Üniversitelerle oyun oynuyoruz, oysa bildiğimiz anlamda üniversitelerin dönemi bitiyor…

Suzanne Heywood şu günlerde İngiltere’de bayağı ilgi gören bir kitabın yazarı. Kitapta, son 20 yıl boyunca Muhafazakar Parti ile İşçi Partisi kökenli başbakanlara en yakınlarında bulunarak danışmanlık yapmış ve genç sayılacak bir yaşta kanserden hayatını kaybetmiş eşini anlatıyor. 

[Kitabın ismi: “What does Jeremy think?” (Jeremy olsa ne düşünürdü?] 

Jeremy Heywood’un vefatıyla ilgili Londra’daki anma toplantısına altı eski başbakan katılıp ona olan gönül borçlarını dile getirmiş… [Biri, “Jeremy’in krizlere ihtiyacı yoktu, ama krizlerin Jeremy’e ihtiyacı vardı” demiş… Hepsi dönemlerinde karşılaştıkları krizleri Jeremy’nin bulduğu formüllerle zararsız atlattıklarını özellikle belirtmişler.] 

Kitap eksenli bir mülakatta yazarın kendisiyle ilgili anlattıkları benim daha fazla dikkatimi çekti.

Yazarın maceraperest bir ailesi olduğu anlaşılıyor. 

Ünlü seyyah Kaptan Cook’un 200 yıl önce çıktığı deniz yolculuğunu yeniden yaşamak isteyen babası büyük sayılmayacak bir tekneye eşini ve biri kız diğeri erkek iki çocuğunu doldurarak denize açılmış. Suzanne o sırada yedi yaşındaymış… 

Seyahat Suzanne için tam dokuz yıl sürmüş. 16 yaşındaki Suzanne’ı kendisinden dört yaş küçük kardeşiyle birlikte Yeni Zelanda’da bırakan anne-baba, yedi yıl daha sürecek seyahatlerine devam etmişler. 

O güne kadar okul yüzü görmeyen genç kız ulaşabildiği bütün üniversitelere durumunu açıklayarak başvurmuş. Yalnızca Oxford Üniversitesi cevap vermiş ve mülakata çağırmış. Suzanne Hanım Oxford’ta okumuş, doktorasını da orada yapmış. Sonrasında en gözde firmalarda çalışma imkanı bulmuş… 

Herhalde Oxford Üniversitesi’nin bir gün bile düzenli eğitim görmemiş birini kabul etmesi sizin de ilginizi çekmiştir. Mülakatta o ayrıntı yok, ama Suzanne’ın yıllar sürmüş seyahatleri boyunca kitaplar okuyarak kendisini geliştirdiğini düşünebiliriz. Yine de kendisinden diploma sorulmaması, görüştüğü tek bir profesörün onu öğrenci olmaya layık görmesiyle üniversiteye kabul edilmesi hayli alışılmadık bir durum. 

Hiç değilse bizim ülkemiz için…

Üniversiteler değişecek

Edindiğim bu bilgi, içinden geçtiğimiz şu olağanüstü günlerde üniversite eğitimi üzerinde düşünmeye beni sevk etti. 

Üniversiteler, ilkokuldan lise sona kadar süren temel eğitimden farklı olarak, insanın bilgiyle yüklendiği bilim yuvaları değil. Mühendislik ve tıp gibi hazır kalıp bilgilerle donanmak gereken bölümleri dışarıda bırakırsak, hemen her alanda alınan üniversite öğrenimi insanları hayata hazırlamayı öncelemek zorunda. 

Kalıpları kırma mekanı gençler için üniversiteler… 

Öyle değilse de öyle olmak zorunda. 

‘Mekan’ dedim, ama şu sırada tabi tutulduğumuz zorunlu tecrit halindeyken yaşayarak öğrendiğimiz gibi, eğitim almak için bir mekana ihtiyaç bulunmuyor. Girişinde nizamiyesi bulunan, içinde kalabalık dersler verilebilecek sınıfları olan, öğretim üyelerinin 9-5 saatleri arasında varlıklarını gösterdikleri bir mekanı gerektirmiyor eğitim. 

Gerektirdiği düşünüldüğü için yapılmış yerleşkeler günümüzde bomboş duruyor, buna karşılık öğrenciler derslerini kendi seçtikleri mekanlarda, evleri veya ofislerinin sıcak atmosferinde, bilgisayar/tablet/cep telefonu üzerinden alıyorlar. 

Dünyanın her tarafında durum böyle. 

İsimleri büyük dünya üniversitelerinin bazıları öğrencilerinin aldığı derslere öğrenci olmayanların erişebilmesine de imkan sağlıyor. 

Bir yönüyle ders kitabına da ihtiyaç duyulmadığını düşünebiliriz. İnternet üzerinden kolaylıkla erişilebilen kocaman bir bilgi deryası var; herhangi bir kitabı aynı gün içerisinde edinmek de mümkün bugün. 

Arkamıza yaslanıp birlikte düşünelim: Hangi konulara ilgi duyuyorsak o konuların en bilinen isimlerinin bağlı oldukları üniversitelerde verdikleri konuya ilişkin dersleri bulunduğumuz ilde evimizden ayrılmadan hoca karşımızdaymışcasına izleyebiliriz. Anadolu üniversitelerinde okuyanlar büyük kentlerin üniversitelerinin derslerini bu yolla takip edebilirler. 

Evet, kampüste eğitim görmenin sosyalleşme açısından yararı büyük, ancak salgın hepimize bunun aynı zamanda zarara yol açtığını da göstermedi mi? Ayrıca sosyalleşme için de pek çok sosyal medya programı bulunuyor. En son devreye giren bir programla insanlar görüşmeler, çekişmeler, kavgalar bile yapabiliyor; hem de sesli olarak…

Bir süre sonra, eminim, üniversite eğitimi, geleneksel sınırlarından taşacak ve farklı bir mahiyet kazanacak. 

Türkiye’de Oxford’un, Sorbonne’un, Harvard’ın derslerini online takip etmiş insanlar o üniversitelerden aldıkları derslerden başarıyla geçtiklerini ispatlayacakları belgelere sahip olabilecekler. 

O belgeler, onlara, yalnız Türkiye’de değil dünyanın başka ülkelerinde de bugünkünden daha kolay iş bulma imkanı sağlayabilecek. 

Suzanne Hanım gibi kendilerini kurum-dışı ama iyi yetiştirmiş olanların da önleri açık olacak.

Paralı eğitim mi? 

Vakıf üniversiteleri ve özel üniversiteler pahalıya mal olmuş kampüslere sahip olmaları gerekmediği için en iyi hocaların peşinde koşacak ve onlara verdikleri ücretler kadar bir masrafı öğrencilerine yansıtacak. Pek çoğu salgın yüzünden düştükleri ekonomik darboğazdan bu yönde pratik kararlar alarak çıkabilecek. 

“Hayır, biz bildiğimizden şaşmayız” diyen ülkeler ile aynı kısır davranışı benimseyen kurumlara Allah kolaylık versin.

Bir üniversiteyi ele geçirmek üzere yola çıkıp bütün üniversiteleri elden kaçırmak da var.


Bu yazı, Fehmi Koru'nun kişisel blogundan alınmıştır.