Yüzyıllık felaket yolculuğunun son durağında mıyız?

Eser Karakaş’ın Ahval’de yayınlanan makalelerinden birinin başlığı “Türkiye çıldırmış durumda’’ idi… Türkiye’nin bugün ki gidişatı için çok isabetli bir başlık.

“Türkiye çıldırıyor’’ çünkü bu çılgınlık, yüzyıllık yolculuğun son durağı. Bir yüzyıl boyunca Türkiye insanı içeride kendi vatandaşını, dışarıda ise bütün dünyayı düşman gören bir zihniyetle eğitildi.

Bu zihniyetle yetişmiş siyasetçi, onun etkilediği, toplum, o toplumda yetişen yeni nesiller bu zehirle her gün yeniden zehirleniyor. Oluşan ortak ırkçı hafızasının toplumu ve ülkeyi götüreceği son durak çılgınlık, cinnet, katliam ve terördür. Bugün Türkiye de yaşanan da bunların toplamı.

Hâkim zihniyeti için İçerde Kürtler ve Aleviler düşman. “Kürtler Türk düşmanı ve bölücü, Aleviler İslam düşmanı ve kafir.’’

Dışarıda Yunanistan, Ermenistan Türkiye düşmanı. Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ermeniler ve Rumlar, Ermenistan ve Yunanistan’ın Türkiye’yi karıştıran ajanları, iç düşmanlar. Türkiye’de yaşayan Hristiyanlar İslam düşmanı, İslam’ı bölmeye çalışanlar.

Türkiye’de yaşayan kendisini Türk görmeyen herkes Türk’e düşman. Demokrasi, insan hakları evrensel hukukun ilkelerini savunan vatan haini.

Bu zihniyetin hâkim olduğu bir yerde çıldırmak belki bu hastalığın en hafif nöbeti. Çünkü bu hastalıklı zihniyet neredeyse her Türkün kafasında bir düşman yaratmış.

Bu paranoya öyle ilerlemiş ki, kendi ırkından olan, ama kendisi gibi düşünmeyenleri de düşman, hem de en tehlikeli düşman görüyor. Çünkü ırkından olanın düşmanla birleşip kendisine ihanet ettiğini düşünüyor. Peki çılgınlığın faturası ne ve kime çıkıyor?

Türkiye’nin vicdan sahibi yazarı, gazetecisi, demokratı, entelektüeli, akademisyen, bilim insanı ‘düşman’ görüldüğü için yaşamı ya cezaevinde ya da sürgünde geçiyor. Irkçı zihniyet devlet politikası olmaya başladığı andan itibaren toplumsal zehirlenme başlar.

Hitler bu toplumsal zehirlenmeyi, 13 yıllık kısa bir zaman diliminde başarmıştı. 1923-36 arası sürenin sonunda Alman toplumunun yüzde sekseni ya ırkçı ya da ırkçılığa sınırsız toleranslı hale gelmişti.

Türk toplumu tam yüzyıldır bu zihniyetin bombardımanı altında. Devlet sadece ırkçı değil, mafyanın, çetelerin, soygun ve seri katillerin toplandığı bir suçlular kulübe dönüşmüş. Rakiplerini ortadan kaldırmada şiddet devlet denen bu kast örgütünün tek enstrümanı haline gelmiş.

Muhaliflere şiddet, 1984’lerden sonra ülke sınırları dışına taşırıldı. Avrupa’da Muhalifleri suikastla ortadan kaldırma cinayetleri bu politikanın sonucuydu. Bir taşla iki kuş vurma misali, devlet hem muhalifleri katlediyor hem de bu cinayetleri muhaliflere yüklüyordu. O dönem PKK ve Dev Yol, Kürt gruplardan katledilenlerle de Kürtler arası çatışmalı ortam yaratıldı.

Bu cinayetlerin işlendiği ülkenin/ ülkelerin istihbaratının parmağının olup olmaması bir yana, söz konusu ülke istihbaratının planlanan ve uygulanandan haberdar oldukları kesindir.

Almanya’nın 1993’te Türkiye nota vermesi, Danimarka’nın 1994 yılında ‘’Terörle mücadele ortak kararını’’ tek taraflı iptal etmesi bu haberdar olmanın işaretleriydi. Çünkü devletin planıyla, 1986-94 arası, Avrupa ülkelerinde 20’ye yakın cinayet  işlendi.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde işlenen cinayetlerin devletin bir planı dahilinde işlendiğini, İsmail Hakkı Pekin CNN Türk’te söyleyip Medya Haber’de doğrulamıştı. Bu açıklamaları yapan Pekin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanılığı görevinde bulunmuş biri.

Pekin, Paris’te üç siyasetçi Kürt kadının katledilmesine ilişkin, “O Paris’te yapıldı dan kastım, Sakine Cansız’ın falan ortadan kaldırılması ve ona benzer operasyonların yapılmasıdır. Avrupa’da bu tür eylemler yapılmalıdır. Başka türlü batılı dostlarımızı ve Amerika’yı ikna edemiyoruz. Bunun yolu gerekirse silahlı mücadele, gerekirse suikast, gerekirse başka bir şey yani. Bu cinayetlerin yeniden işlenmesi gerekir” diyor.

Genelkurmay istihbarat daire başkanlığı yapmış bir kişinin ağzından, Türk devletinin ülke sınırları dışında da hukuk dışı eylemler yaptığı ifşa ediliyor.

Hatırlanması gereken şu: Paris’te gerçekleştirilen eylem, Türk devletinin sınır ötesi ilk terörist eylemi değildir.  Pekin, Fransa istihbaratın bu terörist eylemden haberdar olduğunu da şu sözlerle ifade ediyor:

“Paris cinayetini Türkiye yapmıştır ya da Türk özel birimleri yapmıştır diye değerlendiriyorum. Bu eylemi yaparken Fransızlar bu işin ne kadar içinde ne kadar dışında onu bilmiyorum. Çünkü Fransa’nın, Fransız istihbaratının takip ettiği bir konu.”

6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul’da, Rumlara ve Yahudilere karşı geliştirilen ve ‘İstanbul Pogromu’ diye bilinen katliam ve zorunlu göçe politikası da ddevlet tarafından planlanmıştı. İçerdeki bu katliamın gerekçesi yaratılmak için, Yunanistan’ın Selanik kentindeki Atatürk’ün evi bombalanmıştı. Fakat daha sonra ortaya çıktığı gibi, bombalamayı Türk konsolosluk görevlisi Oktay Engin gerçekleştirmişti.

Devletin bu kişiyi Oktay Engin, 1992 yılında, Nevşehir valiliğine atanarak mükafatlandırılmıştı. 1988-1990 yılları arasında TC Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel sekreterliği yapan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği bir röportajda, “6-7 Eylül İstanbul olayları bir özel harp faaliyetidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi ve amacına ulaştı” diyordu.

3 Kasım 1996 günü, Bursa-Balıkesir yolunda gerçekleşen bir trafik kazasıyla, devletin yurt dışı terör eylemlerinin bir bölümü daha ifşa oldu. Susurluk olayı için, O dönem Başbakanlık Müsteşarı Kutlu Savaş, başbakanın talimatıyla bir rapor hazırladı. Rapor, Devlet-Mafya-siyaset üçgeninde oluşan kontrgerilla örgütünün ülke içinde ve dışında birçok cinayet işlediğini, tehdit ve şantajla para topladığını, birçok insanın mallarını gasp ettiğini belirtiyordu.

Susurluk kazası ile ilgili ifade veren Eski Kontr-Terör Daire Başkanı Mehmet Eymür, “Gerek Ermeni-ASALA faaliyetleri sırasında, gerekse PKK faaliyetleri ile ilgili yurt dışı çalışmalarında ekiplere ihtiyacımız vardı. Bu işleri normal adamlara yaptırmak mümkün değildi. Vurucu kırıcı adamlara ihtiyacımız vardı. MİT elemanı Hiram Abbas ile mafya lideri Alaatin Çakıcı, Beyrut’ta Ermenileri öldürdü. Çakıcı, Atina’da da Agop Agopyan’ı öldürdü” demişti.

Bütün bu itirafların toplumda bir infiale yol açmaması Türkiye’nin en büyük çıkmazı. Bu çıkmazın sorumlusu ise muhalefet. Muhalefet, devlet adına işlenmiş cinayet, katliam ve hatta soykırımları iktidardakiler kadar sahiplenir. Bu cinayet, katliam ve soykırımlardan haberdar olan uluslararası güçler de çıkarları gereği devletin bu insanlık suçlarına göz yumar, devletin muhaliflerine yüklemeye çalıştığı suçlarından temize çıkması için gereken desteği sunar.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.