Virüs, Homo-Sapiens’e karşı: Uluslararası sistemin geleceği

1952 yılında yayımlanan The White Plague adlı kitapta Rene ve Jene Dubos hastalıkların insanlık tarihini biçimlendiren dinamikler olduğunu yazmıştı.

Kovid-19 virüsünün uluslararası sistemi durduracak düzeyde bir tehdit haline gelmesiyle hastalıkların uygarlığını nasıl etkilediğine tekrar tanıklık ediyoruz.

Korona virüsünün ilk olarak uluslararası düzen üzerinde etkisini ele almak gerekiyor. 1648 yılında Westfalya Anlaşması ile ortaya çıktığı varsayılan uluslararası sistemin temel özelliği dünyanın uluslar tarafından sınırlar aracılığı ile bölünüp paylaşılması.

SARS gibi önceki örneklerden de hatırlandığı üzere Kovid-19, bu sınırları tanımadan yoluna devam ediyor. Kültürel kodlarla inşa edilen ulus, ulusal sınır gibi kavramlar doğada gerçekleşen biyolojik ve diğer dinamikler karşısında her zaman açıklayıcı olmuyor.

Burada kritik soru koronavirüsün dünyadaki küreselleşmeci dinamikleri zayıflatıp zayıflatmayacağı. Foreign Policy’de yayımlanan yazısında Philippe Legrain, virüsün küreselleşmeyi öldürdüğünü iddia etmiştir.

Bu yaklaşımın öne sürdüğü deliller ülkelerin hastalıktan vatandaşlarını korumak için sınırlarını kapatması gibi tedbirler alması.

Halbuki, ulus devletler bir yandan da kendi ulusal sınırları içinde bazı bölgeleri kapatıyor. İtalya önce Kuzey İtalya’da büyük bir bölgeyi kapatmıştı yahut Filipin hükümeti başkent Manila’yı kapattı.

Kanaatimce burada yanlış bir siyasi okuma yapılıyor: Öncelikli olarak tehdidin uluslararası ilişkiler açısında doğasını tanımlamak lazım.

İnsan türü bir virüs yani başka bir tür tarafından hedef alınmıyor. Dolayısı ile karşımızda bir grup insanın diğer bir grup insanla – örneğin liberallerle Marksistlerin yahut Türklerle İngilizlerin – ideolojik ve milliyetçi nedenlerle birbirini yok ettiği bir örnek yok.

Dolayısı insanlar virüse karşı politik değil öncelikli olarak biyolojik tepki veriyor. Daha açık yazmak gerekirse başka bir türün saldırısı altındayız ve temel çıkış noktamız hayatta kalmaya çalışmak.

Elimizde henüz Kovid-19’u hedef alacak bir “silah” / ilaç olmadığı için yapabileceğimiz şey bir geyiğin aslandan kurtulmak için yaptığı gibi kaçmak.

Düşmanı yok edecek gücünüz yoksa kaçarsınız yahut saklanırsınız.

Dolayısı ile bu hayatta kalma siyasetini aşırı politize etmemek gerekiyor. Örneğin, pek çok dindar Müslüman virüsün İslam dinini doğruladığını düşünüyor. Yine pek çok sosyalist, hükümetlerin attığı “bedava virüs testi dağıtma” gibi adımları sosyalizmin haklı çıkması gibi yorumluyor. Bütün bunlar sorunlu yorumlar.

Bu yanıltıcı yorumlardan korunmak için korona tehdidi karşısında yurttaş, liberal, sosyalist yahut Müslüman olarak değil basitçe homo sapiens olarak tepki vermeye çalıştığımızı görmek gerekiyor.

Nitekim koronavirüsün politik etkilerini farklı okumak mümkün. Örneğin, virüsün küreselleşmeyi aşındırdığını söylemek mümkündür. Ancak öte yandan milyarca dolar silah yatırımları yapan modern devletler bir virüse karşı yurttaşlarını koruyamamaktadır. MS 2020 yılında pek çok modern devletin şimdilik bulduğu en parlak fikir “evden çıkmayın” demekten ibarettir.

Yani Kovid-19 bir yandan da modern devletin itibarını aşındırmakta.

Öte yandan koronavirüsün kamuoyu tarafından nasıl tartışıldığı bölgelere göre farklı olabiliyor. Örneğin, Türkiye, Hindistan ve İran gibi örneklerde sorun tartışılırken din ve bilim ilişkisine referanslar veriliyor.

Ed Kilgore, New York Magazine için yazdığı makalede koronavirüsün örgütlü dini sorguladığını ifade etmiştir. Yani bu pandemiden sonra insanların kalabalık dini ritüellere şüphe ile bakacağı düşünülebilir. Olup bitenlerden sonra dindar insanlar daha bireysel bir dini hayata yönelebilir.

Bu tartışma ibadet ve inovasyon kavramlarını da yeniden eşleştirebilir: Örneğin, camiye geç gelen kişinin hızla abdest alıp namaza yetişmek için ıslak ayaklarla koştuğu gibi durumları sorgulayanlar için tek kullanımlık seccadeler üretilebilir.

Daha kapsamlı tartışma ise din ve bilim arasındaki teorik ilişkidir. Türkiye ve İran gibi ülkelerde özellikle genç kuşakta koronavirüs bağlamında yaşanan tartışmalar, dinin popüler imajını sarstı.

Örneğin İran’da dinsel tedavi konusunda ün yapan Abbas Tabrizian’ın düşünceleri neredeyse gençler arasında dalga geçilen günlük şaka haline geldi.

Şunu gözlemlemek mümkün: Geleneksel din yorumu, Kovid-19 gibi bir konu karşısında misyonunun ve katkısının ne olacağına karar veremiyor.

Akıllı bazı din adamları “bilimsel tavsiyeler dinsel tavsiyedir” şeklinde bir manevra ile bu dalgayı atlatmak istiyor. Esasen bu öneri, Hristiyanlığın Batı’da bilim karşısında havlu atarken dile getirdiği slogandan başka bir şey değildir.

Örneğin Diyanet, başta bocalamasına rağmen Pazartesi günü aldığı camilerde ibadete ara verme kararıyla sosyal meşruiyetine yönelik yakın zamandaki en büyük sorgulamayı çok daha az hasarla atlatabilecektir.

Ancak, hangi dinden olursa olsun 8-17 yaş arası insanlar için Papa’nın kendini izole etmesi, Kabe’nin kapatılması gibi olaylar dikkat çekici olarak hafızada kodlanacaktır.

Kişisel kanaatim Türkiye ve İran gibi ülkelerde iman ve din arasında ciddi bir kavramsal ayrışmanın yaşandığı. İmanını koruyan ancak örgütsel ve kurumsal dine uzak duran bir kuşağın ilk alametleri ile karşı karşıyayız.

Bu tartışmaları yaparken şunu da unutmamak gerekiyor: Büyük bir krizin henüz başındayız ve bütün beklenti kısa bir süre sonra işlerin yoluna gideceği şeklinde.

Ancak bu süreç uzarsa hayatı yavaşlatmak, insanları evde tutmak gibi ağır olağanüstü koşullara hiçbir ekonomik güç dayanamaz. O zaman zaten başka bir düzeyde konuşmaya başlarız.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir