Pala Orhan, Küratör Aslı, Patrik Bartholomeos ve Fenerbahçe, ha bir de AEK…

Fener’deki Rum Patrikhanesi önüne yaklaşan koca otobüs, kendisi için önceden ayarlanmış alana ustaca park ediyordu. Semt sakinleri için oldukça alışıldık bir görüntüydü bu.

Neticede o binada yaşayan yaşlı, sakallı din adamına dünya üzerinde 400 milyon civarı Ortodoks bağlılık yemini etmişti.

Memlekete gelen yabancı devlet adamlarının, hatta Amerikan Başkanı’nın bizim Cumhurbaşkanı’ndan bile önce Fener’deki bu binaya gelip Ekümenik Patrik Hazretleri’ni ziyaret etmesi başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Patrik hazretlerinin mühim adam olduğuna 400 milyon Ortodoks’tan daha fazla emin olan bir topluluk varsa o da Fener semtinin sakinleriydi.

Patrikhane binasının karşı çaprazındaki 14 metrekare bakkal dükkânının emektar sahibi Pala Orhan, sosyetenin yeni gözdesi haline gelmiş semte yeni taşınan, entel furyasından kürator Aslı Hanım’a az önce sattığı beyaz peynir, kepekli ekmek ve süper ince Parliament paketini beyaz naylon poşete koyarken bastıramadığı heyecanıyla “bizim çocuklar geldi bu sefer otobüsle, bizim çocuklar geldi beee” diye mırıldanmıştı.

Küratör Aslı Hanım merakla arkasına döndü ve otobüsten inenleri izlemeye koyuldu.

29 eşofmanlı erkek inmişti otobüsten. Üstelik hiç de teamüllere uygun olmadığı halde Patrik Hazretleri bu eşofmanlı gençleri karşılamaya kapıya kadar gelmişti.

“Bizim patrik kral adam” dedi Pala Orhan. “Amarikan Reisi gelse çıkmaz kapıya ama bizim çocuklar mevzu oldu mu kapıda basar bağrına koçlarımı…”

Küratör Aslı Hanım bu kez ilgiyle otobüsün üstündeki koca harflerle yazılmış yazıyı okumaya çalıştı:

“AEK” yazıyordu.

“AEK? Ne demek bu?”

“Hanım Abla, AEK ne bilmem ben. Bizim Beyoğluspor işte bu. Lefterli, Yorgo Kasapoğlulu, Kadri Aytaçlı efsane Beyoğluspor bu!”

Öyleydi gerçekten. Mübadele denilen vahşi uygulamanın etkileriyle ata toprağını terk eden Peralı Rumların Yunanistan’da binbir emekle yeniden kurdukları takımın yeni adıydı AEK…

Fakat sanılanın aksine ne AEK’i ne de Anadolu topraklarından gelen koca bir Rum halkını pek de coşkuyla karşılamamıştı Yunanlı.

“Türk Tohumu” demişlerdi insanlara. İşlerini ve aşlarını paylaşmak istememişlerdi. Neticede mültecilik mültecilikti işte. Pek de sevimli bir hayat vadetmiyordu insanlığa.

AEK, kurulduktan kısa süre sonra göç edenlerin, fakirlerin, mazlumların sesi olmaya başladı. Attığı her golle milliyetçiliğe, zenginliğe, ayrımcılığa galip geliyordu sanki ezilenler.

Rakip takımların fanatik Yunan taraftarları “Turkosporo” diye tezahürat yapıyor, maç çıkışlarında AEK sempatizanlarını köşelerde sıkıştırıp dövmek için pusuya yatıyorlardı.

AEK, bu herifleri kızdıracak en iyi yöntemi bulmakta gecikmemişti.

Hem kendi sahalarında, hem de deplasmanlarda dev bir Türk bayrağı açmaya ve “Türk’üz ulan zorunuza mı gitti” diye bağırmaya başlamışlardı.

Hatta Yunan milli takımı Türkiye ile maç yaptığında gıcıklığına Türkiye’yi tutacaklar, fanatik milliyetçi Yunanlıları öfkeden kudurtacaklardı.

Ezilenlerin, dışlanmışların, emekçilerin ve mübadillerin öfkesi anavatana duyulan özlemle birleşince dünyanın en garip tribün görüntüleri yazılacaktı tarih denilen kitabın sayfalarına.

Büyük Marmara depreminde tüm takım hemen olay yerine koşacak, geliri depremzedelere verilmek üzere dostluk maçları yapacak, hatta topçusundan malzemecisine enkazın arasına dalarak insan canı kurtarmak için çalışmalara katılacaktı.

Pala Orhan, dükkânın kapısını açık bıraktığı halde patrikhanenin bahçesine vardı telaşla. Otobüsten inen gençlerin tokalaştığı Patrikhane kıdemlilerinin yanlarında saf tuttu. Her tokalaştığı AEKli’ye bir de canı gönülden sarılıp alınlarına kocaman bir öpücük kondurdu.

“Lefter öldü be çocuklar. Koca Lefter’i daha yeni verdik toprağa. Hepiniz birer Leftersiniz ama unutmayın. Hepiniz birer Kadri Aytaç’sınız.”

Pala Orhan daha fazla tutamadı kendini. İki damla gözyaşı yanağından süzülüp Fener Rum Patrikhanesi’nin çakıl taşlı bahçesine kavuştu.

AEK heyeti önce o görkemli Patrikhane binasını gezdi. Kıdemlilerle sohbetler edildi. Sonra kiliseye geçildi. Herkes eline bir mum alıp geniş bakır mum havuzunun içindeki ince kuma gömdü dileğini.

Hatta kısa bir ayin de yapıldı.

Sonra Patrik Bartholomeos imamesinde haç olan mavi taşlı otuzüçlük birer tespih hediye etti gençlere.

Tekrar otobüslere binmek için hareketlenmeden önce toplu bir hatıra fotoğrafı çektirildi. Pala Orhan da vardı fotoğrafta hem de.

Ertesi sabah kürator Aslı Hanım, süper ince Parliament sigarasını almak için 14 metrekarelik bakkal dükkânına girdiğinde Pala Orhan daha günaydın demeden makineli tüfek gibi konuşmaya başladı:

“Yoo, yoo hep diyorum ben. Kral adam bizim bu patrik. Sözünün eri adam. Takım gelmiş Fenerbahçe’yle maç yapacak, bizimkinden dua istiyor. Patriğin yaptığına bak sen. Şimdi bunu anlatsan inanmazlar, yazsan tınlamazlar be. Yoo, yoo hep diyorum ben. Kral adam bizim patrik.”

Küratör Aslı Hanım durumu tam anlamamıştı. Acaba Pala Orhan fotoğrafa alındı diye mi bu kadar methiyeler diziyor diye düşündü.

O kadar da basit değildi mevzu.

Bir görgü şahidinden dinledim işin aslını.

AEK başkanı, grup patrikhaneden ayrılmadan Bartholomeos’tan maç için hayır duası istemiş diyorlar. Muvaffak olmak için, galip gelmek için iki satır hayır duası istemiş diyorlar.

Hiçbir ruhban bu talebe “yok” diyemezmiş elbette.

Fenerbahçeli olanlar hariçmiş ama.

“Kusura bakmayın be başkan” demiş Patrik.

“Çocukluğumdan beri Fenerliyim ben. Maçta onları tutuyorum…”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.