Şub 14 2018

Türkiye yönünü kaybetti: Ne Batı'ya ne de Doğu'ya yar oldu

 

Türkiye, Doğu ve Batı ile ilişkilerinin yönü, tercihleri ve yapmayı istedikleri ile ilgili son yıllarda kafa karıştırıcı adımlar atıyor.

Batı ile bir küs bir barışık ilerleyen ilişkiler, Doğu ile de yolunda gitmiyor. ABD, AB ve genel olarak Batı ile yerine koyabileceği türde bir ekonomik, politik ve sosyal ilişkiyi ne Ortadoğu ne de Kara kıta Afrika ülkeleri ile geliştirebilmiş değil.

Rusya ve İran, güvenilmez olduklarını Suriye'deki politikaları ile kanıtlarken, Türkiye giderek yalnızlığa itilmiş bir ülke görüntüsü veriyor.

Ne Batı'dan tümüyle kopabilmiş ne de Doğu'da aradığı, istediği yeri bulabilmiş bir ülke..

War on the Rocks'ta bu konuya irdeleyen Nick Danfort, Batı ile Doğu arasında git-gelli bir konumda olan Türkiye'yi ve müttefiklerini yazdı.

Recep Tayyip Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002'de iktidara geldiğinden beri Batı'nın “Türkiye'yi kaybettiğine” ilişkin bir tartışma ortalıkta dönüyor. Bugün, ABD ve Türkiye'nin karşılıklı ithamları ile kuzey Suriye'de bir ABD-Türkiye askeri karşılaşmasının korkunç ihtimalinin ortasında, Washington'ın Türkiye'nin dış politikası konusundaki en büyük korkusu tehlikeli bir şekilde gerçek olacak gibi duruyor.

Ve çok acayip bir şey oldu. Son 15 yıldır, “Türkiye'yi kaybetme” riski genellikle Türkiye'nin “yüzünü Doğu'ya dönmesiyle” alakalıydı. Bugüne kadar AKP'nin Türkiye'nin yönelimini Batı'dan Doğu'ya çevirmesinden, Amerika ya da Avrupa yerine İran ya da Suriye gibi yeni müttefikler bulmasından korkuluyordu.

Bunun yerine Türkiye başka hiçbir yere dönmeden Batı'dan uzaklaştı. Bugün, Türkiye, kuzey Suriye'de ABD ordusunu tehdit ederken, ülkenin Tahran ve Şam ile ilişkilerinde de gerginlik sürüyor, Moskova'yıysa saymaya bile gerek yok.

Diğer bir deyişle, Batı, Türkiye'yi gerçekten kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya ama bunun sebebi Türkiye'nin Doğulu komşularıyla ilişkilerini geliştirmesi değil. Bilakis, Türkiye'nin, Arap Baharı'nın hem öncesindeki hem de sonrasındaki Doğu'ya dönme çabaları, ki Batı ile arasının da açılmasına sebep olmuştu, başarısızlıkla sonuçlandı. Ne yazık ki bu beklenmedik durum Washington'ın içini rahatlatamayacak. Türkiye'nin, potansiyel diğer müttefiklerinin yokluğunda Amerika ile kapışmaya istekli olması, mevcut krizin üstesinden gelmenin ne kadar zor olabileceğini gösteriyor.

2000'lerde Türkiye, AKP'nin o dönemki dış ilişkiler gurusu Ahmet Davutoğlu'nun rehberliğinde Ortadoğu'daki komşularıyla ilişkilerini geliştirmeye çalıştı.

O dönemde, AKP dışındakiler de dahil olmak üzere bu yaklaşımı destekleyenler, Türkiye'nin yeni bölgesel ilişkilerinin illa ki eski müttefiklerine mal olacağı anlamına gelmediğini savunuyordu. Tam tersine, Ortadoğu ile daha iyi bağların Türkiye'nin ekonomisini ve bölgesel prestijini geliştireceğini, bu şekilde Avrupa Birliği için cazip bir ortak haline geleceğini iddia ediyorlardı.

Örneğin Türk retoriği, Suriye'de Batı'nın hala potansiyel bir reformcu olarak gördüğü Esad'a Türkiye'nin bir ağabey gibi yardımcı olabileceğini vurguluyordu. Ve bir yanda Türk diplomatlar Suriye-İsrail arasındaki barış anlaşması için müzakerelerde bulunur bir yandan da Türk iş insanları Suriye'de para kazanırken Türkiye Doğu ile Batı atasında köprü olduğu klişesini başarılı bir şekilde sahipleniyordu.

Ama sonra Arap Baharı denen olay başladı, Türkiye'nin bir dizi bölgesel güçle olan kârlı ilişkilerini bozarak Türk politikasının yeniden kalibre etmeye zorladı.

Ankara ilk olarak NATO'nun Libya'ya, Türk şirketlerinin 15 milyar dolar değerinde kontratlar imzaladığı ülkeye müdahalesine karşı çıktı. Suriye'de protestolar başladığında Davutoğlu ile olarak Şam'a giderek Esad'ı daha ılımlı bir yol izlemeye çağırdı.

Ama ayaklanmanın bölgede hızla ivme kazanmasının ardından, Ankara ayaklanmayı desteklerse bölgesel etkisini daha da genişletebileceği sonucuna vardı.

Sonuç olarak Arap Baharı'nın ilk yıllarında Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye, kabaca söylemek gerekirse, aynı taraftaydı.

Eğer Ankara bu popüler ayaklanmaların İslamcı karakteri hakkında daha çok heveslense de her şeye rağmen Tunus, Mısır, Libya ve Suriye'de otokrasinin yerine öz yönetimler kurulması için bir umut vardı. Fakat bu umutlar suya düştüğünde Amerikan ve Türk amaçları arasındaki farklılıklar su yüzüne çıktı.

Örneğin 2013'te Mısır ordusu seçilmiş Müslüman Kardeşler hükümetini devirdiğinde Washington bunu pek de bir mesele yapmadı. Obama yönetimi çekinceleri ne olursa olsun General Abdel Fattah el-Sisi ile çalışmaya hazırdı ve bunun için Sisi'nin darbeyle iktidara gelmediği yönünde bir resmi anlatı bile oluşturuldu.

Erdoğan ise tersine Müslüman Kardeşler'in yanında yer aldı, Sisi ile ilişkileri bozulurken, Müslüman Kardeşler hareketinin Rabia sembolünü de kendisine adapte etti. İster ilkeli, ister inatçı ya da ister ikisinin bir karışımı olsun, Erdoğan'ın yaklaşımı onu sadece Washington'a karşı değil, aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne de muhalefet ederek Türkiye'nin bölgede yalnızlaştırılmasına zemin hazırladı.

Aynı zamanda Suriye'deki iç savaştaki başarısızlıklar da bu çatlakları derinleştirdi. Hem Washington hem de Ankara, Esad karşıtı muhalefeti desteklerden, bu destek için ne kadar ileri gidecekleri konusunda farklılık gösteriyorlardı.

Türkiye, haklı ya da haksız, Amerika Birleşik Devletleri'nin 2013 yazında doğrudan müdahale etmesini bekledikten sonra hayal kırıklığına uğradı. ABD'li siyasetçilerse, Türkiye'nin muhalefetin en radikal unsurlarını da desteklemeye istekli olması karşısında paniğe kapıldı, el-Kaide'nin bir kolu olan el-Nusra'yı desteklemesiyle ikili ilişkiler kapanmayan yaralar açtı.

Bu gerilimler nihai olarak bugün Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye'nin stratejik olarak ayrı düşmesine neden oldu. 2014'te IŞİD, Washington'ın Suriye'deki öncelikli endişesi haline gelerek Esad'ı devrime hedefini arka plana itti.

Erdoğan içinse, tersine, odak hala Esad'daydı (ve yükselen Kürt ulusal hareketinde). Sonuç olarak, ABD, kuzey Suriye'de dar kapsamlı olarak IŞİD'i hedef alan bir dizi ortak harekat önerdiğinde Türkiye, IŞİD'in yarattığı tehdide kalıcı bir çözüm getirmenin Şam'da rejim değişikliğini gerektirdiği önerisiyle karşı çıktı.

Bu kördüğümün sonuçlar artık açıkça ortada. Selefi gibi Trump yönetimi de Suriyeli Kürtlerin Halk Koruma Birlikleri (YPG) isimli gücünü IŞİD'e karşı bir ortak olarak sahiplendi. Ankara ise bunun tersine Kürt ayrılıkçılarla kırk yıllık çatışmasının izinde giderek YPG'yi – PKK'nin bir kolu- öncelikli güvenlik tehdidi olarak tanımladı.

Bunun sonucu olarak Erdoğan, Suriye politikasını tümüyle YPG karşıtlığı üzerinden yeniden biçimlendirdi, ve şimdi Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye kuzey Suriye'de tehlikeli bir oyunun içindeler.

Erdoğan, kendi adına, bir Türk saldırısına karşı, ABD'li askerlerden YPG'nin kontrolündeki Menbiç'ten çekilmelerini istiyor. ABD'li yetkililerse bunu reddederek oradaki özel harekat güçlerinin “kendilerini savunabilecek güçte” olduğunu söylüyor.

Ve hala Suriye, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye'yi birbirine düşürürken, ayrıca ısrarcı bir şekilde bölgedeki diğer güçlerle ilişkilerini sağlamlaştırıyor. Erdoğan, homurdanarak da olsa, defaatle Esad'ın zaferini kabulleneceğinin işaretlerini verdi.

Ama Erdoğan, Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin Soçi'de birlikte gülümseyerek poz verdikleri fotoğraflara rağmen müzakere edilmiş bir anlaşmaya ulaşılamadı.

Ne Rusya ne de İran – iki ülke de Türk siyasetçilerin zaman zaman Amerika Birleşik Devletleri'nin yerine (müttefik olarak) lanse ettiği ülkeler – Türkiye'nin çıkarlarını sağlamaya pek hevesli görünmüyor. Son birkaç haftada İdlib bölgesini de kapsayan gerilimi düşürme anlaşması (çatışmasızlık anlaşması) bozuldu, Türkiye, vekilleri, rejim ve rejim destekçileri tarafından lime lime edildi.

Türkiye'nin İdlib'teki isyancı gruplara desteğini yenilediği iddiaları sürerken bölgeye giren Türk askeri konvoyları saldırıya uğradı ve Türkiye burada rejim hedeflerini bombaladı. İsyancıların Rus uçağını düşürmesinin ardından Rusya geçici olarak Türkiye'nin Suriye hava sahasına erişimini engelleyerek Türkiye'nin Afrin'de YPG'ye karşı yürüttüğü kampanyanın altını isterse oyabileceğini gösterdi.

Aynı zamanda İran'ın YPG'ye askeri güç ve doğrudan yardım sağladığına ilişkin haberler, Türkiye'nin, kısa süre içinde, Washington ile İran'ı bir düşmana karşı biraraya getirebilmeyi başardığını gösteriyor.

Bu arada, Suriye'nin Türk dış politikasına egemen olmasıyla birlikte, diğer birçok Ortadoğu devleti Türkiye'nin bölgedeki nüfuzundan şüphe ediyor. Türkiyeli vekiller “Yeni Osmanlıcığılığı” Müslüman dünyası ile tarihi ve dini bağları kullanmak için olumlu bir ifade olarak dile getirmişti.

Şimdiyse, bu daha çok Ortadoğulu yazarların ve siyasetçilerin Türk emperyalizminin müdahalesi olarak gördükleri bir söylem olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında yakın zamanda geçen ağız dalaşı sırasında Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Osmanlıları, 1. Dünya Savaşı sırasında kutsal emanetleri yağmamakla suçladı.

Erdoğan da buna cevap olarak Arapları Osmanlı'daki dindaşlarına (din kardeşlerine) karşı İngilizlerle birlik olarak hainlikle suçladı. Daha da önemlisi, Türkiye'nin Katar'a verdiği destek ve Libya'daki İslamcı hizipler, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ile olan gerginliği artırdı.

Buna karşılık Ankara, Irak'ta, sonbahardaki Kürt bağımsızlık referandumuna karşı çıkarak Bağdat ile gerilmiş olan ilişkilerini düzeltti. Anlaşmazlıklar sürse de, bir zamanlar çok sıkı fıkı olan Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ilişkiler henüz tam olarak iyileşmedi.

Peki bu Amerika Birleşik Devletleri için ne anlama geliyor? Türkiye'nin komşularıyla ilişkilerinin gerilmesi Batı ile yıpranan bağlarını kurtarabilecek mi? Şart değil.

Türkiye'nin “doğuya döneceğine” ilişkin tartışmalar son on yılda çoklukla bu politikanın tutarlı bir İslamcı gündemin parçası mı yoksa sadece Türkiye'nin gelişmekte olan ekonomik ve jeopolitik şartlarına pragmatik bir yanıt mı olduğuna odaklandı.

Ancak geriye dönüp baktığımızda bu yaklaşım, Amerikan karşıtı ya da Batı karşıtı duygunun kendi başına bir unsur olduğunu belirlemede başarısız oldu. Türkiye'nin hem 2011 öncesi hem de 2011 sonrası Suriye politikaları, Esad ile arkadaş olması ve onu devirme çabası, Türkiye'nin Batılı ortaklarıyla işbirliği içindeki pragmatik politikalar olarak izlenmiş olabilir. Ve yine iki yaklaşım da, farklı gerekçelerle de olsa, Batı'ya karşı bir düşmanlığı temel alıyor olabilir.

Bugün asıl endişelendirici olan şey, Erdoğan'ın Batı karşıtı düşmanlığının artık pragmatik ya da özellikle İslamcı endişelerden bağımsız politikalar sürüyor gibi görünmesi.

Örneği Erdoğan, Moskova'dan S-400 hava savunma sistemleri alarak ABD yaptırımlarını zorluyor. Erdoğan'ın bu kararı, kısmen, tıpkı Türkiye vatandaşlarının çoğunluğu gibi, Amerika Birleşik Devletler tarafından yönetildiğine inandığı 2016'daki darbe girişiminin ardından kendini korumak için bu hava savunma sistemine ihtiyaç olduğuna gerçekten inanmasından kaynaklanıyor.

Buna karşılık, Ankara'nın, ABD'nin YPG'ye verdiği desteğe öfkelenmesi çok daha mantıklı. Fakat bu öfke tehlikeli bir şekilde aşırı milliyetçi iklimle zehirleniyor. Çok yakın zamanda, Erdoğan'a karşı potansiyel bir rakip olarak ortaya çıkan milliyetçi siyasetçi Meral Akşener, Türk güçlerinin doğuya ilerleyerek Amerikalı askerlerin bulunduğu bölgelere saldırması için çağrı yaptı.

Bu bağlamda, en kötü senaryo olarak ABD ve Türk birliklerinin doğrudan savaşması, iki tarafı da kesin bir kopuşa götürecektir, ki iki taraf da bu olasılıktan kaçınmak istiyor.

Bunun gerçekleşmesi halinde, Ankara ilişkileri pragmatik bir şekilde toparlama ya da Rusya gibi sevimsiz bir güçle eşit olmayan ve memnuniyet vermeyecek bir ilişkiyi sahiplenme gibi zor bir seçimle karşı karşıya kalabilir.

Ankara'nın alternatifsiz kalması ABD-Türkiye ittifakını kurtarmaya yeterli görünüyor gibi olabilir. Ama Washington buna güvenmese iyi olur.

- Nick Danforth, Bipartisan Policy Center'da kıdemli politika analisti. Georgetown Üniversitesi'nde Türk tarihi üzerine doktorasını yapan Danforth, Ortadoğu siyaseti üzerine yazıyor.