21. yüzyılın en iyi TV dizisi bölümü

Günümüzde televizyon dünyasında artık efsane olmuş açılış sahnesinde, Lost dizisinin ilk anında Jack Shephard (Matthew Fox) kuşbakışı görünür. Kamera uzaklaştıkça ayağa kalkar ve adaya birlikte düştüğü uçağın enkazının olduğu sahile doğru koşar. Devamındaki sahne hem çok gürültülü hem de vahşidir. Hayatta kalanlar çığlık atarken, Michael Dawson (Harold Perrineau) oğlunu arayarak dizide daha sonra sembol haline gelen repliklerden olan “Waaaaaaaallltt” ismini haykırır. Devamında kaos biraz azalır ve kazadan kurtulanlar hayatta kalma moduna geçerler. 

Lost dizisi 22 Eylül 2004 tarihinde ABC kanalında büyük bir sarsıntı yaratarak başladı. 13 milyon dolara mal olan ilk bölümü, o dönemde televizyonlarda çok popüler olan Survivor dizisinin en kötü durum senaryosu gibi görünmüştü. Ancak J. J. Abrams ve Damon Lindeloft eseri iki saatten uzun açılış bölümü, bir diziden çok film gibiydi ve izleyenleri anında ekran başına hapsetti. 

The Ringer'dan Juliet Litman, "Artık bir simge haline gelen bu bölüm her izleyişte tekrar etkilemeyi sürdürüyor ancak Lost dizisinin geneline bakıldığında, anormal bir bölüm" diyor ve ekliyor:

"Geçmişle ilgili görüntüler sadece uçağın düşmesinden önceki yakın geçmişi anlatıyor. Kate Austen (Evangeline Lilly) Jack’in dikkatini çekiyor fakat aşk üçgenlerine dair çok az ipucu veriliyor. Ormandan anlaşılmaz sesler geliyor ve hatta bir kutup ayısı duyuyoruz ama Oceanic 815 uçuşundan hayatta kalanların başına gelecek asıl tehlikeleri dizinin devamında öğreniyoruz. Eğer günümüzde yeni bir izleyici bu bölümü izleyecek olsa, doğaüstü güçlerin hükmettiği bir adada hayatta kalmaya çalışan insanlarla ilgili olduğunu düşünürdü."

Litman'ın yazısı şöyle devam ediyor: 

Lost dizisinin Twilight Zone gibi yapımlardan etkilendiği kesin olsa da, TV dünyasında bir devrim yaptığı da kesin. İlk bölüm, birçok dizinin ilk bölümü gibi, dizinin tamamını doğru yansıtmıyor ve dizinin özünü doğru biçimde anlatamıyor. Ekip olarak 2000 yılından beri televizyonda gösterilen en iyi bölümleri belirlemek için toplandığımızda, televizyon dizilerini temelden sarsan ve aynı zamanda söz konusu diziyi özel kılan bölümleri ayırt etmeye çalıştık. Bu süreç sonucunda da Lost dizisinin 28 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan 4’üncü sezonunun 5’inci bölümü olan “The Constant” isimli yapımın en iyi olduğuna karar verdik. 

“The Constant” isimli bölüm dizinin amacını açıkça ortaya koyuyor. Sığınakta yaşayıp yıllarca bilgisayara rakamlar giren Desmond Hume (Henry Ian Cusick) sayesinde Lost dizisi bu bölümde zamanda yolculuk kurallarını açıklamakla beraber acındırma duygusunu izleyiciyle tanıştırıyor. Sayid Jarrah (Naveen Andrews) ve Daniel Faraday (Jeremy Davies) bu sırada Desmond’un iki zaman dilimi arasında gidip gelmesini engellemeye çalışıyor. Desmond’u sabit tutabilmenin anahtarı da aşık olduğu Penny Widmore (Sonya Walger) ile iletişim kurabilmekten geçiyor. 

Bu bölümde Lost’un neden çok geniş kitlelere hitap ettiğini anlıyoruz: klasik bilim kurgu öğeleri ile melodramatik ilişkiler birlikte ilerliyor. Bölüm aynı zamanda sessiz sedasız biçimde dizinin ilerleyiş yöntemini değiştirdiği için de önemli. Geçmişe dönüş sahneleri yerine Desmond’ın 1996 yılında İngiltere’de ve 2004 yılında okyanusta bir gemide yaşadıkları arasında gidip geliyoruz. Mekanlar arasındaki keskin geçişler, Desmond’ın dizide yaşadıklarını yalanlıyor gibi. Bölüm dizide normal bir bölüm gibi görünüyor - bu ada nedir, kim burayı biliyor, burada bizden başka kimler var? - gibi soruları cevaplamaya çalışan bir grup ve genellikle aralarından birinin yaşadığı, adada karşısına çıkan gizemlerle ilgili geçmişe dönük sahneler. “The Constant” isimli bu bölüm ise bu formülü biraz değiştiriyor ve Desmond seyircilerle birlikte zamandan zamana seyahat ederek kendi gerçekliğinin farkına varıyor. 

Bölümü kimin izlediğine bağlı olarak zamanda yolculuğun daha duygusal konuların yanında ikinci sırada kaldığını söyleyebiliriz. Bölümün zirve noktası Desmond ile Penny arasında yaşanan kısa fakat etkileyici telefon konuşması. Lost dizisinde hatırı sayılır tüm karakterler gibi Penny’nin de adada hayatta kalanlar, yük gemisinde çalışanlar ve dizinin önde gelen kötü adamlarından biriyle geçmişte tanışıklığı var. Buna rağmen bu bölüm çok farklı çünkü Desmond’la ayrılışı haricinde Penny’nin hikayesi dizinin hikayesiyle ilgisiz. Desmond’ın hikayesi de öyle. Önemli olan birbirlerini seviyor olmaları. Eninde sonunda uydu telefonu yoluyla konuşabiliyorlar ve dizinin belki de en duygusal anını yaşıyoruz. 

Eğer diziyi sonradan izleyen veya 2000’lerde doğan biri Lost’un hayal kırıklığı yaratan son bölümünden sonra neden milyonlarca hayranı kızdırdığını bilmek isterse, “The Constant” belki de izlemeleri gereken bölüm olacaktır. İlk bölüm veya Jack’in “Geri dönmeliyiz” diye bağırdığı üçüncü sezonun son bölümü “Through the Looking Glass” daha çok tüyler ürpertici an yaşatmış olsa da “The Constant” bölümü dizinin tüm hırslarını ve hedeflerini yansıtan, konusunun hakkını veren, duygularımızla oynayan ve televizyon dizilerinden yok olmaya yüz tutmuş kaliteli hikaye anlatımı sunan örnek bir bölüm. Lost dizisi şu anda başlasa büyük ihtimalle ekranlarda olmayı sürdüremezdi ancak eğer Lost dizisi geçmişte gösterilmeseydi, televizyon şu anda olduğu gibi olmazdı. “The Constant” bölümü Lost dizisinin zirvede olduğu anların en iyi örneği ve bu yüzden de bize göre 2000’lerde yayınlanmış en iyi televizyon dizisi bölümü. 
 

https://www.theringer.com/tv/2018/7/30/17627614/best-tv-episodes-of-the-21st-century-explained
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.