Ali Yurttagül
Mar 02 2018

Deniz Yücel, Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler... ve Avrupa

Berlin’de yayınlanan “die tageszeitung” gazetesi Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını en güzel başlıkla veren gazete olmuştu. “Deniz Yücel serbest” cümlesi altında “Bu gazeteciler hapiste:” başlığı ile yüzlerce Türkiye’de tutuklu gazeteci ismi süslüyordu manşeti.

Zira aynı gün başka bir mahkeme aralarında Nazlı Ilıcak, Ahmet ve Mehmet Altan’ın da bulunduğu altı gazeteciyi, ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum etmişti. Anayasa mahkemesinin tutuksuz yargılansın dediği Mehmet Altan’ı.

Ama bundan da vahim ikinci bir gerçeği gördü Avrupa kamuoyu. Türkiye’de hukuk devleti artık yok, mahkemeler ne tarafsız, ne hür iradeleri ile karar veriyor.

Serbest kalmak için Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ın “Umarım Deniz Yücel en kısa zamanda serbest kalır” demesi yeter. Politikacılarımız bundan birkaç yıl önce olduğu gibi Osmanlı sanatının örnekleri ile gelmiyor Avrupa’ya.

Hediye olarak bagajlarında gazeteci, insan hakları için mücadele veren tutuklu Avrupa vatandaşlarının dosyası var. “Serbest bırakılmalarını umuyorlar” ve mesajı alan adli kurumlar hediye paketini hazırlamakta gecikmiyor, ama kendi vatandaşlarına mümkün olan en ağır cezayı kesiyorlar. İyi ki idam cezası yok artık...

Almanya basını tabii bu “deal” – alışverişte Almanya’nın ne vermiş olabileceğini konuşuyor. Dışişleri bakanı Sigmar Gabriel Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını politik geleceği için malzemeye dönüştürürken, şüpheleri de üzerine çekiyor.

İleriye giden, yetkilerini aşan sözler vermiş olabilir mi sorusu gündemde. Zira Gabriel Deniz Yücel’in kendi çabaları ile hürriyetine kavuştuğunu ispatlamak istercesine, konuyu iki defa “gizli” buluşmalarla Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğünü paylaştı basınla.

Deniz Yücel

Erdoğan’ın Vatikan ziyareti sırasında Roma’da yapılan görüşmeden sonra, Gabriel konuyu tekrar masaya yatırmak için gizlice İstanbul’a gitmek zorunda kalmış.

Roma ve İstanbul’da Deniz Yücel’in serbest kalması yanında, ne konuşulduğunu bilmiyoruz. İki tarafında da son yıllarda giderek derinleşen, Hollanda gibi diplomatik ilişkilerin kopma noktasında seyretmesinden şikayetçi olmuştur.

Büyük bir ihtimalle kamuoyu ile paylaştığı gibi Erdoğan Avrupa’nın kendisine haksızlık ettiğini savunmuş, mağduriyetini dile getirmiştir. Tabii bu tür ve önemli üst düzey buluşmalarda ilişkiler açısından Afrin vs. gibi güncel konular da masaya yatırılmıştır.

Almanlar Yücel’in serbest kalması karşılığı hiçbir şey vermedi olarak anlamayın lütfen bu satırları. Şüphesiz bir şeyler istenmiş ve bu konuda karşılıklı görüş birliğinin sağlandığını teyit eden bir hava yaşanmış olmalı ki, Deniz Yücel apar topar, ev eşyalarını toplamadan Almanya’ya uçabilmişti.

“Almanlar ne vermiş olabilir” sorusuna gelince. Almanya basınında konuşulanları kendi istediği şekilde anlama alışkanlığı olan Dışişleri bakanı Çavuşoğlu’na çey servisi yapan Sigmar Gabriel fotoğrafları iletilmişti.

“Bakın Gabriel Deniz Yücel’in serbest bırakılması için neler yapıyor” dercesine. Ama Sigmar Gabriel birkaç hafta önce Deniz Yücel serbest bırakılırsa, silah ticaretinin de tekrar devreye girebileceğini söylemiş, eleştiri almıştı.

Deniz Yücel’in bu tür kirli ticarete alet edilmek istemediğini açıklamasından sonra, Gabriel yaptığı hatayı anlamış olacak ki bu tür açıklamalarda pek bulunmadı.

Kapalı kapılar ardından bu gibi konular gündeme gelmiş olabilir mi? Olabilir. Almanlar iki konuda hem Gabriel’in görüşmelerinde, hem de Merkel-Yıldırım görüşmesinde Erdoğan ve ekibine mesaj vermiş olabilirler. Bunlar siyasi ilişkilerde mesafe almak, kopmuş diyalogun inşası ile ekonomik ilişkilerde tekrar ilerleme kaydetmek olabilir. Bu iki konu Ankara kadar Berlin için de önemli.

Ankara, tekrar seçilmesi siyasi açıdan hayati olan Erdoğan için ise çok önemli. Biliyorsunuz Berlin Erdoğan ve Çavuşoğlu’nun “Nazi” suçlamaları, Havuz medyasının Merkel’i Hitler bıyığı ile manşete almasından sonra, turizm sektörünü vuran karalar almıştı.

Ama Türkiye’yi “Reise Warnung” denen ülkeler listesine almadığı gibi ekonomik dış yatırımlar için hayati önemi olan “Hermes Bürgschaft” denen devlet garantilerini askıya almamış, Ankara’ya sadece “bu adımları atabiliriz” mesajı vermişti.

Silah ticareti durmuş, bu sektörde planlan projeler de askıya alınmıştı. Berlin sorumlu olmadığını düşündüğü tüm bu gelişmelerden rahatsızdı. Sadece ekonomik ilişkilerin seyrinden değil, Türkiye’nin Putin yörüngesine giren gidişinden de kaygılanıyor, siyasi diyalog yolları arıyordu.

Erdoğan ve politikasına eleştirel bakış bu kapsamda önemli de olsa, Berlin Erdoğan gerçeğini ve bu politikacının siyasi konumunu en geç Davutoğlu hükümetinin akıbetini bire bir yaşayarak görmüş, Ankara ile diyalog kanallarının nerden geçtiğini izlemişti. Bu yüzden Deniz Yücel gibi bir vakanın da Erdoğan masasından geçtiğini, mahkeme, hukuk devleti vs. gibi söylemin laf olduğunu görüyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tür detaylara zaman ayırması şaşırtıcı değil. Ekonomik durum iç açıcı değil. Son iki yıl turizm sektörünün en kötü yılları oldu.

Bir yıl daha sürmesi binlerce şirketin iflası anlamına geldiğini gördüğü gibi, dayatma politikası ile dost kazanmadığını ülkenin ağır bir fatura ödediğini fark etmiş olmalı. Çevresindeki dalkavuklar dışında kulak verdiği sağduyulu insanlar hala var ki, artık diyalog arayışı içerisinde.

Almanya ve Avrupa ile ilişkilerde bu tutum başarılı olur mu sorusuna gelince. Emin değilim. Siyasi diyalog konusunda başarılı olacağından şüphe yok.

Varna’da bizim basının “AB zirvesi” dediği, Brüksel içim “working dinner”, yani çalışma yemeği için gönderilen davetin Sigmar Gabriel’in Roma ve sonrası görüşmeleri ile örtüşmesi her halde tesadüf değil. Erdoğan’ın Paris gibi Berlin’de de ağırlanmak istediği basında da yansıdı. Davetiye çıkar mı, çıkabilir. Ama kolay değil.

Kolay değil, çünkü Ankara’nın “ilişkileri normalleştirelim, hukuk devleti, basın özgürlüğü vs. aldırmayın” beklentisi ne Berlin de, ne Paris’te ne de Brüksel’de karşılık bulmaz. Bulmaz, çünkü her bakımdan daha güçlü Putin Rusya’sı ile ilişkilere biraz yakından bakmak, bu tür bir politikanın bugünün Avrupa’sında artık mümkün olmadığını görmek için yeterli.

Türkiye konusunda ikinci bir sorumlulukta var. Türkiye AB ile üyelik müzakereleri yürüten ve bu hedefte ısrar eden, en azından ısrar ettiğini söyleyen bir ülke. Brüksel anlaşma kurallarını uygulasa, üyelik müzakereleri çoktan askıya alınmış olurdu.

Başkentler şimdilik bu adımı atmaktan ürküyor. Ama Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirdiği 2004 yılının millerce gerisine düştüğünü görmediklerini düşünmek gerçekçi değil. Avrupa Türkiye’deki gelişmeleri çok yakından izliyor ve hukuk devletinden eser kalmadığın, basın özgürlüğü diye bir şeyden bahsetmenin mümkün olmadığını görüyor.

Avrupa şu gerçeğin de farkındadır herhalde. Türkiye, Rusya değil. Dış ticaretinin %50 ve fazlası AB ile, dış yatırımların nerde ise %90’ı AB kaynaklı. Bu ekonomik gerçeğin siyasi sorumluluğu olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Bundestag’ta çalışan bir dostumla sohbet ederken, Türkiye dış ticaretinin %25’i Almanya ile demiştim. Hayır %26 dedi ve güldü. Saray’da olmasa da, umarım bu rakamları Ankara’da doğru okuyanlar hala var.

Müşterisini misafirperverce değil, nefret ve hakaretle karşılayan, rencide eden tüccarın başarılı olduğu az görülmüştür...