Türkiye’nin geleceği: Dört senaryo

Türkiye’de bugün yaşanan politik çekişme, normal siyasetin sınırları içinde değildir.

Ekonomik sorunlar, güvenlik meseleleri, ulaşımda yaşanan sıkıntılar gibi normal siyasetin konularının dışında rejimin doğası üzerine bir tartışma ile karşı karşıyayız.

Referanslarını daha İslami ve dolayısı ile Batı-karşıtı bir ideolojiden alan İslamcılar, Türkiye’yi yaklaşık iki yüzyılı aşkın süredir takip ettiği Batılı modelden farklı biçimde kurgulamak istemektedirler.

Hal böyle olunca Türkiye’de siyaset, aslında siyasal rejimin nasıl olacağı büyük tartışması üzerine dönmektedir.

Bu arada, siyasetin temel konusu rejimin doğası olduğu halde sanki bu hiç ortada yok gibi bazı muhalefet partilerinin normal hayata devam etmesi şaşırtıcı bir durumdur.

Peki, İslamcılar Türkiye’yi kendi ideolojilerine göre yeniden kurabilecekler midir? İslamcıların sevdiği jargon ile konuşursak ‘Eski’ ve ‘Yeni’ Türkiye arasındaki mücadele nasıl sona erecektir?

Dünyada rejim değişikliği kavgası ilk defa Türkiye’de yaşanmamaktadır. Bu nedenle benzer örneklerin öğrettiği dersler hatırlanırsa Türkiye’deki rejim kavgasının dört olası sonucunun olabileceğini kestirmek zor değildir.

Bunlardan birincisi, İslamcı denemenin başarısız olması ve Türkiye’nin ciddi yaralar almış halde geleneksel modernleşmeci Batıcı çizgisine geri dönmesidir.

Bu görüşe göre Türkiye’de modernleşme uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Türkiye’nin eksiklerine rağmen bir orta sınıfı, şehirli kültürü ve kurumsal gelenekleri vardır. Bu gibi faktörlere bakacak olursak İslamcı siyaset bu tarihsel ve sosyolojik dinamikler tarafından orta ve uzun vadede durdurulacaktır.

Birinci görüşü savunanlar, bütün olup bitenlere rağmen Türkiye’nin tarihsel ve sosyal dinamiklerinin ülkenin İslami bir siyasal rejime evirilmesine izin vermeyeceğini düşünmektedirler.

İkinci olasılık ise İslamcıların amaçlarına ulaşıp Türkiye’yi istedikleri gibi yeniden kurmalarıdır.

Bu olasılığa göre Türk-İslamcılığının anlayışına göre İslami bir düzen kurulacaktır.

Bu görüşe göre, İslamcılar on beş yılı aşkın bir süredir ülkeyi yönetmektedirler. Son dönemde artan bir ivmeyle devlet kurumlarını da dönüştürmektedirler.

Dolayısıyla, İslamcı aktörlerin süreç böyle devam ederse bir zaman sonra fiilen ülkeyi İslami bir düzene vardıracakları çok açıktır.

Üçüncü senaryoya göre ise Türkiye’deki rejim kavgası tahmin ettiğimizden daha uzun sürecek ve bunun sonucu ülke artık rejim kavgasının anlamının dahi artık önemsiz olduğu, ekonomik ve diğer alanlarda gelişmişlik konularında kaybetmiş bir yer olarak dünyada marjinal bir hale düşecektir.

Bu olasılığı anlamak için Pakistan veya Mısır gibi ülkelere bakmak gerekiyor. Her iki ülke de bir zamanlar türlü parlak ideolojilerin heyecanla tartışıldığı yerlerdi.

Ancak, bugün her iki ülke örneğinde büyük ekonomik ve sosyal sorunları olan kalabalık bir nüfus ile karşı karşıyayız ve bu ülkelerin sorunlarını makul bir zamanda düzeltmek imkanı artık kalmamıştır.

Bu senaryo bize şunu söylemektedir: Türkler, uzlaşmak yerine siyasal kavgalarını devam ettirirse dünya dönmeye devam edecek ancak Türkiye geçen yıllarda gördüğümüz gibi fakirleşmeye, gerekli alt yapı dönüşümünü yapmamaya devam edecektir.

Bu kısır döngünün sonucu ise Türkiye döneminin şartlarını ıskalamış bir devlet ve toplum yapısı ile aşamalı olarak marjinal bir ülkeye dönüşmesidir.

Şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye siyasi tarihi, ülkenin bazı dönemler kendi içine kapanıp dünyada marjinalize olduğu örnekleri içerir.

Örneğin 1970lerin sonunda Türkiye, bölgesindeki pek çok ülkeden çeşitli sosyal ve ekonomik verilere göre daha geri kalmıştı. Dönemin başat unsuru olarak sonu gelmeyen politik kavgalar, Türkiye’yi uluslararası sistemde de marjinalize etmişti.

Dördüncü senaryo ise bir şekilde sosyal ve politik bir uzlaşının sağlanmasıdır. Günümüzde bir tür mucizeyi andıran bu senaryo gerçekleşirse yeni bir dönem başlayabilir.

Ancak bu son senaryonun önünde iki temel engel bulunuyor. Birincisi, siyaset son tahlilde toplumsal dinamiklerin liderler aracılığı ile ‘tercüme’ edilmesidir. O nedenle uzlaşı ancak liderler arasında mümkün ise söz konusu olabilir.

Halbuki, bugünkü siyasi liderlerin pragmatik seçim anlaşmaları dışında temel ideolojik konularda bir araya gelmesini sağlayacak bir dinamik söz konusu değildir.

Dahası, olası bir uzlaşı durumunda ülkedeki siyasi grupların üzerinde uzlaşacağı bir ideloji bulma imkânı kalmamıştır.

Yani, İslam, laiklik, demokrasi, Kürt sorunu gibi konularda siyasi gruplar arası ideolojik farklılık çok açıldığı için Türkiye siyasetinin aktörlerini bir araya getirecek bir ideolojik formül bulmak artık kolay değildir.

İkinci engel, politik kavganın toplumsal gruplar arası telafisi zor bölünmeler meydana getirmiş olmasıdır. Günümüz Türkiye’sinde artık neredeyse bir araya gelmesi imkânsız gruplar oluşmuştur.

Hatta bu grupların artık fiilen kantonlara dönüştüğünü ve birbiri ile ilişkilerini dahi minimize ettiğini söylemek mümkündür.

Fiili kantonlara benzeyen bu grupları yeniden kaynaştırmak düşüncesi ne kadar gerçekçidir sorusunu artık ciddi olarak düşünmek gerekmektedir.

Bir ulusu meydana getiren ünlü beylik slogan olan ‘tasada ve sevinçte bir arada olmayı’ referans alırsak, Türkiye’de artık tasada ve sevinçte tam olarak zıt konumlarda bulunan büyük gruplar oluşmuştur.

Türkiye’de kendi haline terk edilmiş çok büyük insan grupları bulunmaktadır.

Kötüsü başka sosyal grupların çektiği sıkıntıları yok sayan hatta onlardan mutlu olan gruplara bile rastlanmaktadır.