Venedik'te ölüm...

Venedik çağlar boyunca birçok kez epidemilerin, pandemilerin vurgunuyla sarsıldı, on binlerce kurban verdi.

Ve ölüm şimdi yine kol geziyor Venedik’te. Ne ışıltılı sularda süzülen gondollardan ruhları coşturan serenatlar yükseliyor artık, ne de hayatlarının en romantik günlerini yaşamak beklentisiyle gelen turistler dolaşıyor ortalıkta. Şehrin üzerine ölümün gölgesi kara bir duman gibi çökmüş durumda.  

Benzeri atmosferi Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı kitabının arka planında da görüyoruz. Kitabın kahramanı Münih’te yaşayan yazar Gustav von Aschenbach ruh yorgunluğunu atmak için Venedik’e gider. Orada on dört yaşında “tanrısal” güzellikteki Polonyalı genç bir oğlana tutulur ve koleradan ölür.

Thomas Mann’dan çok önce Boccacio, Ortaçağ’da İtalya’yı kasıp kavuran başka bir pandemiye, veba salgınına (kara ölüm) tanık olur ve bunu Floransalı on gencin öykülerinin yer aldığı Decameron adlı eserinde (1353) anlatır. 

Bu pandemi Venedik’e 1348’de ulaşır. 1334’te Çin’de başlayan veba salgını, zamanla ticaret yollarıyla batıya doğru yayılmış, 1346’da Mısır ve Suriye’ye varmıştır. Kuzeyde Kırım’a, 1347’de İstanbul’a geçmiş. Ancak vebanın Avrupa’ya gelişi Kırım’daki Ceneviz kolonisi Kaffa’dan kalkan ticaret gemileriyle olmuş.

Salgın daha sonra bütün Avrupa’ya yayılmış. Bir iki yıl içinde Avrupa nüfusunun yüzde 40’ı vebadan ölmüş. 

Boccacio şöyle yazıyor:

“Babalar oğullarını, anneler bebeklerini terk ediyor. Hizmetçiler hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten kaçınıyor. Doktorlar, rahipler ve rahibeler hastaları ziyarete gitmiyor. Kimse dini usullere göre gömülemiyor. Evler birer mezarlığa dönüşmüş durumda”.

Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ünde çok geçmeden salgın hastalığın izlerini hissetmeye başlıyoruz. Bu uzunca bir süre devam ediyor. Okuyucu diken üstünde felaketin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasını bekliyor. Ancak yazar salgın felaketini büyük bir ustalıkla bir metafor olarak kullanıyor. 

Kitapta asıl tanık olduğumuz şey, Aschenbach’ın kişisel felaketidir. Yaşlanmaya başlamış olan Aschenbach yaşama ve üretme gücünü yeniden kazanmak üzere Venedik’e gelir. 

Ülkesinin en saygın, en büyük yazarıdır. Kendisine soyluluk ünvanı “von” verilmiştir. Zevk ve eğlenceyi sevmez. Bu tür şeyler içinde huzursuzluk ve nefret duyguları yaratmaktadır. O “yüce didinmelere, günlük hayatın kuruluğuyla kutsal ödevlerine yönelmeye” alışıktır. 

Aschenbach’ın Venedik’teki kaldığı otelde birçok ulustan turist vardır. İlk akşam annesi, üç kız kardeşi ve mürebbiyeleriyle yemek salonuna inen Polonyalı Tadzio’yu görür. 

On dört yaşındaki bu oğlanın eşsiz güzelliği karşısında hayretler içinde kalır:

“Bal sarısı saçlarla çerçevelenmiş, şirin bir sessizlikte solgun yüzü, çekme burnu, sevimli ağzı, tatlı ve tanrısal bir vakar taşıyan edasıyla Grek dünyasının en soylu çağından kalma heykelleri andırıyordu. Biçimin en pürüzsüz kendini açığa vurduğu bu yüzde öyle orijinal ve kişisel bir çekicilik vardı ki, bunu seyreden Aschenbach ne doğada ne de güzel sanatlarda buna benzer bir başarıya rastladığına hiç ihtimal vermiyordu.”

Çocuktaki bu olağanüstü güzellik onun ince ve soylu davranışlarıyla daha da mükemmelleşiyordu. Aschenbach otelin plajında onu bakışlarıyla izlemektedir:

“... kendini bu kadar sere serpe sergileyen bu vücudun her çizgisini, her davranışını çoktan öğrenmişti. Artık aşinası olduğu bu vücudun ayrı ayrı güzelliklerini her görüşte sevinçle karşılıyor, hayranlığının, duyduğu ince hazların sonunu getiremiyordu... Çocuğun vücudunda hoş bir bükülüş, bir dönüş, zarif bir gerilme, nezaketten doğan bir utanç, asaletten gelen bir beğendirme arzusu görülüyordu”.

Aschenbach oğlanın güzelliği karşısında kendinden geçer ve dizginsiz bir tutkuyla kıvranır. Onun yakınında olmak için her türlü bahane ve fırsatı yaratır. Düşüncelerinde yalnızca o vardır. 

İç dünyasında bir yandan onurlu yurttaş ile kendi kendini sorgulayan sanatçı, öte yandan bilim ile tutku arasında amansız bir çekişme sürmektedir şimdi. Thomas Mann bu karşıtlıkları anlatarak  Nietzsche’nin sanat ve hayatla ilgili yaptığı Apolloncu ve Dionysosçu ayrıma gönderme yapmaktadır. Apollon sağduyuyu, Dionysos ise kontrol edilemeyen içtepileri temsil etmektedir. 

Mann, Nietzsche’nin uzunca bir dönem Schopenhauer’dan etkilendiğini bilmektedir. Hayat acı çekmektir, sanat ise mümkün olan ama geçici bir kurtuluştur. İnsanı yöneten içgüdülerdir, sağduyu arzuların ellerindedir. 

Aschenbach’ta başlangıçta bütün erdemlerin en yükseği olan sağduyuyu, düzeni ve ölçüyü yücelten yurttaşı görürüz. Kendini Sokrat’a benzetmektedir. Tadzio’yu Sokrat’ın çok düşkün olduğu güzel delikanlı  Faidros olarak adlandırır. Sokrat’a göre aşk eksiklik ve yoksunluktan kaynaklanır.

Aschenbach Tadzio’nun güzelliğine tutulduktan sonra yaşlanmakta olan kendi bedeninden tiksinir. Bu olgun adam delikanlıya duyduğu istek sayesinde ruhsal güzelliğe, ”düşünce olarak” güzelliğe yükselecektir. ”Güzellik duyularımızla hissedecebileceğimiz ve katlanabileceğimiz tek ruhsal formdur” diye düşünür. 

Sağduyu, erdem ve hakikat, duyulara asla kendilerini göstermezler. Bedenin çekiciliği bize güzelliğin kendisini anımsatacaktır. Sorun, Tadzio ile birlikte duyduğu şeyin aşk mı, yoksa güzellik düşüncesinin kendisine yönelmiş körcesine bir tapınma mı olduğudur. 

Aschenbach kendine hakimiyet ile dizginsizlik arasında sentez kurmayı başaramaz. Güzelliğin peşinden gidip ahlaka ihanet eder. Geçmiş hayatına (ağırbaşlılık, ayıklık, yorucu çalışma ve ustalık) dönmeyi reddeder ve her şeyi oluruna bırakır. Kendine saygısından ve onurundan kalan son kırıntıları da harcar.

Derin bir ruh sarsıntısı içinde ”sanatçılığın gizemli ruhunu oluşturan disiplin ile dizginsizliğin o kendiliğinden kombinasyonunu kim anlayabilir ki”, diye düşünür. Yeniden sağlığa dönmek için ayılmayı ve kendine gelmeyi istememektedir. Budalaca bir kendinden geçiş içindedir. Bundan kibirlice bir zevk alır. Dizginsizliği seçer. Bu onun sonunun başlangıcı olur.

İç dünyasını allak bullak edip onu kendi olmaktan çıkaran bu dört haftanın sonunda oteldeki müşterilerin kalabalıklaşacağına azaldığını fark eder. Şehire indiği günlerden birinde San Marco meydanında havada birdenbire garip bir koku duyumsar. Günlerdir bilincine varmadan algıladığı ağır ve ilaçlı bir kokudur bu. Bu uğursuz kokunun ne olduğunu sorduğu memurlardan ve esnaftan yalnızca ”önemli değil, önleyici bir tedbir” yanıtını alır. Oysa sokaklardan kanalların sularından bu mikrop öldürücü ilacın kokusu yükselmektedir. 

Mann kitabın adını Venedik’te Ölüm koyarak kısmen şehrin cilalı yüzeyinin altındaki salgına, kısmen de Tadzio’da vücut bulan (sonunda ölüme götürecek olan) o sarhoş edici güzellik düşüncesine gönderme yapmaktadır.

Turistleri korkutmak ticarete zarar verecektir. Belediye yetkilileri ahlaki bir çöküntüyle koleranın kenti sardığını gizlemektedir. Aschenbach salgın gerçeğini otele gelen Almanca gazetelerden öğrenir. 

”Venedik, o yüze gülücü, fakat şüpheli dilber! Yarı masal, yarı yabancı tuzağı olan” bu şehirde hastalığa tutulanların ve ölenlerin sayısı giderek artmaktadır.

Salgın Hindistan’da başlamış, kervan yollarıyla Afganistan ve İran üzerinden Suriye’ye gelmiş, batıya doğru karayoluyla geleceği beklenirken Suriyeli tüccarlarla deniz yoluyla Palermo ve Napoli’ye ulaşmıştır. Daha sonra da bütün İtalya ve diğer Akdeniz ülkelerine. 

Venedik’te ”Yöneticilerin düzenbazlığı aşağı tabakalarda ahlaksızlığa yol açıyor, onlardaki kuşkulu ve antisosyal içgüdüleri teşvik ediyordu”.

Aschenbach taşkınlıkların, hayasızlığın, cinayetlerin gittikçe arttığına tanıklık ediyordu: ”Şirret ayak takımının gece yarıları caddeleri haraca bağladıkları söyleniyordu. Yol kesmeler, adam öldürmeler sıklaşıyordu. Profesyonel fuhuş, buralarda evvelce bilinmeyen, ancak memleketin  güneyine ve doğuya özgü yılışık ve yüzsüz kılıklara giriyordu”. Karantinanın konması artık gün meselesiydi. 

Aschenbach Polonyalı aile Venedik’te kaldığı sürece oradan ayrılmayı düşünmüyordu. Geri dönüp bu bataklıktan kaçabilirdi. Ancak aklından bile geçirmiyordu bunu. Kendinden çok uzaklaşmıştı: ”Yerine yurduna dönmeyi, temkinli ve soğukkanlı olmayı, çaba sarf etmeyi, eserine çalışmayı düşünmek ona öylesine eza veriyordu ki…”. 

Buna karşılık ”Anlaşılmaz, aklı mantığı aşan, sonsuz derecede tatlı ümitler vardı içinde. Kaosun faydaları karşısında artık sanatın, erdemin sözü mü olurdu? Susmayı ve kalmayı kabul etti”. 

Yaptığı tek şey, ”tutkunun deli zinciriyle” bu yakışıksız ümidin peşinde Venedik’in artık boşalmış ve çöplerle kaplı sokaklarında Tadzio’yu izlemekti. 

Polonyalı ailenin oteli terk edeceği gün iyice halsizleşmiştir. Plaja iner. Bir koltuğa oturur. Tadzio kumsalda yürümektedir. ”Rüzgârda, sisli enginlerin önünde, her şeyden kopmuş, bağımsız-bağlantısız bir hayal!”

Aschenbach’ın başı göğsüne düşer. Yüzünde derin uykudaki bir adamın gevşek, kendi içine dalmış ifadesi okunmaktadır. 

Koltuktan yana yıkılır. Birkaç dakika sonra imdadına koşup onu odasına götürürler. Daha o gün yazara saygıyla bağlı dünya, onun ölüm haberiyle sarsılır.

Venedik’te Ölüm, her kelimesi kuyumcu özeniyle seçilmiş, psikolojik ve felsefi birçok katmanı olan, insan-sanat-hayat ve ölüm temalarını hiçbir abartıya kaçmadan irdeleyen bir edebiyat şaheseri. Rafine bir biçimde kullanılan semboller ve allegorik dili olayların önüne geçmiyor, öyküye sıklık ve derinlik kazandırıyor. 

Benjamin Britten’ın operasını ve Visconti’nin filmini yaptığı Venedik’te Ölüm, insanlığın başına gelen büyük bir doğal felaketi, bireyin rasyonel ve irrasyonel kompleksitesi içinde sanatsal bir biçimde gelecek kuşaklara aktarıyor. 

Ortaçağ’da vebayı yaşayan bir İtalyan şair dehşetle anlatıyor: “Evler bomboş, şehirler ıssız, tarlalar bakımsız, yollar cesetle dolu. Her tarafta korkunç bir sessizlik. İleride yaşayacak olan kişi, buna inanabilir misin? Bütün bunları gören bizler inanmakta zorlanıyoruz”. 

Korona virüsünün teslim aldığı bugünkü dünya da ileride çeşitli sanatsal ifade biçimleriyle anlatılacaktır muhakkak. 

Çok geçmedem ekonomi ve günlük hayat yeniden yoluna girecektir. Ama dünya eskisi gibi olmayacaktır artık. Umalım, insana ve hayata bakışımız daha insanileşir, önümüzde doğayı talan etmek yerine ona uyumlu yeni bir çağ açılır.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar