Yönetilemeyen Türkiye'nin krizi her yanı sarıyor

Türkiye halkı finansal bir krizi hak etmiyor. Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan ihtilafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geri adım atmalı, aksi takdirde Türkiyeliler tüm servetlerini yitirme riskiyle karşı karşıya kalacaklar.

ABD Başkanı Donald Trump da aşırıya kaçmaktan kaçınmalı ve geniş kesimleri etkileyen önlemler almak yerine - ki geçtiğimiz Cuma günü demir-çelik sanayisine karşı açıkladığı tedbirler böyleydi - uyguladığı yaptırımların hedefini sadece Türkiye’nin yöneticileri ile sınırlı tutmalı.

Zira bu tür geniş kapsamlı önlemler Erdoğan’a ve onun mutlak otoriterliğe ilerleyişine verilen toplumsal desteği canlandırmaktan başka hiç bir şeye yaramıyor.

Türk Lirasının geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde dolar karşısında üst üste rekor değer kayıpları yaşamasıyla, Türkiye ekonomisine ilişkin zaaflar açıkça ortaya çıktı. TL'deki bu düşüş 2001 finansal krizini anımsatıyor. 2001 krizinde de TL çökmüş, kurtulmak için IMF’e başvurmak zorunlu hale gelmişti.

TL'nin borsa kapanışında %15’i değer kaybettiği Cuma günkü çöküşü, Ankara’nın, Washington ile sürdürdüğü diplomatik savaşı daha fazla uzatabilecek yeterli mühimmata sahip olmadığını gösteriyor.

Trump Amerikalı rahip Andrew Brunson’un yeniden tutuklanması üzerine önce geçtiğimiz hafta tutuklamada rol oynamış oldukları gerekçesiyle iki Türk bakana uyguladığı yaptırım kararı aldı. Ardından Türkiye’den ithal edilen demir ve alüminyumdaki gümrük vergilerini iki katına çıkarttı. Bu kararlar Türkiye’nin üzerlerinde zaten 200 milyar dolardan fazla dış borç yükü taşıyan finansal kurumlarını ve şirketlerini iflas uçurumunun eşiğine getirmiş bulunuyor.

Erdoğan bu hamlelerin onlardan çok daha fazlasını yapmaya gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin uyarı atışları olduğunu anlamalıdır.

Trump halen Rusya’ya karşı uygulamakta olduğuna benzer yaptırımlar uygulamaya karar verecek olursa Türkiye’nin ekonomisi darmadağın olur. Trump’un Erdoğan’a attığı ilk “fiskelerin”  ardından, Türkiye’nin bankacılık sistemine yönelik kapsamlı önlemler gelebilir.

Devlete ait bir Türk bankasının İran ile işbirliği içinde uluslararası finans sistemlerini kullanarak Amerikan yaptırımlarını delmiş ve milyarlarca dolar para aktarmış olması Trump’un hoşuna gitmemiş olabilir.

Bu yılın Ocak ayında Halkbank Genel Müdür Yardımcılarından Hakan Atilla, Manhattan’da, bir jüri tarafından yukarıda anılan mali suçtan suçlu bulundu ve halen hapiste. Çevrilen dolaptan dolayı töhmet altında bulunanlar arasında başka üst düzey Türkiyeli yetkililer ve hatta Erdoğan’ın kendisi de var.

Amerikan Maliye Bakanlığı’nın bu konudaki soruşturması halen sürüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Halk Bankası’nı dolar bankacılığı sisteminden çıkarması ve ardından da, - bazı yorumculara göre - 10 milyar dolar dolayında muhtemel bir para cezası kesmesi,  zaten köşeye sıkışmış durumda olan Türk Lirası’nı nakavt edecek bir darbe alması anlamına gelebilir.

Türk Lirası bu darbeyle nakavt olmazsa, söz konusu baskının, düzenbazlığa katıldıkları iddia edilen diğer bankalara da yaygınlaştırılması, işini kesinlikle bitirecektir.

Amerikan yönetimi ayrıca Brunson’un terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla tutuklanması nedeniyle halen sadece Adalet ve İçişleri Bakanları’na uygulanmakta olan yaptırımları diğer üst düzey yetkililere uygulanacak şekilde genişletebilir de.

Erdoğan bilmelidir ki Amerikan politikalarına karşı çıkan bir Türkiye bir Rusya veya Çin değildir; bu tür önlemlere karşı kendisini savunacak yeterli ekonomik aracı yoktur.

Örneğin Rusya doğal gazını ve petrolünü satarak her gün milyarlarca dolar kazanırken Türkiye’nin doğal kaynakları neredeyse hiç yok denecek kadar az ve tükettiği enerjinin neredeyse tamamını ithal etmekte.

Ayrıca ihraç ürünlerinin aslan payı da dışarıdan ithal edilen girdilere dayanmakta.

Ne var ki Erdoğan Amerika Birleşik Devletleri ile girdiği siyasi çatışmada Cuma günü el artırdı. Türkiye’nin tehditlere ve yıldırma taktiklerine pabuç bırakmayacağını söyledi. Ayrıca Türk Lirası’ndaki, artık bir ölüm uçuşuna benzemeye başlayan düşüşten dolayı da Türkiye’ye diz çöktürmek isteyen “ekonomik tetikçileri”  ve “faiz lobisini” suçladı.

Erdoğan’a göre Amerikalı siyasetçiler ile Türkiye’ye yatırım yapan finans kurumları aynı grubun mensupları.

Erdoğan onları adaletsiz buluyor. Türkiye gibi hızlı büyüyen, hırslı ülkelere boyun eğdirmeye çalışan, Amerikan hakimiyetindeki bir finans sisteminin liderleri olarak görüyor.

Erdoğan kendisini bu düzene savaş açmış bir cengaver olarak görüyor. Türkiye’de ve Müslüman dünyasının diğer ülkelerdeki desteğini de bu zemin üzerinde inşa ediyor.

Ancak Erdoğan hükümeti ekonomi alanında attığı bir dizi sorumsuz adımla, Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bu kriz tırmanmadan evvel bile, yabancı yatırımcılarla ilişkilerini kopma noktasına getirmişti.

Bunlar arasında, ekonomik büyümeyi teşvik etmek amacıyla altyapı ve enerji projeleri için milyarlarca dolar harcamak, vergi indirimleri ve afları getirmek gibi adımlar sayılabilir.

Bunların sonucunda enflasyon, gelişmekte olan piyasalar ortalamasının neredeyse dört katı olan %16’ya dayandı ve cari açık da endişe verici bir şekilde GSYİH’nin %6.5’ne çıktı.

Tüm bunların üzerine tüy diken şey ise Erdoğan’ın, ekonomi biliminde yaygın kabul gören anlayışın aksine, yüksek borçlanma maliyetlerinin, yüksek enflasyona neden olacağını iddia ederek Merkez Bankası’nın enflasyonu düşürmek ve Türk Lirasını savunmak amacıyla faiz artırmasına karşı çıkması oldu.

Dolayısıyla yatırımcıların çıkış kapısına doğru yönelmelerinde şaşıracak bir yan yok.

Erdoğan Cuma günü New York Times’da yayınlanan bir makalede ABD'yi Brunson’un serbest bırakılmasında ısrar ederek Türkiye’nin yargı sistemine müdahale etmekle suçladı ve Türk mahkemelerinin bağımsız olduğunu iddia etti.

Bu iddianın doğru olmadığı çok açık.

24 Haziran seçimlerinden sonra tam olarak yürürlüğe giren süper-başkanlık sistemi, ülkede hukukun üstünlüğü ilkesinin ve yargı bağımsızlığının askıya alınması anlamına geliyordu.

Brunson ve diğer Amerikalılar dışında, Türkiye hapishanelerinde, 2016 darbe girişimine karışmış oldukları iddia edilerek, ya da muhalif oldukları için, çoğu hakkında henüz bir iddianame bile yazılmamış onbinlerce insan bulunuyor. Bunlar arasında 100’den fazla gazeteci, muhalefet milletvekilleri, akademisyenler ve önde gelen insan hakları savunucuları da var.

Bunların büyük çoğunluğunun tek suçu, açıktır ki, Erdoğan’ın otokratik yönetimine muhalefet etmiş olmak. Türkiye’nin Kürt yanlısı muhalefet partisinin lideri, Selahattin Demirtaş da bunlardan sadece biri.

Erdoğan New York Times'a yazdığı makalede Trump’un ekonomik yaptırımlar uygulayarak sadık bir NATO müttefikini incittiğini iddia ediyor.

Türkiye Amerika Birleşik Devletleri ile on yıllar boyunca yakın iş birliği içinde çalıştığını, Kore savaşında Amerikalılarla omuz omuza savaştığını, Afganistan’a asker yolladığını ve İŞID’e karşı Suriye ve Irak’ta yürütülen mücadeleye destek verdiğini savlıyor. Türkiye’nin Amerikan ordusuna ülkesinde askeri üsler bulundurması için izin verdiğine de dikkat çekiyor.

İttifak ve demokratik saygı önemliyse, atılacak adımlar bellidir: Erdoğan Rahip Branson’u ve Türkiye’de hapiste tutulan diğer Amerikalıları, konsolosluk çalışanlarını ve NASA’da çalışan bir bilim adamını derhal serbest bırakmalı ve yatırımcıların güvenini artırıcı adımlar atmalı.

Ayrıca uyduruk suçlamalarla, keyfi bir şekilde hapiste tutulan tüm aydınların ve binlerce muhalifin serbest bırakılacağına ilişkin dünyaya güvence vermelidir.

Lira’nın son çöküşü, artık asgari ücret alan bir Türkiyelinin eline, vergilerden sonra, hafta 50 Dolardan biraz daha fazla bir para geçtiği anlamına geliyor. Vatandaşlar ve Erdoğan’ın iktidara geldiği 2003 yılından bu yana daha müreffeh ve dinamik bir Türkiye inşa etmek için emek harcamış yüzbinlerce vazifeşinas bürokrat, siyasetçi ve iş insanı bu çabalarını sürdürebilmeleri bir şans daha verilmeyi hak ediyorlar.

Ve Türkiye de demokratik düzene geri dönmeyi hak ediyor.