Tiny Url
http://tinyurl.com/y6p2l3l3
Ergun Babahan
Mar 18 2019

Türkiye gerçek dışı bir dönem yaşıyor ve bedelini çok ağır şekilde ödeyecek

Mahfi Eğilmez, son makalesinde Türkiye’nin tükenmişlik sendromu yaşadığını belirtiyor. Umutsuzluk, yorgunluk, gerginlik olarak tanımlıyor yaşanan bu durumun göstergelerini. Ardından ekliyor, herkes çocuğunu yurtdışına atmaya uğraşıyor, daha doğrusu herkes değil de, Batı tarzı kültüre sahip olanlar:

“Türk toplumunun Batı kültürüyle eğitilmiş bölümü bir süredir tükenmişlik sendromu yaşıyor. Çünkü kendilerini tam olarak bu topluma ait hissetmiyorlar. Çocuğunu yurt dışında okumaya yollayanlar arasında okuyup da buraya gelsin, burada bir şeyler yapsın diye düşünenlerin sayısı oldukça az. Daha büyük kısmı gitsin orada okusun ve orada kalsın istiyor. Bir başka ifadeyle ‘biz gidemedik bari çocuklar kendisini kurtarsın’ havası yaygın.”

Neden böyle olduk sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Bu sorunun yanıtı bu toplumun uygarlık, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı karşısında eşitlik, bilimsel eğitim, fırsat eşitliği, liyakat esasına dayalı yükselme gibi alanlarda sürekli popülizm saplantısıyla geriye gitmiş ve umudunu kaybetmiş olmasında saklı.”

Yani, kendisine veya çoluk-çocuğuna yurtdışında bir gelecek arayan Batı tarzı kültürle yetişmiş kesim, hukuk, özgürlük, demokrasi peşinde. Bunu Almanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da, Amerika’da veya Kanada’da gerçekleştireceğine inanıyor.

Şimdi, bu insanlar gittikleri ülkelerde azınlık oluşturuyor. Ne kadar seküler kültürle yetişmiş olursa olsun, Müslüman olarak algılanıyorlar falan. Ama gittikleri her yerde eşit muamele bekliyorlar çünkü Batı demokrasisinin etnik kökene, inanca bakmadan eşitlik değeri üzerine kurulduğunu biliyorlar.

Gittiği Almanya, Fransa, Amerika veya Kanada’nın aslında eyaletler sistemi üzerine kurulu olduğunu, yerel meclis ve yönetimlerin geniş hak sahibi olduğunu, merkeze kafa tutabildiğini belki de biraz hayretle fark ediyor ve bundan memnun oluyor, hatta yararlanıyor.

Ama aynı insanlar iş Türkiye’ye gelince bambaşka bir tavır alıyor. Batı devletinden kendisine eşit muamele, özgürlük alanı talep eden bu kişiler, Türkiye’de Kürtler söz konusu olunca, bu talebi “bölücülük” olarak nitelendiriyor.

“Beka” sorunu denilen şey, Erdoğan ve Bahçeli ikisinin yarattığı bir hikâye değil çünkü. Cumhuriyet rejiminin üzerine kurulduğu hikâye bu. Bir yandan “Bir Türk dünyaya bedel” diye güven aşılama çabaları, diğer taraftan yedi düvele karşı savaşan, etrafı düşmanlarla çevrili olduğuna iknaya yönelik bir eğitim sisteminin ortaya çıkardığı sağlıksız bir tablo bu.

Cumhuriyet’in uzun dönemi her hak ve eşit yurttaşlık talebini bu gerekçe ile reddedip “ideal yurttaş” yetiştirme hayali peşine düşen ve o güne kadar eşitlik ve demokrasinin söz konusu olamayacağına inanan Kemalist rejim ile aynı gerekçelerle tek adam rejimi kuran Erdoğanist rejim arasında bu açıdan fark yok.

İki rejime de inanan milyonlar var Türkiye’de. Kemalistlerin sayısı hızla azalsa da eğitim ve gelir düzeyleri hala güçlü ve görünür olmalarını sağlıyor. Erdoğanistler ise dokundukları her şeyi çürütüyor hızla: Hukuk, eğitim, medya, kültür-sanat…

Ancak ortak noktaları mevcut: Devletin bekası…

O nedenle üzerinden 100 yıl geçmiş Çanakkale Savaşı dün olmuş gibi anılıyor; orada savaşıp ölen Ermeniler, Kürtler yok sayılarak… Hatta cephenin Alman komutanları hiç anılmayarak… İki kesim birbiriyle yarışıyor Çanakkale’ye sahip çıkmak için. Nedeni de basit: Derinlerde yatan Batı düşmanlığı.

Çünkü Batı’nın Türkiye’yi bölmeye çalıştığına ikna olmuş durumda. Türkiye nüfusunun neredeyse dörtte biri Suriye’nin bölünme aşamasına gelmesinin Avrupa’yı nasıl silkelediği gerçeğini gördüğü halde inanıyor buna.

O yüzden Millet İttifakı’nın Ankara belediye başkan adayı Mansur Yavaş, eşit hak ve yerelin temsilini isteyen HDP’ye oy veren seçmenlerin topluma kazandırılmasından bahsedebiliyor. Ankara’da HDP seçmenini rehabilite etmekten bahseden, İstanbul’da Erdoğan ile din yarışına girmiş adayla AKP’nin geriletebileceğine ve demokratik-hukuk düzeninin kurulabileceğine inanabiliyor.

Yani, Batı’nın değerlerinden çok tüketim modellerini kabullenmiş, eşitlik-demokrasi-hukuk veya yerinden yönetim ilkelerini sadece kendisi için isteyen, mağdurlar için eşitliği ise ne zaman geleceği belirsiz bir “güçlü olma” dönemine öteleyen bir toplumsal yapı var. Şartlar henüz olgun değil ona...

Bugün Türkiye’nin demokrasisini, hukuk sistemini, değerler sistemini zehirleyen tek bir mesele var: Kürt meselesi. Türkiye bu meseleyi barış, demokrasi ve hukuk sistemi içinde çözemedikçe, Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarını içine sindirmedikçe sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun düze çıkamaz. Her geçen gün daha da fakirleşir, çürür ve tükenir. Bu kadar basit bir gerçek bu.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.