Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak kimin cehennemini yaşıyor?

Kimi zaman yazmaya olan inanç yitip gidiyor. Kelimeler anlamsızca uçuşurken, kararlı ve keskin hareketlerle birbiri ardına dizilmeleri neyi değiştirebilir ki?

O anda “Kendi kaderini yazan romancı” yazısında, müebbetlik Ahmet Altan’ın “Cümlelerimle yaşayanları öldürebilir, ölüleri diriltebilirim” satırları kulaklarımda çınlıyor.

Kimilerinin ‘megalomanca’ bulduğu bu ve benzeri cümlelerin bendeki aksi, karmaşık bir gerçekliğin sayısız boyutu içinde yönsüz, şuursuz dolanmak; bir menzile varma niyeti gütmeden sürecin kıymetini bilmek.

Vesselam kelimeler her şeydir!

Bu ilahi düsturla heybemde; gizli-açık cellatları bir kez daha ‘suçlu’ sıfatıyla faş edebilirim.

Daha neler neler yapılır...

Her ne kadar bu suçlu geçidi, kötücül bir müdahale ile yaratılan yapay gerçeklikte ‘şimdilik’ bir değişiklik yapmasa da, 'cellatların celladı zaman' Sur’a üflediğinde’ her şeyi, her yalanı, her kötüyü önüne katıp götürecek.

Ta ki kötülük kendini yeniden insan eliyle ve düşüncesiyle inşa edene kadar.

Sahi kimin cehennemini yaşıyor Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan'ın yanı sıra kendileri gibi müebbet hapis cezasına çarptırılan diğer üç isim?

Cellat tayfasının arkasına sığındığı gerekçe, ‘darbeye iştirak ve anayasayı ihlal.’

Gelişmekte olan, kırılgan ekonomili, ahbap-çavuş ilişkili; kendine Türkiye adını vermiş, bir imparatorluğun tırpandan geçirilme kompleksi altında benliğini yitirmiş, yarı insan yarı canavar bir ülkeden de ancak bu beklenirdi.

Kendi hapsolmuşluğu içinde, Türkiye’nin fiziki ve zihni sınırlarını aşmış, hasta bir coğrafyada olmasına rağmen o hastalıktan en az etkilenmiş olanları öyle bir cezalandırmak ki..

Bir daha asla cesaret sahibi olunamasın. Zihinlerde özgürlük hevaları canlanamasın.

Üç metrelik bir hücreden, günde bir saat güneş göstermekten geçecekse de bunun yolu, varsın geçsindi.

Başka türlü bir gaddarlık kafi gelmezdi kimbilir.

Ondandır mahkemelerin, üzerinde 'müebbet' yazılı mühürleri seri ve ruhsuzca basmaları.

Bazen tek bir mahkemenin mührü yetmiyor. Bir üst mahkeme ikiliyor, hatta üçlüyor celladın mührünü.

Sözleşmelerin en kirlisi, en gaddarı.

Yine de Ahmet Altan bir an olsun boyun eğmedi cellatlarına. Bir an olsun onlara benliğine nüfuz etme zevkini tattırmadı.

Yargılanırken yargıladı hep.

Henüz cezaevine girmeden de yargılıyordu her entelektüelin yapması gerektiği gibi:

“Bize söyledikleri şey şu: Bizi eleştirmeyeceksiniz, bizim de söylediğimiz şey şu: Sizi eleştireceğiz. Sizden korkmuyoruz. Ne yaparsanız yapın. Siz hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz. Hapishane mi? Ne olduğunu gördük. Bir daha mı gitmek mi? Bir daha gideriz.”

Dediği gibi de oldu.

Bir daha gitti.

Müebbet verdiler de eleştirmekten de, kötü olduklarını yüzlerine vurmaktan da vazgeçmedi.

Her yargılaması bir manifestoya dönüştü.

Birbirlerinin ardında saf tutan, sağcısından solcusuna, dincisinden muhafazakarına bireysel hareket etme, haksızlığa ses yükseltme cesaretinden yoksun tüm köşe tutucularını çıplak hissettirdi.

Sıkı sıkıya bağlandıkları tüm putları, peygamberleri, ideoloji konformizminin kirli tutum ve söylemlerini yüzlerine yüzlerine vurdu.

Sessiz kalarak, Altan ve arkadaşlarını hapseden kötülüğe el vermekten geri durmayanları rahatsız etti hep.

Ondan davasına gidemedi o güruh. Ahmet Altan’ı dar bir grubun ‘adamı’ göstermeye çalıştılar. ‘Liberal’lere emanet edip duruşmaları, kendi kalelerinin sadık bekçilerinin davalarında nümayişlerde bulundular. 

Sözde aklanan vicdanlar...

Ama ikiyüzlüce! Sinsi ve cellatla anlaşma içinde.

Tıpkı Osman Kavala örneğinde olduğu gibi.

Kavala, yok sayılınca yok olmuyor! Aksine dar ve köşe tutucu yaklaşımlarınızı yıkmak için geri döneceklerden biri. Kötü haber değil mi?

Altan, duruşmalarda ‘son nefesini cezaevinde verdirmekle tehdit eden’lere resti çekti bile oysa:

“Ben bugün buraya yargılanmaya değil yargılamaya geldim.

Ben hapishanede ölmeye hazırım"

Ya siz?

Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız?”

Şimdi anlaşıldı mı neden nefret ediyorlar bu adamdan. Üç metre kare bir hücreden kükreyen bu sesten?

Altan’a reva görülenler karşısında sessiz sevinç yaşayanların şarap içtikleri kadehler her akşam yerli yerinde duracak, eksilmeyecek hiçbir şey. Ama kendileri zaten hiç olmamışlardan…

Bu sessiz vampirler bir yana, otokratın Altan kini ve onu kavgalı olduğu ülkelere karşı bir koz gibi görüp kullanma acizliğine ne demeli?

Kimbilir Almanya ile işler iyi gitse, gevşeyecekti sinirleri, sonra salıverecekti Nazlı Ilıcak’ı hiç olmazsa. Olmadı, azar üstüne azar yedikçe medya önünde, kimbilir kafasında da ‘şimdi ben önem verdiklerinize ne tür acılar çektireceğim’ temalı intikam planları evirdi çevirdi.

Neticede devasız bir illetin hüküm sürdüğü toprakların evladı.

Bir jest değil mi zaten cezaevinden salıvermeler. Kimi zaman o jestin adı gazeteci Deniz Yücel, kimi zaman Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç kimi zaman da Büyükada’da gözaltına alınan sivil toplum kuruluşları temsilcileri.

Altan ya da Kavala, küçük jestlerin değil büyük ödüllerin karşılığı olmalı onun gözünde.

Misal bir vize serbestisi gelse, Altan ertesi gün, "Ölmeye hazırım" dediği cezaevinden neden çıkamasın ki…

Kendi vatandaşını ‘ileri-demokratik bir ülke’den koparılacak rüşvetin şantaj aracı olarak kullanmak…

Nazlı Ilıcak daha alt tonda savunuyor kendini. ‘FETÖ’ diyor, ‘kandırıldım’ diyor, yine de ‘merhamet’ etmiyor cellatları.

İktidar ile aynı yolda yürürken, birden gidilen yolun sonunun uçuruma vardığını görüp gerisin geriye dönmenin bedelini ödüyor Ilıcak da.

Bir daha onunla ‘yağmurlar altında ıslanan’ hiç kimse yolu beğenmemezlik edemeyecek.

Tehdit, gözdağı, şantaj…

İslamcı şahbazlığı. Dudak ısırtacak kadar profesyonel.

Altan kardeşler ve Ilıcak çok aşikar ki cellatların firar ettiği, ancak ebedi adresleri olan, eninde sonunda geri dönecekleri cehennemi yaşıyor.

İşin yargı kısmı ise tam bir tiyatro. Kimsenin göz ucuyla dahi orada bir şey aradığı yok. Zombiler diyarında pek maharetli aktörlerin/aktrislerin cirit atma sahası.

Kimin kim olduğunun bilinmediği, farklı fraksiyonların birbirinin kalemini kırmaya çalıştığı bir arena. Gladyatörlerin bir sonraki kurbana geçmek için, aleyhlerine işleyen zamana karşı koşar adım yarıştığı bir infaz sofrası. Çakalların geride kalanları temizlediği bir suç mahalli.

Öyleyse ne kalıyor geriye?

Seçimler mi? Hayır!

'Dur ey zalim!' diye ortalığı inletecek cesur yürekler mi?

Hayır!

Sinik ve rakibini ekarte etmekten mutlu ideolojik gruplar mı?

Asla!

Ne o halde?

Zaman elbette!

Durmadan işleyen, yaklaşan akıbeti duyuran zaman!

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.