Umut Özkırımlı
Şub 12 2018

Türklüğe layık olmak!

1950 yılında 46 yaşındayken hayatını kaybeden İngiliz yazar Eric Arthur Blair, ya da eserlerinde kullandığı adıyla George Orwell, edebiyat çevrelerinde 1984, Hayvanlar Çiftliği gibi romanlarının yanı sıra farklı konulardaki denemeleri ve eleştiri yazılarıyla da tanınır.

Bu çok yönlülük ve üretkenlik, Orwell’in adının 20. yüzyılın en önemli yazarları arasında anılmasını sağlar. Örneğin The Times gazetesi tarafından hazırlanan 1945 sonrasının en etkili 50 İngiliz yazarı listesinde Orwell, Philip Larkin’in ardından ikinci sırada yer alır.

Orwell’in denemeleri arasında en bilinenlerden biri de ilk olarak Mayıs 1945’te yayımlanan “Milliyetçilik Üzerine Notlar”dır.Milliyetçiliği vatanseverlikten kalın çizgilerle ayıran yazara göre milliyetçilik, “insanların böcekler gibi kategorilere ayrılabileceğine ve milyonlarca, on milyonlarca insanın bu kategorilere göre rahatlıkla ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak tanımlanabileceğine inanma eğilimi”dir.

Milliyetçiliği tanımlamak açısından bir o kadar önemli olan bir başka özellik ise her insanın tek bir millete ait olması ve bu milletin çıkarları uğruna her şeyi yapması gerektiği inancıdır. (İlgilenenler denemenin İngilizce orijinaline buradan ulaşabilir).

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle gerçekleşeceğine inanılan daha demokratik bir dünya hayalinin kısa sürede yerini giderek derinleşen bir karamsarlığa bırakmasında önemli bir rol oynayan milliyetçiliğin Orwell’in tanımlarını haklı çıkardığını söylemek yanlış olmaz.

Popülizmden göçmen karşıtlığına, ayrılıkçı hareketlerden otoriter rejimlerin yükselişine son 20-30 yılda siyasi analizlere damga vuran birçok kavram ve süreci, topu topu iki yüz senelik bir geçmişe sahip olmasına rağmen çok güçlü bir aidiyet duygusu yaratan milliyetçiliği anlamadan açıklamak kolay değil.

Şu günlerde “savaş hali” nedeniyle histeri derecesinde bir milliyetçilik krizine tutulmuş Türkiye, bu açıdan eşi bulunmaz bir laboratuvar.

Pınar Uyan Semerci ve Emre Erdoğan önderliğinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Infakto RW işbirliğinde yürütülen ve sonuçları 5 Şubat 2018 tarihinde Bilgi Üniversitesi’nde yapılan bir sunumla kamuoyu ile paylaşılan “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması” doğrudan milliyetçiliğe odaklanmasa da sözü edilen histeri ve bu histeriyi doğuran algılara ışık tutan birçok veri içeriyor.

17 Kasım-20 Aralık 2017 tarihleri arasında Türkiye 18+ yaş nüfusunu temsil eden 2004 kişiyle 16 ilin kentsel ve kırsal bölgelerinde yüz yüze görüşmelerle gerçekleştirilen ve rastsal örneklem yöntemi varsayımıyla hata payı yüzde 3 olarak hesaplanan araştırma, AKP’nin iktidarda olduğu son 15 yıl içinde iyice belirginleşen toplumsal kutuplaşma olgusuna siyasi parti taraftarlığı gözünden bakıyor.

Araştırmaya katılan grupların kendilerine en yakın gördükleri kimlik “Türkler”. Burada altı çizilmesi gereken nokta, görüşülenlerin yaklaşık üçte birinin (yüzde 29.6) “tek yanıt vermeleri istendiğinde” Türklüğü seçmeleri.

Bunu yüzde 16.5 ile Atatürkçüler (ki oran araştırmaya katılanlar arasında kendini CHP’ye yakın hissedenlerin oranından düşük), yüzde 12.8 ile “dindar insanlar” izliyor.

“Türkler”den bahsederken “biz” kelimesini sürekli ve sıklıkla kullananların oranına bakıldığında da benzer bir sonuçla karşılıyor. Türklüğü (yüzde 75.9) geçebilen tek aidiyet ise aile (yüzde 90.9).

Keza kısaca Sèvres sendromu olarak tanımladığımız milliyetçi-komplocu bakış açısı hala toplumun ezici bir çoğunluğu tarafından benimseniyor. Araştırmaya katılanların yüzde 87.6’si “Avrupalı devletler, geçmişte Osmanlı devletini bölüp parçaladıkları gibi, şimdi de Türkiye’yi bölüp parçalamak istemektedirler” önermesine katılıyor.

Avrupa’nın bölücü örgütlerin güçlenmesine yardım ettiğine inananların oranı yüzde 87.5, Avrupa Birliği’ne üye olmak için yapılan reformların kapitülasyonlardan farksız olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 77.3, bu reformları Sèvres Antlaşması’nda talep edilenlerle benzer görenlerin oranı ise yüzde 73.2. Görüşülenlerin yüzde 77.6’sı “Avrupalıların Türkiye’ye karşı tutumlarının arkasında Haçlı ruhunun yattığına inanıyor.

Araştırmaya katılan 2004 kişinin yarısından biraz fazlası (yüzde 52.7), kendilerini en uzak hissettikleri siyasi parti sorulduğunda ise HDP’ye işaret ediyor. Bu oran, “Ortaklıklarımız” başlığı altında sunulan bölüme dahil edilmese de, Kürtlere ve Kürtlüğe yönelik olumsuz bakış açısının çoğunluğu birleştiren az sayıda faktörden biri olduğunu gösteriyor.

Ortaklıklar arasında elbette din, muhafazakar aile anlayışı gibi “Türklüğü” temsil ettiğine inanılan değerler de var. Daha önceki araştırmalarda ulaşılan bulguları büyük ölçüde doğrulayan bu sonuçlara son dönemde “mülteci düşmanlığı” da eklenmiş.

“Suriyeliler ülkelerine geri gönderilmeli” diyenlerin oranı AKP taraftarları arasında yüzde 83.2, CHP taraftarları arasında ise yüzde 92.8 (kendini HDP’ye yakın hissedenlerin yüzde 75.9’unun da bu soruya “evet” yanıtı verdiğini belirtmeden geçmeyelim)!

Bu bulguların ilk bakışta daha önceki yazılarımda; ısrarla tekrarladığım, Türkiye’nin, bırakın milleti, asgari müşterekler etrafında birleşmiş bir toplum bile olamadığı görüşünü çürüttüğü iddia edilebilir.

Sonuçta karşımızda kendini Türk olarak tanımlayan ve sayıca çoğunluğu oluşturan bir kitle var. Ancak bu kitle, farklı “cemaatlerden” oluşuyor ve bu cemaatlerin Türklük anlayışı farklı. Bunu görmek için sunumun 19. sayfasında yer alan “Parti Tabanları ve Birincil Kimlikler” başlıklı “Mütekabiliyet Haritası”na bakmak yeterli.

Haritada Türkiye’nin milliyetçi-dindar-muhafazakar değerler, laiklik-Atatürkçülük ve Kürtlük şemsiyesi altında birleşmiş (bu küme, kendini solda tanımlayan ufak bir azınlığı da içeriyor) üç büyük cemaatten oluştuğu net bir şekilde görülüyor.

Elbette daha önce vurguladığım gibi, bu cemaatler de yekpare bir bütün değil; kendi içlerinde daha ufak cemaatler içeriyor. Bu da ilk Ahval yazılarımda kavramsallaştırmaya çalıştığım cemaatler takımadası tablosunu oluşturuyor.

Durum buyken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çeşitli kurumları “Türklük ile alakası olmamak”, “Türkiye’ye layık” olmamakla suçlamasına, e-devletin soyağacı sorgulama “hizmeti” sunmasına, yazılı basının amiral gemisinin “ortamlara uyum sağlamakla” ünlü başyazarının “Eline silah alıp ülkesini savunabilecek durumda olan Suriyelilerin, ülkelerini savunmak için harekete geçmek yerine...

Türkiye’nin nargile kafelerinde keyif çatmaları”nin “kanına dokundugu”nu yazmasına da şaşmamak gerekiyor.

Sonuçta Orwell’in dediği gibi:

“milliyetçilik ancak kendini kandırarak var olabilen bir iktidar arayışı”dır: “Her milliyetçi en bariz yalanları bile doğru olduklarına samimi olarak inanarak rahatlıkla söyleyebilir, çünkü kendinden daha önemli, daha kutsal bir davaya hizmet ettiğini düşünmektedir.”

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar