İnsan hata yapar, kabahat işler.. Basın özgürlüğü gazetecilerin de özgürlüğü anlamına gelir

Bir kere şunu kabul edelim: Hatasız kul olmaz. İnsanoğlu ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hangi etkili yöntemleri uygularsa uygulasın, gün gelir hata yapar. 

Dil de kalem de hataya yakındır.

Gerçek bu iken son zamanlarda bizde hatasızlık üzerine bir kabulün yerleşmeye başladığı fark ediliyor.

Kısa süre önce, 50 yıla yakındır elinde kalem tutan, sayısız kitapta imzası bulunan bir yazar, bir uluslararası sözleşmeye olan itirazını dile getirirken hoş olmayan bir sözcük (‘fahişe’) kullandığı için adeta çarmıha gerildi.

O sözcüğün muhatabı cümle içerisinde belli olmadığı halde…

Yazar kullandığı sözcükten rahatsızlık duyanlardan özür diledi, ama yararı olmadı. Sözcüğü üzerlerine alınan geniş bir kitle kendisini ceza alana kadar takip edeceğe benziyor. Hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu, davalar açıldığını duyuyoruz.

Oysa “Keşke böyle bir hata yapılmasaydı, kendisinden hiç böyle bir şey beklemezdik, herhalde dalgınlığına gelmiştir” denilerek konu kapatılabilirdi.

Dün de yine buna benzer bir olay bu defa televizyon ekranında yaşandı. Saatler süren bir tartışma programının bir yerinde, katılımcılardan biri, lafının nereye gittiğini düşünmeden, köklü bir eğitim kurumu ve camiasını en ağır ifadelerle suçladı.

Kullandığı cümleye kulak verilir veya dedikleri yazıya dökülüp okunursa, yaptığı büyük ayıbın ağızdan kaçan bir genelleme hatası olduğu fark edilecektir.

Hiç değilse ben okuduğumda öyle olduğunu fark ettim.

Yalnızca o eğitim kurumuyla ilintili olan bireyler değil, devlet kurumları bile o cümleyi sarf edeni topun ağzına koyma yarışındalar.

Çirkin cümlenin üzerinde ısrar edilirse affedilebilecek bir yanı yok; ancak o cümleyi sarf eden yaptığının hata olduğunun farkında, daha mürekkebi kurumadan özür dileyen açıklamalar yapıyor, ama nafile. 

Oysa eskiden böyle bir durumla karşılaşılınca “Kem söz sahibine aittir” denilir ve özür alınana kadar cümleyi sarf edeni kınamakla yetinilirdi.

Bugün öyle değil.

İnsanlarımızın hatasızlığı üzerine bir kabul var bugün; hata yapan hatalı olduğunu itiraf etse ve özür dilese bile en ağır cezaya çarptırılması sağlanmadan rahat yüzü görülemeyecek sanırsınız.

Kimseyi koruma ve kollama gibi bir niyetim yok. Ancak ekranlardan sürekli görüş açıklayan, düşüncelerini yazıyla başkalarıyla paylaşan herkes gibi, ben de, kimsenin hatadan münezzeh olmadığını bilirim. Her konuşan ve yazan hata yapabilir, çok konuşan ve çok yazan ise mutlaka hata yapar.

Bugün bir grup gazetecinin yazdıklarından dolayı açılmış bir davadan yargılanacakları gün. Gazeteciler devletin istihbarat kurumunun bir üyesinin vefatını duyurdukları için yargılanıyorlar. Kimi bunu sosyal medya hesabından duyurmuş, kimi de gazetesinde haber yapmış.

İstihbarat kurumu mensuplarının isimlerinin açıklanmasını cezalandıran bir yasa maddesi yüzünden yargılanıyorlar.

Vefat etmiş olması o kişinin, haberin daha önce başkaları tarafından Meclis çatısı altında dile getirilmesi önemsenmiyor, yasa maddesi keskin bir bıçak gibi kullanılıyor.

Gazeteciler aylardan beri cezaevindeler.

Yaptıkları hata mı? Bence büyütülmeyi hak eden çapta bir hata değil. Eski dönemlerde bir anlam taşısa bile günümüz ortamında fazla önemi bulunmayan bir konu istihbaratçıların kimliklerinin açıklanmaması. Geçmişte, yalnız bizde değil başka demokratik ülkelerde de, istihbarat birimlerinin başında bulunan kişilerin ismi asla açıklanmazdı. Bugün ise herkes o isimleri biliyor.

Gizliliğin bir yararı olmadığı gibi, isimlerin bilinmesinin bir zararı olacağını da düşünmüyorum.

Bilmemesi gerekenler biliyorlar çünkü.

Kaldı ki, dava konusu olan haber ve sosyal medya açıklamalarında ismi duyurulan istihbaratçı artık hayatta değil. Duyurulan onun vefat haberi. Vefat etmiş birinin isminin açıklanmasından nasıl bir kötülük sadır olabilir ki? 

Fazla uzak olmayan geçmişte benzer bir suçtan haklarında dava açılan gazeteciler tutuksuz yargılandılar ve devlet cezalandırılmaları konusunda ısrarlı olsa bile mahkemeler konuya daha geniş açıdan yaklaşabildiler.

Mahkeme bu kez de konuya ‘kabahat’ açısından yaklaşabilir, yapılanı ‘hata’ kapsamına sokup cezalandırma yönüne gitmeyebilir.

Öyle olmasını temenni ederim.

Türkiye hayli zamandır yargı ve özellikle basın özgürlüğü kapsamına giren dava konuları yüzünden mercek altında. Hiç önemsemeyeceğimiz ülkeler bile ülkemizi basın özgürlüğünü çiğneme ithamına maruz bırakabiliyor. 

Çoğu kesinleşmemiş kararlardan yargılandıkları halde, gazetecilerin tutukluluk hali ‘dünyanın en fazla gazetecisi cezaevinde bulunan ülkesi’ haline sokuyor ülkemizi.

Ülkemizde basın özgürlüğünü kötüye kullananlar yok mu? Var elbette. Ancak basın özgürlüğünü kötüye kullananlarla mücadelenin en keskin yolu yine basın özgürlüğüdür; bu gerçeği çoğu kez unutuyoruz. 

Bu da bence şu sıralarda yapılan en vahim hata.

Devletin veya devlet adına davrananların hataları görmezden geliniyor -oysa devletin ve onun adına davrananların hata yapma hakları yoktur-, buna karşılık hata yapan insanların üzerine silindir gibi gidiliyor.

[Bu yazımdan küçük bir kızı cinsel tacize maruz bırakan bir tipi de mazur görme sonucunu çıkaracaklar olabilir; oysa hem o cürümün kendisi hem de cürümü işleyen kişinin kendisine biçtiği konum olayın vahametini azaltmıyor, artırıyor.]

Görüyorsunuz, yeni moda haline gelen hatasızlık kabulü yüzünden aşırı titizlik göstermek zorunda kalıyoruz.

Neme lazım…

Bu yazı Fehmi Koru'nun blogundan alınmıştır