle başlamıştık. Cumhuriyet döneminde 13 ili kapsayan ilk sıkıyönetim uygulaması, İsmet İnönü hükümeti tarafından 24 Şubat 1925 tarihinde Şeyh Said İsyanı nedeniyle ilan edilmişti.

Bunu “Yılan yuvaları ve sessizlik yasası” adlı yazıda uzun uzadıya anlattım. 

(http://platform24.org/p24blog/yazi/1659/yilan-yuvalari-ve-sessizlik-yas…)

Şeyh Said İsyanı nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim, 23 Aralık 1927’de kaldırıldı ama 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile basının özgür kimliği sanki ebediyete kadar yok edildi. 

Basın devletin sessiz kölesi hâline geldi.

O üç maddelik bu yasanın 1. maddesi, “İrticaa ve isyana ve memleketin sosyal nizamını, huzur ve sükûnunu, güvenlik ve asayişini bozmaya yönelen her türlü teşkilatı, tahrikleri, teşvikleri, teşebbüsleri ve yayınları, hükümet, Cumhurbaşkanının onayıyla yasaklamaya yetkilidir. 

Sanıkları, hükümet İstiklal Mahkemeleri’ne verebilir,” hükmünü içeriyordu.

Fazla bir şey söylemeye gerek var mı?

***

Olağanüstü dönemlerde, basın özgürlüğü yok edildi, ağır sansür uygulamaları daha da arttı, meslek onuru olan çok sayıda gazeteci de süründürüldü. Hapislerde çürütülmek istendi.

Olağanüstü dönemlerin en çarpıcı göstergelerinden biri de medyanın mülkiyet yapısının zorla ve zorbalıkla değişikliğe uğratılmış olmasıdır.

Siyasal iktidar yönetimin propaganda makinası hâline dönüşen bir basın zaten mevta sayılır. 

***

Daha önce de, geçen hafta 50. yıl dönümünü geride bıraktığımız, 15-16 Haziran işçi olayları sırasında da İstanbul, Kocaeli Merkez ve Gebze’de sıkıyönetim ilan edildiğini gördük.

1970’ler böyle başladı. Ama turpun büyüğü heybedeymiş…

***

12 Mart 1971 tarihinde Türkiye’de ikinci kez askerlerin siyasete müdahalede bulunması ile otoriter yönetime geçildi. 

Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının birlikte hükümete karşı imzaladıkları “muhtıra” radyodan okundu.

26 Nisan 1971’de İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, İzmir, Eskişehir, Ankara, Adana, Hatay, Diyarbakır ve Siirt illerinde sıkıyönetim ilan edildi, basına da anında bir dizi sınırlamalar getirildi.

Ayrıca sıkıyönetim komutanlarına, hiçbir gerekçe olmaksızın evleri, kişilerin üstünü, belgeleri arama, partileri, dernekleri kapatma, mektup ve haberleşmeyi sansür etme, basını ve her türlü yayını denetleme, basımevlerini kapama hakkı ve yetkisi verildi.

***

1961 Anayasası’nda, “basının özgür olduğu ve sansür edilemeyeceği, basın hakkına karşı ön izin ve mali tazminat zorunluluğunun konulamayacağı, gazete ve dergi kapatma toplatma, yayın yasağı koyma gibi işlemlerin ancak anayasanın temel ilkeleri çerçevesinde çıkarılan yasalarla düzenleneceği” hükmüne yer verilmişti.

12 Mart 1971 rejimi bu özgürlükleri tamamen yok etti.    

***

Basın için yeni bir sansür ve baskı dönemi başladı. 13 Mayıs 1971 tarihinde kabul edilip, 15 Mayıs’ta Resmî Gazete’de yayımlanan 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile yasakların kapsamı olabildiğince geniş tutuldu.

Sıkıyönetim komutanı gerek gördüğü her türlü tedbiri almaya muktedirdi.

Bu tedbirler, kanunda şu şekilde yer aldı:

Türkiye Radyo - Televizyon Kurumunun yayımları dâhil olmak üzere telefon, telsiz, radyo, televizyon gibi her çeşit araçlarla yapılan yayım ve haberleşmeye sansür koymak, kayıtlamak veya durdurmak ve hizmetin gerektirdiği ahvalde bunlardan öncelikle faydalanmak;

 Söz, yazı, resim, filim ve sesle yapılan her türlü yayım, haberleşme, mektup, telgraf ve sair mersuleleri kontrol etmek; gazete, dergi, kitap ve diğer yayımların basım ve yayımını kayıtlamak ve bunlar üzerine sansür koymak veya Sıkıyönetim bölgesine sokulmasını yasaklamak; Sıkıyönetim Komutanlığı’nca basılması veya neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş gibi bilcümle matbu evrakı basan matbaaları kapatmak. (Resmî Gazete, 15 Mayıs 1971, S. 18837).

***

1961 Anayasası’nda basın özgürlüğünü sağlamaya dönük çıkarılan diğer maddeler ise 20 Eylül 1971 tarihinde kabul edilen 1488 Sayılı Kanun’la ortadan kaldırıldı.

Gazete ve dergilerin kapatılmasını düzenleyen fıkra çok tanıdık bildik hâle geldi:

Türkiye'de yayımlanan gazete ve dergiler, millî güvenliğe, kamu düzenine, genel ahlâka, insan hak ve hürriyetlerine dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal Cumhuriyet ilkelerine veya Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne aykırı yayımlardan mahkûm olma halinde mahkeme kararıyla kapatılabilir. (Resmî Gazete, 22 Eylül 1971, S. 13964).

***

12 Mart rejimi 1973 seçimleriyle şeklen sona erse de,  20 Temmuz 1974 - 2 Eylül 1975 Kıbrıs Harekâtı sırasında; İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Antalya, Muğla, Adana, İçel ve Hatay illerinde sıkıyönetim ilan edildi.

Ardından 27 Mart 1975’de Irak iç savaşı nedeniyle; Diyarbakır, Hakkari, Mardin ve Siirt illerinde sıkıyönetim ilan edildi. Ancak bu karar TBMM tarafından onaylanmadı. Bu, Türkiye’de ilk kez görüldü.

Meclis’e getirilen bir sıkıyönetim teklifinin geri çevrilmiş olması, o dönemin koşullarına göre önemli bir demokratik adım olarak nitelendi.

26 Aralık 1978 - 12 Eylül 1980 12 Eylül öncesinde ülke genelinde sokak olayları tırmanışa geçmiş, art arda yaşanan terör saldırıları üzerine; Adana, Ankara, Bingöl, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kahramanmaraş, Kars, Malatya, Sivas, Urfa, Adıyaman, Hakkari, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Tunceli, İzmir, Hatay, Ağrı illerinde, 26 Aralık 1978 - 12 Eylül 1980 tarihleri arasında sıkıyönetim ilan edildi.

Ardından da yeniden darbe oldu.

***

“Normale dönme” bir ülke için bu kadar mı “tüm zamanların” değişmeyen anormal gündemi olur. Hiçbir zaman dönmesek de “normale dönme”nin hastasıyız.

Bu yazı P24'ten alınmıştır